[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

HASANALİ YILDIRIM

MODERNİZM: HAYALİN PERDETANIMAZLIĞI

 İlkin reformla zihnimizi bağlarından kopardık; zincirsiz, yani mesnetsiz, desteksiz ve hedefsiz... Varolan yahut varsayılan bir Tanrı'ya inanmaktansa kendi yarattığımız bir tanrıyı yeğledik. Bununla yetinebilir miydik? Kendi yaratıcısını yaratmış bir putperest gibi tapındığımız akıl-tanrımız hislerimize rahat verir miydi hiç?

Öyle de oldu. Hisliremizi mikyassız, mihenksiz ve ölçüsüz bıraktık ardından. Buna da rönesans dedik. Pagan geçmişimizi aratmazcasına ilkin hemcinsimizi kurban ettik akıl teknesinde yoğurduğumuz his hamurumuzdan müteşekkil putumuza; çok geçmeden de kendimizi. Romantizm dedik buna da.

Nasıl doyabilirdik!.. Akıttığımız kanlar, yaktığımız ateşler yetmedi bize. His doymak bilmez bir canavardır çünkü. Hislerinin gemini serbest bırakmış bir insanın arzusu, bir çığtopu gibi devleşir an be an; Everest'ten kopup gelen bir çığtopu gibi.

Dünyayı algılaması için bedenimizin emrine verilmiş hislerimiz hızla kelepçeledi efendilerini. Öbür canlılarla aramızdaki son perdeyi de kaldırdık; buna da modernizm dedik: Putumuzu ateşe verdik! Artık bütün putlardan arınmıştık; yani her türlü inançtan, akıldan, duygudan ve ilkeden. Bütün putlarımızın, yani kutsallarımızın külünden yeni bir tanrı doğmuştu: hayal. Artık hepimiz onun pazarlıksız kullarıydık.

Düşüncenin hedefsizleşmesi, hissin hayvanileşmesi, hayalin sınırsızlaşması ve bedenin azgınlaşması... Postmodern dediğimiz bu son safhamızdayken kim tünelin karanlığa saplanan noktasında parıldayan bir ışıktan söz edebilir!

 

Alberto Somitera

 

Şimdinin Vakitsiz Seferberliği

Günümüzde de dünyanın bütün çocuklarının masal dinleyerek büyüdüğünü mü umanlardansınız yoksa? Hangi çocuk ruhu, en çok gereksindiği evrede hayalini kışkırtan ve onu insan-toplum-nesne ilişkilerine farkettirmeden hazırlayan, zihnini dünyaya ayarlamasını kolaylaştıran masalların yokluğunun bıraktığı boşluğu bir benzeriyle doldurabilir? Hangi şey, varolmayan tiplemelerle dolu bir olay örgüsü üzerinden varolanlar dünyasına özgü gerçekleri işaret eden masalın yerine geçebilir? Hangi yetişkin, çocukluğunda tatmadığı, düşlemediği bir dünyanın kendisine neler verebileceğini düşünebilir?

Zamanımızın insanlarını öncekilerden ayıran niteliklerinden biri de, hangi dünya görüşüne mensup olurlarsa olsunlar, neye inanırlarsa inansınlar, birincil sorumluluklarının doğum ile ölüm arasındaki bu dünya hayatının niteliğini, öbür kabullerini zorlayacak kadar önemsediklerinin ayırdına varmalarının engellenecek mekanizmalarla kuşatıldıkları. İster Budist olsun, ister Brahman, ister panteist olsun, ister ateist, zamanımızın insanı, dünyada olup bitenlerin öncesi ve sonrasıyla, eskiden olduğu denli ilgili değil. Varsa yoksa 'an'.

Bu durumu kavrayabilmek için seçilesi vasıtalardan biri hikâye... Yakından bakalım.

 

Ruhunuzu Kaşıyabilir miyim?

