Kendi Sesini Kuşanan
Bazı hayatlar yaşanır, bazıları yazılır. Kendi Sesini Kuşanan ise ikisinin arasındaki o belirsiz eşiğe yerleşiyor. Segâh Gümüş, bu kitapta yalnızca hikâye anlatmıyor; insanın kendi izini silme, kendinden kaçma ve nihayetinde yine kendine çarpma serüvenini katman katman açıyor. Öykülerinde olaydan çok hâli, sonuçtan çok süreci, dış dünyadan çok insanın iç kırılmalarını öne çıkaran Gümüş’ün anlatımı; psikolojik derinlikle beslenen, gerçekliğin sınırlarını yer yer hayalle esneten bir çizgide ilerliyor. Metinlerdeki duru, akıcı dilin edebî başarısı, zemindeki sert iç hesaplaşmayı ölümsüzleştiriyor. Bu yönüyle kitap, bir öykü toplamı olmaktan öte; insanın kendisiyle, geçmişiyle, inançlarıyla ve korkularıyla kurduğu ilişkinin edebî haritasına dönüşüyor.
Kitap boyunca kurulan dünyalar, gündelik hayatın içinden yükselse de orada kalmıyor. Kendi cirmini ve civarını aşan varoluşsal sorgulamalara kapı aralıyor. Kendi Sesini Kuşanan, modern insanın parçalanmış dikkatine, çoğalan kaygılarına ve derinleşen yalnızlığına temas ediyor. Kimlik, aidiyet, suçluluk, hafıza, inanç ve arınma gibi temalar, her öyküde farklı bir biçimde karşımıza çıkıyor. Yazar, kesin cevaplar vermek yerine okuru sorularla baş başa bırakmayı tercih ediyor. Belki de bu yüzden metinler, okunduktan sonra bitmiyor; zihinde dolaşmaya, içte yankılanmaya devam ediyor.
Kendi Sesini Kuşanan, adının ima ettiği gibi yalnızca bir kabullenişi değil, yoklukla varlık arasındaki o ince, neredeyse sezgisel hattı işaret ederek; sanki her şeyin, en çok da insanın, biraz “hiçten” yapıldığını edebî bir yankı olarak hatırlatıyor.
Emin Gürdamur