|
HASANALİ YILDIRIM
MODERNİZM: HAYALİN PERDETANIMAZLIĞI
İlkin reformla zihnimizi
bağlarından kopardık; zincirsiz, yani mesnetsiz, desteksiz ve
hedefsiz... Varolan yahut varsayılan bir Tanrı'ya inanmaktansa kendi
yarattığımız bir tanrıyı yeğledik. Bununla yetinebilir miydik? Kendi
yaratıcısını yaratmış bir putperest gibi tapındığımız akıl-tanrımız
hislerimize rahat verir miydi hiç?
Öyle de oldu. Hisliremizi mikyassız,
mihenksiz ve ölçüsüz bıraktık ardından. Buna da rönesans dedik. Pagan
geçmişimizi aratmazcasına ilkin hemcinsimizi kurban ettik akıl
teknesinde yoğurduğumuz his hamurumuzdan müteşekkil putumuza; çok
geçmeden de kendimizi. Romantizm dedik buna da.
Nasıl doyabilirdik!.. Akıttığımız
kanlar, yaktığımız ateşler yetmedi bize. His doymak bilmez bir
canavardır çünkü. Hislerinin gemini serbest bırakmış bir insanın arzusu,
bir çığtopu gibi devleşir an be an; Everest'ten kopup gelen bir çığtopu
gibi.
Dünyayı algılaması için bedenimizin
emrine verilmiş hislerimiz hızla kelepçeledi efendilerini. Öbür
canlılarla aramızdaki son perdeyi de kaldırdık; buna da modernizm dedik:
Putumuzu ateşe verdik! Artık bütün putlardan arınmıştık; yani her türlü
inançtan, akıldan, duygudan ve ilkeden. Bütün putlarımızın, yani
kutsallarımızın külünden yeni bir tanrı doğmuştu: hayal. Artık hepimiz
onun pazarlıksız kullarıydık.
Düşüncenin hedefsizleşmesi, hissin
hayvanileşmesi, hayalin sınırsızlaşması ve bedenin azgınlaşması...
Postmodern dediğimiz bu son safhamızdayken kim tünelin karanlığa
saplanan noktasında parıldayan bir ışıktan söz edebilir!
Alberto Somitera
Şimdinin Vakitsiz Seferberliği
Günümüzde de dünyanın bütün
çocuklarının masal dinleyerek büyüdüğünü mü umanlardansınız yoksa? Hangi
çocuk ruhu, en çok gereksindiği evrede hayalini kışkırtan ve onu
insan-toplum-nesne ilişkilerine farkettirmeden hazırlayan, zihnini
dünyaya ayarlamasını kolaylaştıran masalların yokluğunun bıraktığı
boşluğu bir benzeriyle doldurabilir? Hangi şey, varolmayan tiplemelerle
dolu bir olay örgüsü üzerinden varolanlar dünyasına özgü gerçekleri
işaret eden masalın yerine geçebilir? Hangi yetişkin, çocukluğunda
tatmadığı, düşlemediği bir dünyanın kendisine neler verebileceğini
düşünebilir?
Zamanımızın insanlarını öncekilerden
ayıran niteliklerinden biri de, hangi dünya görüşüne mensup olurlarsa
olsunlar, neye inanırlarsa inansınlar, birincil sorumluluklarının doğum
ile ölüm arasındaki bu dünya hayatının niteliğini, öbür kabullerini
zorlayacak kadar önemsediklerinin ayırdına varmalarının engellenecek
mekanizmalarla kuşatıldıkları. İster Budist olsun, ister Brahman, ister
panteist olsun, ister ateist, zamanımızın insanı, dünyada olup
bitenlerin öncesi ve sonrasıyla, eskiden olduğu denli ilgili değil.
Varsa yoksa 'an'.
Bu durumu kavrayabilmek için
seçilesi vasıtalardan biri hikâye... Yakından bakalım.
Ruhunuzu Kaşıyabilir miyim?
İşte asıl bunun nedenleri
kavrandığında, ana tapınmayı hazırlayan hissi, zihni, ruhi ve bedeni
dayatmaların sonucunda ulaşılan konum tespit edildiğinde hikâyenin
bitişini hazırlayan etmenlere de yakınlaşılmış olunur. Soruna böyle
yakınlaşıldığında, televizyon dizilerinin, bilimkurgu filmlerinin, alt
düzeyli fantastik edebiyatın, aslında hikâyenin karşısında değil, belki
onun hükmünde, ona tabi birer öğeler olduğu görülebilir.
