Rüyalar Kediler Ruhlar
Rüyalar Kediler Ruhlar
“Hayatı o cam fanusun ardından izlemeyi ne zaman bırakacaksın, sahi sen ne zaman gerçekten yaşayacaksın?”
Birce için hayat; pazartesi sabahlarının hüznü ile odasının sevimsiz duvarları arasına hapsolmuş boğucu bir döngüden ibarettir. Ailesiyle ya da arkadaşlarıyla bağ kuramaz, nereye ait olduğunu kestiremez. Varlığını yadırgarken dünyanın da onu yadırgadığı düşüncesine kapılır. Ta ki, naftalin kokulu yastığına başını koyup rüyaların o sisli ve tekinsiz koridorlarına adım atana dek.
Rüyaların, kedilerin ve ruhların arasında bir keşif başlar. Sabahattin Ali’yle beraber karanlık ormanlarda, o son umuda tutunur. Narmanlı’da Ahmet Hamdi ve kedisi Haydut’la tanışır. Oğuz Atay’ı bir hastane odasında teselli ederken Orhan Kemal’le birlikte insanı tanır.
Yaşam sevincinin en saf hâline ise Halikarnas Balıkçısı’nın o mütevazı teknesinde tanık olur. Kulak verdiğinde tabiatın “Hiş, hişt!” sesini duyar. Elinde artık Sait Faik’ten bir pusula vardır yaşama dair: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.”
O cam fanustan çıkmanın, kabukları kırmanın, adım atmanın, hayata karışmanın vaktidir:
“Yarın okul var. Hınca hınç dolu otobüsler ve kalabalık caddeler var, bunların ötesinde beni bekleyen bir hayat var. Artık o cam fanusun arkasında bir izleyici gibi durmak istemiyorum. Elimde bir misina, cebimde Sait Faik’in buruşmuş notları ve zihnimde Atay’ın oyunları… Hayata karışma vaktim geldi.”