|
NECİP TOSUN
HALİT REFİĞ'İN ARDINDAN
Yücel Çakmaklı, ardından Halit Refiğ…
Klişe deyişle Türk sineması iki çınarını kaybetti. Halit Refiğ'in önemi
sadece sineması değildir. Aynı zamanda Türk aydınının yaşadığı düşünce
serüvenini tanımlayacak bir kimliğe sahip olmasıdır. Türk sinemasında,
kendi sineması ve ülke sorunları hakkında Halit Refiğ kadar yoğun
düşünce üretmiş bir başka yönetmen yoktur. Refiğ bu süreçte hem kuram
üretmiş, hem de örneklerini vermeye çalışmıştır. Bu nedenle onun
sineması düşünce ağırlıklıdır. Refiğ, sinemada Batıcı eğilimlere karşı
yerlilik düşüncesini ilk gündeme getiren sanatçılardan biridir. Bir
zamanlar kendisi de Batıcı fikirleri benimsemiş olan Refiğ, bu düşünce
değişimini şöyle izah etmiştir: "Batıda umduğumuzu bulamamış ve iki
dünya arasındaki geniş uçurumu fark etmiştik. Ayrıca Batıya yaklaşalım
derken kendi halkımızdan ne kadar uzağa düştüğümüzü gözden
kaçırmıyorduk." Refiğ bu düşünce değişiminden sonra sinemadaki Batıcı
düşünce ve temayüllere karşı ciddi bir mücadeleye girer. Ona göre Türk
sineması, yabancı ulusların deneylerine değil, kendi ülkemizin,
halkımızın tarihsel özelliklerine, birikimlerine dayanmalı, onun duyuş
ve heyecanlarına tercüman olmalıdır. Batılılaşma çabalarının her alanda
olduğu gibi sinemada da insanımızı, sanatımızı bir açmaza sürüklediğini
düşünen Refiğ, bütün bu düşüncelerini "Ulusal Sinema" adıyla
kavramlaştırmıştır. Düşüncede Kemal Tahir, müzikte Adnan Saygun ve
mimaride Sedat Hakkı Eldem'in çalışmalarının, ortak yöntemlerinin,
sinemasal karşılıklarını bulmaya çalışır. Ona göre bu ortaklık Türkiye
gerçeğinin ta kendisidir. O filmlerinde Türk halkını yaşatan ne varsa,
ona sahip çıkmanın doğru olduğunu düşünür. Dil, gelenek, inanç, üretim
ilişkileri. Dine de bu açıdan bakar. Toplumun bir değeri olduğu için onu
sahiplenir. Yani dinî Türk kültürünün temel bir gerçeği olarak görür.
Refiğ'e göre, din gerçeğini görmezlikten gelmek Türk halkına
yabancılaşmak, ondan kopmak demektir. Onun Ulusallık kavramı tüm bu
anlayışları kapsar.
Bir Türke Gönül Verdim (1969), İki
Yabancı (1991), Hanım (1989) Karılar Koğuşu (1990) onun sinemada
yaptıklarınI en iyi izah eden filmlerdir. Refiğ'in ulusallık anlayışının
sinemadaki ilk örneği Bir Türke Gönül Verdim filmidir. Film, Türk insan
severliği, misafirperverliği karşısında, bir değişim, dönüşüm yaşayan
Alman kadının hikâyesini anlatır. Filmde Doğu ve Batı insanının, insanî
ilişkilere, eşyaya, nesneye bakışı oldukça sağlam bir sinema diliyle
anlatılır. Eva köyde Anadolu insanını ve köy gerçekliğini tanır. Onların
yaşam tarzlarını, insanî ilişkilerini gözler. Bu Batıda gördüğü,
edindiği bilgi ve tecrübelerden oldukça farklıdır. Ve hemen kendisini
bağırlarına basan, kucak açan bu insanlar gibi olmaya, onlara benzemeye
çalışır. Öncelikle giyimini tam bir Anadolu kadınına dönüştürür. Sonra
toplumsal yaşamda köy kadınına düşen görevi üstlenir. Yemek yapar, halı
dokur, elinde tokaç çamaşır yıkar, bahçe çapalar. Bir kısım köylü
önceleri "bu Frenk insanı bizim edebimizi bilmez, düzenimizi bozar,
köyümüzü alt üst eder," diye muhalefet etse de sonunda kendilerine "uyum
sağlayan" bu bayanı kabullenirler. Bu arada Eva namaz kılmaya başlar.