Zamane insanını öncekilerden ayıran
ve demin andığımız niteliğe yapışık bir başka durum da, çağdaş insanın
gittikçe birbirine benzetilmesi, tekdüzeleştirilmesi: ortak bilgilenme
süreci, ortak algı düzeyi, ortak beğeni eşiği, ortak yaşama mekânı,
ortak çalışma ortamı, dahası ortak düşünme ve hissetme formları... Bunca
ortaklık sonrasında hiç ortalıkta hikâyenin dolaşacağı alan kalır mı?
Bunca ortaklık, insanlar arasındaki farkları ortadan kaldırdığı kadar,
insanların birbirlerine gereksinimlerini azaltmaz mı?
İnsanın bıraktığı bu boşluğu ne
doldurdu dersiniz? Makine! Her cinsten alet, edevat.
Öyle metal yığını kocaman aletleri
akla getirmenin gereği yok. Sanırım ilk gördüğünüzde sizi de benim kadar
şaşırtmıştır: oklava boyunca ama çomak kalınlığında bir çubuk; ucunda,
parmaklarını hafifçe ayalarına doğru bükmüş bir el. Sırtı kaşımaya
yarayan bu aletin üretildiği bir dünyada hangi zihin ve ruh ihtiyacına
karşılık verebilir ki bir hikâye?
Kendine Yeterliliğin Zindanı
İnsanın kendi kendisine yetmesini ve
handiyse cinselliğini bile bir türdeşine gereksinmeden 'yaşayabilmesini'
mümkün kılan çağımız, aynı zamanda insanı kendi kendisine hapseden bir
düzeye indirgemiş olmuyor mu? Kendi mahzeninde tutuklu bir insanın, bir
başkasının birikimlerine, gözlemlerine, duygularına, bilgilerine,
görgülerine, kaygılarına, korkularına gereksinmesi nasıl beklenebilir
ki! Çünkü çağımız insanın bilme açlığını bilim ve teknoloji bilgilerinin
kırıntıları, magazin haberlerinin ayrıntıları, en hafifinden tanıdık
bildiklerin yaş tahtaya basmalarının dedikoduları yeterince gidermekte.
Öbür yandan, insanın kendini ifade
etme gereksinimi de çağımızda en aza indirgenmiş durumda. İnsanın
kendini modernitenin dayattığı kuralları zorlayarak anlatabilmesi,
neredeyse psikoloğunun koltuğuna oturduğunda mümkün olabilmekte. Burada
asıl, hikâyeci kendi derdine yansın. Çünkü handiyse bir tek o kendisine
muhatap bulamamakta.
Nekahet Zindeliği
Büyülerin ve büyücülerin cirit
attığı, gecenin bir saatinden sonra her an bir canavarın pencereden
bakan birine şöyle bir görünüvereceği; cinlerin, perilerin,
gûlyabanilerin insanlarla birlikte yaşayıp gittiği dünya artık yok.
Bizim dünyamız, açıklanabilirlikler ve formüle edilebilirliklerin
dünyası. Böyle bir dünyada olağanüstüye kim ihtiyaç duyar ki! "İyi ama
asıl bilim ve teknikteki gelişmelerin katkısıyla modern hikâye türü,
bırakın ölmeyi, başka bir bünyede çok daha büyük atılımlar
gerçekleştirmedi mi?" diye karşı çıkan soruyu duyar gibiyim.
Doğru. Hikâye, XVII. yy sonrasında,
bir kısım insanların gözünde daha öncekiyle karşılaştırılmayacak denli
önem kazandı ve modern hikâye son üç yüzyılın en önde gelen zihni
etkinliklerinden biri haline geldi.
Ne ki insanlık tarihini aklımıza
getirdiğimizde, bu son üç yüzyıllık gelişmenin, ancak ölmek üzere olan
bir hastanın nekahet evresindeki canlanmasından başka bir nitelikte
olmadığı görülür. Çünkü olağanüstüyü reddeden hikâyenin gideceği uç,
olağandışı'dan başkası olamazdı. Olağandışı, yani aykırı tipler,
sıradışı durumlar ve gerektiğinde çizgi dışı çözümlemeler...
