Erzengiz
“Neyi söylemekten utandığımı hâlâ çözemedim. Bazen var olmanın kendisi utanç veriyordu bana; yaratılmışlığın ağırlığı altında eziliyordum. Hafızayla ezber arasında çürüyen bir gölge gibiydim, düşüncelerimde bir tedirginlik, rüyalarımda bir sis, mistik yanım bir yarım yol. Canlı olmaya zorlanmakla, canlı kalmaya çabalamak arasındaki o ince ipte sallanıyordum.
Bu hayatı birkaç kelimeye sığdırmak mahvediyor beni, sığdıramamak ise daha beter kahrediyor. Gerçek, inat eder. Gizlendiğin köşe su tutmaz. Hayat damla damla içeri sızar ve sen mecbur kalırsın karşılık vermeye.
İçimde sürekli bir uğultu; bazen derin bir kuyudan yükselen fısıltı gibi. Ne saklasam, neyi örtsem, er ya da geç su yüzüne vuruyor. Kendimden uzaklaştıkça kendime çarpıyorum. Rüyalarımda açılan yollar, uyanınca tıkanmış sokaklara dönüşüyor. Belki bütün bu adımlarım, sadece o çizgide dengede kalmaya çalışan bir salınım.”
Allah’ım işte yarattığı karakter, etiyle kemiğiyle, güzelliği ve gençliğiyle, tebessümü ve ihtirasıyla yanı başındaydı. Korksun mu sevinsin mi, telaşa mı düşsün, “Tanrı gibi yarattım, yarattım nihayet!” diye meleklere nispet mi yapsın? Hangisini seçeceğini bilemedi ama içinde bir genişleme duydu. Oda genişledi, dünya, evren genişledi. Bütün bu genişlik Erzen’i çoğalmaya, güzelleşmeye ve sevimli bir görünüme çevirdi. Nebilerin Cebrail’i gördüğü gibi. Mucize de denebilirdi. Bu ülke mucizelere kalmıştı işte.
Erzengiz, bugünün ve yarının hikâyesi. Yaşlıların gençlerin romanı. İçimizde saklı gölgelerle yüzleşme.
Sen de içindesin ey okuyucu. Bak bakalım, kalbine dokunan hangi gerçeklerle yüz yüze kalacaksın?