Adını Havva olarak da değiştirir. Oğlu da burasını sevmiş, Türkçe
konuşmaya başlamıştır.
Filmin ana vurgusu Batılılaşma
serüveni, modernleşme çabaları ve bunların özelde insanlar genelde de
toplum üzerindeki etkileridir. Doğu ve Batı karşıtlığı eşyaya, nesneye
bakışta açık edilir. Doğu anlayışında mutluluk maddeye "sahip" olmaktan
değil, ona "hâkim" olmaktan geçer. Madde bir başına mutluluğu
sağlayamaz. Batıda ise mutluluk eşyaya sahip olmaktan geçer. Ancak sahip
olmak peşindeki insanların ise köleleşmesi kaçınılmazdır. Eva insanlarla
ortak sevinçler yaşamak için, köylülerin mücadelelerine, çilelerine
sahip çıkar ve bireysellikten vazgeçip cemaatleşmeyi tercih eder. Köyde
mülkiyet bilincini yitirse de manevî dayanak ve imkânlarla mutluluğu
yakalamıştır. Sonuç olarak Batının bireysel yalnızlığına karşın, Doğunun
toplumsal dayanışması ve bilinci övülür. Filmde pek çok çağrışım,
metafor ve simge ile Doğu-Batı sorunsalı işlenir.
İki Yabancı, Halit Refiğ'in düşünsel
sinema anlayışının bir başka iyi örneklerindendir. Filmde sembolik bir
yaklaşımla, ülkenin Batılılaşma serüveni, Doğu-Batı karşıtlığı ve aydın
yabancılaşması anlatılır. Öne çıkarılan alışılageldik kadın erkek
ilişkilerinin arkasında, bir kültür ve uygarlık değişimi, soyut bir
dille işlenir. Film bütünüyle zihinde başlayıp zihinde biter.
Yabancılaşmış Türk aydını bu süreçte kendi kendisiyle hesaplaşır,
yüzleşir.
Öyküyü öğretmen Orhan'dan dinleriz.
Öğretmen Orhan, Mihail Aleksandroviç Şolohov, Karl Marks, Yaşar Kemal,
J.P. Sartre okuyup, metafizik düşüncelerle ilgisi olmayan, tabiata
inanan, maddeci bir kişidir. Filmde iç içe pek çok sembolik gönderme
vardır. Temel öğelerden biri yabancılaşmadır. Öğretmen Orhan tipik
yabancılaşmış Türk aydınını temsil etmektedir. Köye geldiğinde tek
ilişki kurabildiği kişi Amerikalı Margot'dur. Onun "bu ücra köşede
yalnızlığına yardımcı olacağını düşünmektedir." Çünkü kendi halkına
yabancılaşmıştır. Bütün referansları köylülerle (toplumla) terstir.
Gündelik yaşayışı, hayata bakışı köylülerden uzaktır. Vehbi Hoca kahvede
dışarıda yağan yağmura bakıp "faniliğe" ilişkin bir örnek verir: "Vakti
zamanında bir trene binmiştim. Yol boyunca gene böyle yağmur yağdı.
Pencereden dışarısı hayal meyal görünüyordu. Uçuşan şekillere bakarken
düşünceye daldım. İşte bizim hayatımız da böyle bir hayat. Bizde gelip
geçen yolcularız dedim kendi kendime." Bunu dinleyen Orhan ise, "Vehbi
Hoca, sen tren yolculuğunda Eflatun felsefesine varmışsın," dediğinde,
"Eflatun da ne ki?" diye sorar Hoca. Bir Yunan filozofu olduğunu
öğrenince kızar ve Yunan gavuruyla işinin olmadığını, çıkış noktasının
Müslümanlık olduğunu söyler. Daha sonra kahvedeki herkes camiye gider.