Böylelikle aykırı tiplerin geçici
sarhoşluğuna kanan modern edebi hikâye, yerini 'küçük insan'ın
tahkiyesine bırakana değin gününü gün etti.
Muhatap Sorunu
Sıradan insanı anlatan, küçük adam
hikâyeciliği...
Sıradışı tiplerden sonra mal bulmuş
mağribi gibi sarılınan bu olgu da hızla tükenir çünkü okur bu tip
hikâyelerde, dilediğinden çok kendisini bulur; dahası, kendisinden başka
da pek bir şey bulamaz.
Tüm hikâyecilerin birincil kaynağı,
ne kendisinden öncekilerin yazdıkları, ne de kendi yaşantısından
süzdükleri. Hikâyenin beslendiği ana damar, kelimenin en geniş anlamıyla
başkasının deneyimleri... Hele artık hiç esamesi okunmayan ve kimileyin
elinde geleneksel sazıyla o köy senin, bu kasaba benim gezen
hikâyeperdâz, yani bütün edebi hikâyelerin ana kaynağı tarih olalı beri,
hikâye de ilk ciddi yarayı almıştı bile.
Edebi hikâye ile hikâyeperdâzın
anlattığı arasında nitelik farkları sanıldığından da azdır. Çünkü her
iki hikâyeci de muhataplarına göre, onların gereksinimleri doğrultusunda
kurgularlar anlatacaklarını.
'Estetik Merak'ın Yitimi
Günümüzde, şu ya da bu yayın
organından, dünyanın en ücra köşesinde bile olup bitenlerden haberli
oluyoruz ama artık önümüzde bizi çarpacak, hatta etkileyecek, kendimize
pay devşirebileceğimiz hikâye yok. Dikkat edilirse, asıl bu
haberliliğin, hikâyenin tahtına oturduğunu görürüz. Bir zamanlar hikâye
ile kışkıran merak duygumuz, şimdilerde bir mastürbasyondan farklı
olmayan yığınla ayrıntı üzerinden tatmin olmakta.
Bize ulaşan tüm bu haberler arasında
kişisel açıklamamıza pay bırakan ya da bir başkasının açıklamasını
zorunlu kılan yönler yok. Tümü bize açıklanmış, algılanmaya ve
algılandığı gibi kabullenilmeye hazır halde ulaşmakta. Çünkü
birilerinin, düşgücümüzün tahrik olmasından çekinmesi için haklı
gerekçeleri var.
Öbür yandan, haber yalnızca yeni
olduğunda bir değere sahiptir, ya hikâye? Hikâye öyle mi?
Vak'a ile vakıa
Hikâye, yalnızca bir kişinin değil
bir kültürün hatıra ve hafızasıdır. Dolayısıyla burada şunu sormamız
gerekli: kaçımız hafızasına 'güvenebilmekte'? Kaçımızın bir başkasına
anlatabileceği ayrıcalıkta hatırası var?
Üstelik bu haberli edilme, bize her
olup biteni olay diye sunmakta. Olay, yani kayıtsız kalınarak
edilemeyen. Sanki bu süreci kolaylaştırmak için mi ne, dilimizde varolan
vak'a ile vakıa arasındaki ayrım da ortadan kaldırılmış durumda. 'Olmuş
bitmiş olan' karşılığındaki vak'a ile 'olduğunda işin rengi değişir'
havasındaki vakıayı birbirinden ayırmamak demek, sıradan bir olayı
nadirattanmış gibi ya da kırk yılın başı olmuş bir olayı her gün
yaşanıyormuş gibi sunmanın önünü açmak demek. Haber merkezli çağımız
dünyasının son derece işine gelen bu durum, hikâye içinse tam bir ölüm
fermanı... Çünkü ancak böylelikle olmuş olanlarda açıklanamaz bir yön
bırakmamış izlenimini verebilirsiniz.
Hikâyeyi bir başına ayakta tutan
öğe, açıklamanın el atmasına fırsat vermeden kurgulanabilmesi. Sonunda
bir 'kıssa'sı olsa bile iyi bir hikâye, okurun yorumunu önceler. Ancak
okurun kendince açıklamalarıyla bir hikâye 'gerçekte' bitmiş olur. Bunun
için de hikâyenin kurgusu, okurunun düşgücünü tahrik ederek onu olağanın
üstüne çıkarmayı hedefler.
