|
MÜGE İPLİKÇİ
MODERNİZM
Biraz siyasi bir perspektiften
bakmak... Bugünlerde buna ihtiyaç duyuyorum. Dergideki soruştuma konusu
karşıma çıktığında da kararlıydım; edebiyata ve özellikle postmodernizme
pek bulaşmayacağım dedim.
Bu yüzden bu kısa yazıda Hitler
dönemi Almanyasıyla anmak istediğim modernizmin işleyişine bir parça
gönderme yapmak istiyorum. Zira yüksek kültürün korunması fikri, bu
fikrin telaffuz ettiği kültürleri bekleyen bir tehdit demek; totaliter
denetimlerin odak noktası olan modernizm ve onun korunması ise bu
totaliter tehdit makinesinin dinamosuydu o dönemde. Şu an bundan farklı
bir işleyişi seçemiyorum dünya üzerinde; belki tam da bu yüzden
edebiyatı ve entelektüalizmi sisteme yenilmiş bir noktada seçiyor, bunu
da ukalalığa düşmemeye özen göstererek kaçınılmaz bir son olarak
görüyorum. Bugün, sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere muhalif
güç konumundaki birçok hareket sistem içi kılınmış ve
standartlaştırılmıştır.
Modernizmin sistem içi kılınması,
kısaca merkezileştirilmesi geçen yüzyılın ortalarına denk düşüyor. Zaman
içersinde hemen her şeyin şeyleştirildiği, nihai gerçek ve özgürlük
fikrinin sürekli sümen altı edildiği, ne tuhaf, hukuksa kendi hukuk
yöntemlerini kuran, hapishanelerini, müzelerini, gündelik hayatı,
işkencesini, işkencecisini ve ideolojisini kendi kafasındaki ideal hamur
kıvamıyla yoğuran ve ardından da buna özgün ama sahici bir özgürlük ve
mutluluk payesi biçen bir sistemleştirme çabasına tanıklık ettik
insanlık tarihi olarak. Bu temenni o kadar hayata geçti ki sonunda bir
grubun merkezileşmesi ve diğerini dışarıda bırakması fikrinden beslenen
bir faşizm insanlardan sabun yapılmasına yol açtı…
Bu utanç insanlığa yetmeliydi; ama
tanık olmaya devam ettiklerimizden bunun homo sapiense yetmediğini
biliyoruz…
Her şey bir yana, modernizm
dendiğinde zaman içinde epriyen ve asıl temel noktası standartlaştırma
olan yapıya bakmamız gerektiğine inananlardanım. Biraz daha işi
ilerletirsek böylesi bir tektipleştirmenin hemen yanıbaşında insanı
kutsallık halesiyle çeviren yanını keşfedebiliriz modernizmin. Kutsallık
akıl almaz bir girdap, sıradan olanla olmayanın arasındaki çizgiyi de bu
doğrultuda belirliyor: Kim üstte kalacak bu kutsallık debdebesi içinde,
altta kalan kim olacak ve o altta kalan her kim ise altta kaldığı için
canı nasıl çıkacak ya da anasından emdiği süt burnundan nasıl
gelecek-getirilecek, vb.
Ancak bu kadarla da kalacak gibi
değildi!
Geçmiş deneyimlerden şunu da gördük:
modernizm liberal-muhafazakar uzlaşmanın bir parçası haline geldi ve
galiba insanlık asıl o zaman kaybetti! Özellikle 1950 ve 1960'lı yıllar
dünyanın buna tanıklık ettiği zaman dilimleriydi. Muhalif olmaktan
çıkmış ve sistemin bir parçası haline gelmiş olan modernizm, egemen bir
sınıfın egemen bir güç kaynağı haline geldi. Kültür endüstrisine
yenilmiş ve bu yenilmişliği onaylar hale gelmiş bir yapı vardı
karşımızda. Sanatın, siyasetin karşı çıktığı, isyan ettiği nokta da tam
burasıydı zaten. Modernizm, muhalif yanını kaybetmiş, egemen kültüre
karşı durmaktan vazgeçmiş ve neredeyse karşı durmayı hedeflediği
gidişatın bir parçası haline gelmişti.
Bugün ister Türkiye'ye ister dünya
geneline bakalım çarklar hala bu yönde ilerliyor. Totaliterlikle
otoriterlik arasında sıkışmış, modernizme el atmış ya da el atmakla
haşır neşir olan ülkelerin yazgısı değişmiyor. Muhalif olarak karşı
çıkan her ne varsa sistem içinde eriyor, eritiliyor ve sonuçta sistemin
öngördüğü, onayladığı ve hatta kutsallaştırabileceği birer ucube haline
getiriliyor. Kısaca insanlık hızla, sürekli kaybetmeye devam ediyor. Bu
çılgın kaybedişin dayanılmaz sarhoşluğu içersinde sanatın gerçek
işlevselliği mevcudiyetini koruyabilir mi?
İnsana ve hayata olan inancımız
devam ettiği müddetçe evetevetevet demek istiyorum
|