Orhan da peşlerinden. Tüm köylü birer birer camiye girerken o kapıda
kalakalır. Girmek ister ama ne düşünce, ne de bilgi olarak camiye
girecek durumdadır. O an derin bir yabancılaşma hisseder ve eve döner.
J.J. Rousseau'nun "Yalnız Gezerin Hayalleri"ni okurken kendini bulur
âdeta: "Bundan böyle benim dışımda olan her şey bana yabancıdır.
Yeryüzünde ne yakınım kaldı, ne benzerim, ne de kardeşim. Yerin
üzerinde, başka bir gezegenden düşmüş gibiyim." Bir bakıma toplumdan,
onun duyuş, hissediş ve eylemlerinden kopmuş olduğunu hisseder. Böylece
Türk aydınının toplumdan kopuşunun en somut göstergesinin din olduğu
vurgulanır.
Batılılarla ilişkili olarak Vehbi
Hoca, Orhan'ı uyarmıştır: "Onlar Allah'ın birliğini üçe bölmüşlerdir.
Onun içinde ruhları bölünmüştür. Her bir parçası öbürüyle çelişir. İşte
bu yüzden de huzur nedir bilmezler. Sen de o kefere karıyla içli dışlı
olursan, senin de başın belaya girer." Bu anlamda yabancı kavramı,
sadece bu ülkeye dışarıdan gelmiş Margot ve Greta'yı değil, bu ülkede
yaşayan öğretmen Orhan'ı da kapsar. Yani bu "iki yabancı" Batı ve Türk
aydını Orhan'dır.
Halit Refiğ Karılar Koğuşu'yla
düşünce açısından büyük bağlılığı olduğu Kemal Tahir'e bir anlamda vefa
borcunu yerine getirir. Film, Kemal Tahir'in Malatya cezaevindeki
anılarından yola çıkılarak hazırlanmış biyografik bir yapıya sahiptir.
Film, her şeyden önce bir Kemal Tahir takdimidir. Onun insancıllığını,
vatanseverliğini, hayata, sanata bakışını yansıtmayı hedefler. Filmde
sürekli onun kişiliği ön plâna çıkar. Kemal Tahir, okur-yazar bir
"mahpus" olarak diğer mahkûmların devletle olan ilişkilerinde bir köprü
görevi görür. Dilekçeler yazar, izinler doldurur, mahkûmlara mahkemede
nasıl davranacaklarını anlatır. Kaynanasını öldürmüş Sıdıka'ya,
sevgilisiyle birlikte kocasını zehirlemiş Hanım'a, İnönü'ye hakaret
ettiği için hapsedilmiş Habuş'a hapishaneden çıkış yolları gösterir.
Hatta kimilerine psikolojik yardımda bile bulunur. Fazla hırslı kadına
"namaz kılmasını öğütler." Cezaevi müdürünün resmî işlerine yardım eder.
Yazarımızın Nâzım Hikmet'le
mektuplaşması ise filmin bir başka önemli izleğidir. Kemal Tahir Malatya
cezaevinde tuttuğu notlardan, bir roman yazmayı düşünmektedir.
Cezaevinde olan olayları, tip gözlemlerini, romanını nasıl
oluşturacağını Nâzım'a yazar. Nâzım ise gönderdiği mektuplarla Murat'a
yol gösterir, sanat görüşlerini aktarır. Özellikle romanın sadelikle
anlatılması gerektiğini vurgular. Kemal Tahir de aynı görüştedir. Zaten
Kemal Tahir yazmak istediği romanın adını da "Çıplak İnsanlar" koymayı
düşünmektedir. Yani çıplak gerçeklik, süslemesiz, katışıksız. Ayrıca bu
mektuplaşmalarla, hapishanedeki insan manzaralarından ülke sorunlarına
çıkarımlar yapılır. Murat'ın odasında Nâzım Hikmet fotoğrafı asılıdır.