Hayat mı, Sanat mı?
Yalnızca roman ve hikâye gibi edebi
kurgu metinlerinde değil, sinema ve tiyatro gibi görüntü sanatlarında da
ürüne gerçekle ilişkisi bakımından yaklaşmak bizde adetten. Kurgu-anlatı
nitelikli ürünlerdeki olayların veya durumların, dahası kişilerin,
gündelik gerçeklikle birebir örtüşmesinin zorunluluğuna dair ön kabul
bizde bir mütearife niteliğinde...
Sanat ürünleri insanımız için,
bırakalım gündelik gerçeklikle örtüşebilinirliği, düpedüz sanatçının
yaşantısıyla birebir ilişkilendirilebilir bir nitelik arzeder. Üründe
tiplerin yaşadıkları, yazarın yaşantısının uyarlanmış hâlidir insanımıza
göre. İşin üzücü yanı, bu kanıyı yalnızca olağan sanat meraklılarından
çok, eleştirmenlerin; daha da ilginci, edebiyat-sanat meselelerini kuram
açısından ele aldığı kabullenilen uzmanların yaklaşımlarında da aynen
görebilmemiz.
Sanat Ürününün Gerçekliği
Peki sanat ile hayat arasında bu
denli sıkı bir bağ kurmadan bir sanat ürününe niçin yaklaşamıyoruz?
Hayatı merkeze oturtma kaygısı mı? Belki. Belki de gündelik gerçekliğe
tıpatıp denk düşmeyen bir gerçekliği kabullenebilmeye yatkınsızlık... Ne
ki hayata tıpatıp denk düşmemekten doğan bu tedirginlik, baştan
belirlenmiş erekler doğrultusunda gerçeğin bile isteye çarpıtılması diye
anlaşılabilecek sanatın özünü kavramada önümüzdeki en ciddi engel
durumunda.
Hâlbuki brakalım sanatçının hayatına
denkliği, sanat-hayat denkliğini çağrıştırabilecek herhangi bir üründe,
sanatın kendisinden sözetme şansını yitiririz; en azından zamanımızda bu
böyle. Çünkü sanat, hayatın gerçeğini değil kendi gerçeğini yansıtmanın
peşine düşmeyi meslek edinmiş bir zihin etkinliği.
Dünya Görüşünün Etkisi
Kaba bir sınıflandırma sayılsa bile,
işgörürlüğü açısından baktığımızda, edebiyat-sanat anlayışlarının bazı
dönemlere ayrıldığını ve bu dönemlerin de kendi içlerindeki kabullere
göre gerçeğe ilişkin değişik yaklaşımlar sergilediği anımsanırsa,
kemikleşmiş her sanat anlayışının kendine özgü bir dünya görüşünün
izinden gittiği kolayca ayrımsanabilir. Genel kabul görmüş her sanat
anlayışının, kendisini ilişkilendirdiği dünya görüşünden devşirilmiş bir
hayat -dolayısıyla gerçeklik- kavrayışı var ve o kavrayış çerçevesinde
üretilmiş her ürün, bu doğrultuda ele alınmak durumunda.
Tam burada, kurgu sanatlarının atası
niteliğindeki tiyatronun gerçeklikle ilişkisine eleştirel yaklaşanların
çekincelerini nasıl değerlendirmek gerektiğini ele alabiliriz. Örneğin
Platon ile Oscar Wilde gibi isimlerin hayat-sanat ilişkisinin aldığı
seyre dair karşı çıkışları pek de yabana atılır cinsten sayılmasa gerek.
Nasıl oluyor da biri ilk primitif sanat kuramcısı, öbürü dehasını
eserine değil hayatına akıttığını söyleyen çağdaş bir yazar, özelde
tiyatro sanatını, geneldeyse sanatı gerçeğe uzak düşmekle
suçlayabiliyor? Üstelik aradaki ikibin yıla karşın!
Biraz O, Biraz Bu'ya Doğru
Biraz dikkatle bakıldığında,
sanat-hayat ilişkisi bağlamında sanatın gerçeklikten uzaklaştığını,
tiyatronun bir yanılsatma, handiyse bir yalan olduğunu dillendiren bu
tür yaklaşımların, aslında başta tiyatro olmak üzere kurgu sanatlarının
gittikçe hayatı/gündelik gerçekliği pastişe soyunduklarını, bunun da
sanatın özüne aykırı anlamalara zemin hazırladığını dile getirme
çabasından başka bir biçimde değerlendirilemeyeceği kolaylıkla
görülebilir.
