-
Şiir, modern zamanlar içinde -çokluk
hüzünle göğeren bir ‘Kayıp Ülke’dir. Şair bu ülkenin çocuğu,
soylusu veya barbarı olarak gerçekliği imgenin imbiğinden
geçirmeye didinir. Ve yaşamın toprağına ülkesinin tohumlarını
saçmaya başlar. Şiirselsözse, ‘kayıp ülke’den esen rüzgârın
parmaklarıyla konuşur. Şiirin gücü ve tılsımını belki de cins
bir konuşma eylemi olmaklığında, eylemin sürdürülüş
niteliğindedir. Kayıp Konuşmacı, bu eylemin bıçak sırtında
duruyor: En yakın ile en uzak arasındaki moddesel boşluğu
imliyor, oradan ‘yakınuzak’ çağrışımlarının yükünü tutarak
şiirselsözü harmanlıyor. Okyanusun yüreğinden siyahî titreşimler
yükseltiyor ve hüznün otağından konuştuğunu söylüyor size.
Konuşmacı tek başına şair değil, ‘kayıp ülke’nin bütün gerçek
siyahlarıdır aslında.
-
Kayıp Konuşmacı Faruk Ulsal’ın şiir serüveninde “evrensel”e
yönelik bir çıkış noktasını işaretlemektedir. Hüzün küreselleşen
dünyada evrensel olma özelliğini koruyabilen yegâne gerçektir.
Faruk Uysal şiirin evrenselliğini bir hüzün noktasından başlatır
ve “caz”ı bunun simgesi hâline getirir. Şiir ve cazın ülkesi
ortak bir duyarlılık içinde bütünlenir. Kayıp Konuşmacı’da
evrensellik genel olarak izlenimci bir yapıyla içeriklenmiş,
imgesel dönüşümlerden uzak tutulmuştur. Gerçeğe yönelik bir
dikkat şiirin dirimselliğine erişmek için yeter kılınmıştır. Bu
da kendi bağlamında şiiri insanlık durumlarına içkin
somutlukları bir cins algılama işlevi olarak gerçekleştirir...