Çevresine onu tanıtır. Kemal Tahir bir mektubunda cezaevinde gözlediği
insanlarla ilgili olarak Nâzım'a şöyle yazar: "Çıplak İnsanlar'ı tavsiye
ettiğin gibi elimden geldiği kadar aydınlık, hilesiz, klâsik plân
üzerinde kurmaya çalışıyorum. Bu insanlar için Dostoyevski gibi şöyle
söylenebilir. Anadolu Türkünü çok zaman işlediği kötülüklerle değil,
ruhunun derinliklerinde acı çeken büyük insanlığı ile ölçmeli. Yolumuzu
aydınlatacak şaşmaz ışık bu acı çeken insanlığımızdır."
Hanım da onun müstesna filmlerinden
biridir. Olcay Hanım, neredeyse kedisi "Hanım"dan başka kimsesi
kalmamış, son günlerini yaşayan tam bir İstanbul hanımefendisidir. Rahim
kanseridir ve konağında tek başına ölümünü beklemektedir. Ama kendisini
en çok düşündüren şey, ölümü değil, ölümünden sonra kedisi "Hanım"ın ne
olacağıdır. Bu kıstırılmışlığı ve yalnızlığı yaşayan Olcay Hanım, kedisi
ile simgeleşen sevgisiyle tüm bu olumsuzlukları aşmak ister. Necip
Kaptan ise, Olcay Hanıma âşık, ama bunu ona açıklayamamaktadır. O da
römorkörünü kaybetmek üzeredir. Ve Olcay Hanım gibi "dışarı"dadır,
"miadını doldurmuştur." Film, insanî duyguların kayboluşuyla,
eşyalar/mekânlar arasında bir ilişki kurup topyekün bir çözülmeyi
anlatır. Hem eşyalar hem insanlar çürümekte, ama insanlar vefa
duygusundan yoksun, bu yok oluşa müdahale etmemektedir. Zamana karşı
direnmek güçtür. İnsanlar gibi eskiyen gemiler de çürüğe ayrılmaktadır
artık.
Kızına bir şey veremeyen ve onda
kendinden hiçbir iz göremeyen Olcay Hanım, müzik öğrencisi Canan'a son
vasiyetlerini anlatmaktadır. Ona Batılı müzisyenlerden çok, Türk
bestecileri önerir: Erkin, Saygun, Akses.. Öğrencisine son öğrettiği
parça ise, Cemal Reşit Rey'in, "Hatıralardan İbaret Kalan Şehirde
Gezintiler" adlı eseridir. Bu eserinde Rey, kaybolan İstanbul karşısında
duygularını, bazı görsel sembollerden yararlanarak, seslerle ifade eder.
Ve Türk bestecilerinin ne kadar piyano eseri varsa genç öğrencisine
hediye eder. Ve ona son nasihatini verir: "Başkalarına aldırma.
İnandığın gibi yaşa. Yüreğin neyi doğru buluyorsa o yolda yürü."
Filmin unutulmaz sahnelerinden biri
de Olcay Hanımın ölüm sahnesidir. Olcay Hanımın ölümüne çok üzülen Necip
Kaptanı bir eren şöyle teselli eder: "Eğer gönül tellerin sevdiklerine
sıkı sıkıya bağlıysa, bağlar kopmaz. Ölüm bir yok oluş değil, bir başka
yere geçiştir aslında. Gözlerini kapa. Beni göremezsin. Ama ben varım,
buradayım. Gönül gözünü açık tutarsan, iki dünyayı da görürsün."
Gerçekten de öyle olur. Yağmurlu bir akşam Olcay Hanımın konağına gelen
Necip Kaptan onu pencerede görür. Necip Kaptana yağmurdan bir köşeye
sıkışmış kedisi Hanımı gösterir. Bu ona son vasiyetidir. Necip Kaptan
kediyi alır. Yeniden baktığında Olcay Hanım pencerede yoktur.
Tıpkı bu sahne gibi. Gönül gözü açık
olanlar, Türk sinemasının arşivlerine baktıklarında hep Halit Refiğ'in
filmleriyle karşılaşacaklar…
|