Hem yalın anlamıyla, hem de yaygın
anlamıyla klasik tiyatronun gündelik yaşantıya benzeme gayreti,
(Anımsayalım: Yalın anlamıyla klasik tiyatro Eski Yunan'ı, yaygın
anlamıyla da XIX. yy'ın sonuna değinki tiyatroyu işaret eder.) zamanla
inandırıcılık adına hayatla örtüşme yanılgısını kamçılayacak bir evreye
taşındığı dikkate alındığında, bu tür eleştirilerin zemini de rahatlıkla
anlaşılabilir: Muhtemeli yakalama kaygısının getirdiği bir mümkünler
âlemi...
Ne ki muhale dönüşen bir muhtemel
bu.
Sanat: Hayatın Aynası
Aslında sanat-hayat ilişkisi
bağlamında düşülen yanılgıların temeli, sanat etkinliğinin, dış
dünyadaki olayların, olguların ve nesnelerin, duyu organları
aracılığıyla algılanması sonrasında, alımlanan bu gerçeğin iç dünyada
kimi işlemlerden geçtikten sonra yansıtılması diye kabullenilmesinin
payı büyük. O yüzden de bu anlayışa göre bir sanat ürünü, genel
hatlarıyla gerçeğe benzerlik, sağduyuya uygunluk, zevk vericilik
türünden nitelikler taşımak durumunda. Sözü edilen anlayışa göre bu
özellikler, bir sanat ürününü üzerinden sanatçının doğruyu söyleme ve
doğrudan yana tavır almasının ölçüleri sayılır.
Gerçekçi ve doğalcı anlayışlar ise
işi bir adım daha ileri götürür ve somut gerçeklerin, ancak dış dünyaya
benzerlikleri korunarak sanat ürününde yansıtılmasını öngörür. Dış
dünyayla varolan benzerliği bozmamak, onlara göre nesnelliğin ta
kendisidir. Dahası ancak üründe dile getirilen gerçeklerin, temel
bilimlerin verileriyle örtüşmesi durumunda sanatın, hayatın evrelerine
aynalık görevini yerine getirebileceği kabulü, anılan anlayışların
karakteristiği niteliğinde.
Metafizik Ürperti İşbaşında
Gündelik gerçeği sanatın merkezine
oturtma gayretindeki anlayışlara karşı çıkan çağdaş akımlar ise ilkin,
sanatı yalnızca somut gerçeklerin dış görünüşüne hapsetmenin
yanlışlığına işaret eder, ardından da aynı doğrultuda, hayat-sanat
zıtlaşmasına yönelik tavırlarını ruhi, sırri, müphem ve hususi
gerçekliklere yaslar. Çağdaş sanatın gerçeklik anlayışı, merkezine dış
dünyanın nesnelerini, olgularını ve olaylarını değil de zihin dünyasının
verimlerini yerleştirmeyi yeğler.
Sanatta somuttan hareket eden
gerçekler, yerini soyutu esas kabul eden gerçeklik anlayışına ve
insanlığı yüzyıllardır meşgul eden temel kavramlara bıraktığında
sanatçının malzemesi değişmekle kalmaz, bu mazlemenin değerlendirilimesi
ve yorumlanması da farklılaşır; bu durum ise alışılagelmiş sanatsal
ifadenin başkalaşımını beraberinde getirir.
Böylelikle handiyse ikibin yıllık
bir geçmişe sahip, gerçeğin dış görünüşüyle yansıtılması (dar anlamıyla
mimesis) anlayışı yerine, gerçeğin künhüne vukufiyet kaygısı (metafizik
ürperti) sanatın merkezi değeri hâline gelir.
Klasik ile Modern Arasındaki Fark
Tabii ki sanatın kabulündeki bu
gelişmeler yalnızca ifade tarzı alanıyla sınırlı kalmadı. Bu değişimden
biçim ve yapı kabulleri de etkilendi. Artık günümüzde dünyanın herhangi
bir yerindeki edebiyat ortamlarında, örneğin Balzac'ın roman anlayışını
veya Shakespeare'in oyun kurma tarzını yetkin bir başarıyla yinelemenin
(her ne kadar biz bu noktayı anlamamakta ısrar etsek de) hiçbir sanat
değeri yok.
