Otuzüçüncü
Peron
Boğaz’daki renk ve ışık oyunlarını, kıyıdaki mevsim
değişimlerini gözlemeyi severdi. Burada bahar, insanın içini
coşturan oynak bir şarkı gibi gelir, mor salkımlara,
manolyalara, çitlembiklere, fıstık çamlarına değer, hemen
orada erguvanları tutuşturur, kırmızı ateşler, yeşil
cümbüşler, kahverengiler, Boğaz’ı boydan boya kaplardı. O
güzelim bahçelerde evler, renkler arasında yiter giderdi.
Ardından sonbahar gelir, bu görüntüler solar, solar, her şey
yağmurlara teslim olur, dökülen sararmış yapraklar yol
mazgallarını tıkar, insanın içinde bir şey kırılır, giden
bir trenin ardından ne yapacağını bilemeyen bir yolcu gibi
uzak ve derin bir boşlukta asılır kalırdı bakışlar. Tıpkı
bir canlı gibiydi manzara. Doğan, büyüyen, nefes alan bir
canlı. Yıllarca, bu nefes alışlara, doğum ve ölüme, kayboluş
ve ortaya çıkışlara şahit olmuştu.