Hayata Uyanış
Hayata Uyanış’ta büyük bir kentten küçük bir kente yapılan yolculuk sergilenir. Bu yolculukta anne ve baba hikâyenin silik fertleridirler. Ailenin seyahatiyle birlikte oğulları Emre, yeni bir dünyaya adım atmanın mutluluğu içindedir. Bu yolculuk sonucu bilmediği, tanımadığı insanlarla karşılaşır; onlardan ilgi ve iltifat görür.
Kent insanının donuk tavrı ile köydeki insanların davranışları birbirinden çok farklıdır. İlişkiler daha canlı ve daha sıcaktır. Küçük yerleşim birimlerinde yaşayan insanlar daha doğaldır. Beton binaların ve dar ilişkilerin arasına sıkışıp kalmamıştır; tabiatla iç içe yaşamaktadır. Değişik ve farklı eşyalarla temas halindedirler. Çocuklar daha serbest ve daha rahat bir hayat yaşamaktadırlar. Birbirleriyle teklifsizce görüşebilme imkanına sahiptirler. Mekân genişlemiştir: “Kaldırımlar yoktu: Kaldırımdan kaldırıma geçmek için beklemeler, sevmemeler, itişip kakışmalar” yoktu. Ne araba ne de karşıya geçmek için yeşil ışık kavgası vardı.
(Cemil Çiftçi, Hayata Uyanış ve Serüveni)
İsmail Kıllıoğlu’nun kılçıksız, çapaksız oturmuş bir dili var. Bu oturmuş dil zaman zaman didaktik bir anlatıma kaysa da öykünün estetik yapısından hiçbir şey eksiltmiyor. Hayata Uyanış’ta bir çocuğun gözüyle, gözlemleriyle köy hayatının o doğal, dingin, insani ve islamî iklimini buluruz. Çocuk kendini oraya o kadar ait hisseder ki ayrılmak istemez:
“Bu köydü; kendimi korka korka verdiğim, ama vermemle birlikte ondan kopmayı düşünemeyeceğim köydü bu. Yavaş yavaş hayatına karışacağım bu köyün adını koymuştum kendi kendime: GÜNEŞ KÖY.” Kentin insanı özünden uzaklaştıran yapısı ve yıpratıcı karmaşası içinde yaşayanları boğulacak hale getiriyor. Böyle durumlarda İsmail Kıllıoğlu’nun hikâyeleri imdadımıza yetişir ve bizi rehabilite eder.
(Arif Ay, Edebiyat Ortamı Öykü Yıllığı, Mayıs-Haziran 2019.)