Yalnızca ifade aşamasında değil,
özellikle yapı ve biçim alanlarında yaşanan gelişmeler sonrasında bir
sanat ürününün değerlendirilmesinde gündelik gerçekliğe uygunluk, yerini
belli ilkeler çerçevesinde gündelik gerçekliği sanat gerçekliğine
dönüştürürken sergilenen tutumun başarısına bırakmış durumda.
Artık bir sanat ürününün bu sıfatı
taşıyabilmesinin temel şartı, kendine özgü bir gerçeklik anlayışının
izini hangi kıratta sürebildiğiyle ilgili.
İnanma Sorunu ve...
Klasik anlayıştaki bir sanatçı,
muhtemel muhatabının sağduyusuna güvenmek ve yerleşik beğeniye
yaslanarak iş görmek durumundaydı. Muhatap ile sanat ürünü arasında
gündelik gerçeklikle örtüşme üzerine kurulu bu köprü, inandırıcılık için
yeterliydi. Çağdaş sanatta ise inandırıcılık, sanat ürününün -son
tahlilde- ancak bir sanat ürünü olduğunu benimsetme, üründe yaratılan
estetik atmosfere muhatabı dahil edebilme, önerdiği öznel gerçeğin
gerçekliğini varsaydırabilme üzerinden yakalanma iddiasında.
Hayatın, özellikle de çağdaş
hayatın, bir sanat ürünü içerisinde kuşatılamayacak denli
karmaşıklaştığını yansıtmak ve bu karmaşıklığın insan zihni üzerindeki
yıpratıcı etkilerini serimlemek amacını güden zamanımızın sanatçısı,
gündelik yaşantının türevi tek boyutlu bir gerçeklik yerine, birbirine
zıt ve birbirleriyle çelişen gerçeklikleri, ötekinin hakkını yemeden
ürününde konumlandırmak durumunda.
Çünkü çağdaş insan, aynı anda hem
bir kahraman, hem bir ruh sefili; mutluluktan uçar göründüğünde bile
içinde hüzün fırtınaları kopan, isteklerini sonuna değin yaşama ile
erdem ilkelerinin dayatmaları arasında sıkışıp kalma gibi birbirine zıt
nitelikleri taşıyan biri.
Klasik insandan bunca farklılaşmış
zamanımızın insanının ruh derinliklerine sarkmak, ancak o insana özgü
zihin yapılarını dikkate almakla mümkün.
Donanım Zorunluluğu
Gerek gerçeklik algısının değişimi,
gerekse gerçeği yansıtmak için tercih edilen tutumların başkalığı
yüzünden, çağdaş bir sanat ürünündeki hayat-kurgu ilişkisini belirlemek,
sanatçının anlattığının arkasına gizlediği meramı keşfetmek, biçim
tercihlerinin gerekçelerini tayin etmek ve anlatım yönteminin ürünle
ilişkisini tespit etmek gibi çözümleme etkinlikleri, klasik sanattaki
formüllendirmelerle artık yürümüyor. Aynı şey, özellikle sıradan bir
muhatap için ürüne yakınlaşma aşamasında da geçerli. Çağdaş bir sanat
ürününe, tematik düzlemde muhataplık için bile, en azından o sanatın
temel sorunsalından haberdar olacak düzeyde konuya vukufiyet şart.
O yüzden de çağdaş sanatın dilini
çözmek demek, sanatçının taraf olduğu dünya görüşünü gözardı etmemekten
tutun da, tercih ettiği gerçeğin hangi değişkenlik zeminine oturduğunu;
yaşadıklarının altında bunalan ve o yüzden çetrefilli tavırlar
sergileyen tiplemesinden, bu tiplemesinin ruh karmaşasını yansıtacak
anlatım deformasyonunu tespit etmeye değin bir dizi zihin faaliyetini
yetkinlikle başarmak demek.
Demek ki çağdaş sanatta ürün, ne
hayatın aynasıdır, ne de sanatçının. Çağdaş bir sanat ürünü, yalnızca
'kendine özgü' gerçeklik anlayışının resmidir; o kadar.
|