İşte asıl bunun nedenleri kavrandığında, ana tapınmayı hazırlayan hissi, zihni, ruhi ve bedeni dayatmaların sonucunda ulaşılan konum tespit edildiğinde hikâyenin bitişini hazırlayan etmenlere de yakınlaşılmış olunur. Soruna böyle yakınlaşıldığında, televizyon dizilerinin, bilimkurgu filmlerinin, alt düzeyli fantastik edebiyatın, aslında hikâyenin karşısında değil, belki onun hükmünde, ona tabi birer öğeler olduğu görülebilir.

Zamane insanını öncekilerden ayıran ve demin andığımız niteliğe yapışık bir başka durum da, çağdaş insanın gittikçe birbirine benzetilmesi, tekdüzeleştirilmesi: ortak bilgilenme süreci, ortak algı düzeyi, ortak beğeni eşiği, ortak yaşama mekânı, ortak çalışma ortamı, dahası ortak düşünme ve hissetme formları... Bunca ortaklık sonrasında hiç ortalıkta hikâyenin dolaşacağı alan kalır mı? Bunca ortaklık, insanlar arasındaki farkları ortadan kaldırdığı kadar, insanların birbirlerine gereksinimlerini azaltmaz mı?

İnsanın bıraktığı bu boşluğu ne doldurdu dersiniz? Makine! Her cinsten alet, edevat.

Öyle metal yığını kocaman aletleri akla getirmenin gereği yok. Sanırım ilk gördüğünüzde sizi de benim kadar şaşırtmıştır: oklava boyunca ama çomak kalınlığında bir çubuk; ucunda, parmaklarını hafifçe ayalarına doğru bükmüş bir el. Sırtı kaşımaya yarayan bu aletin üretildiği bir dünyada hangi zihin ve ruh ihtiyacına karşılık verebilir ki bir hikâye?

 

Kendine Yeterliliğin Zindanı

İnsanın kendi kendisine yetmesini ve handiyse cinselliğini bile bir türdeşine gereksinmeden 'yaşayabilmesini' mümkün kılan çağımız, aynı zamanda insanı kendi kendisine hapseden bir düzeye indirgemiş olmuyor mu? Kendi mahzeninde tutuklu bir insanın, bir başkasının birikimlerine, gözlemlerine, duygularına, bilgilerine, görgülerine, kaygılarına, korkularına gereksinmesi nasıl beklenebilir ki! Çünkü çağımız insanın bilme açlığını bilim ve teknoloji bilgilerinin kırıntıları, magazin haberlerinin ayrıntıları, en hafifinden tanıdık bildiklerin yaş tahtaya basmalarının dedikoduları yeterince gidermekte.

Öbür yandan, insanın kendini ifade etme gereksinimi de çağımızda en aza indirgenmiş durumda. İnsanın kendini modernitenin dayattığı kuralları zorlayarak anlatabilmesi, neredeyse psikoloğunun koltuğuna oturduğunda mümkün olabilmekte. Burada asıl, hikâyeci kendi derdine yansın. Çünkü handiyse bir tek o kendisine muhatap bulamamakta.

 

Nekahet Zindeliği

Büyülerin ve büyücülerin cirit attığı, gecenin bir saatinden sonra her an bir canavarın pencereden bakan birine şöyle bir görünüvereceği; cinlerin, perilerin, gûlyabanilerin insanlarla birlikte yaşayıp gittiği dünya artık yok. Bizim dünyamız, açıklanabilirlikler ve formüle edilebilirliklerin dünyası. Böyle bir dünyada olağanüstüye kim ihtiyaç duyar ki! "İyi ama asıl bilim ve teknikteki gelişmelerin katkısıyla modern hikâye türü, bırakın ölmeyi, başka bir bünyede çok daha büyük atılımlar gerçekleştirmedi mi?" diye karşı çıkan soruyu duyar gibiyim.

Doğru. Hikâye, XVII. yy sonrasında, bir kısım insanların gözünde daha öncekiyle karşılaştırılmayacak denli önem kazandı ve modern hikâye son üç yüzyılın en önde gelen zihni etkinliklerinden biri haline geldi.

Ne ki insanlık tarihini aklımıza getirdiğimizde, bu son üç yüzyıllık gelişmenin, ancak ölmek üzere olan bir hastanın nekahet evresindeki canlanmasından başka bir nitelikte olmadığı görülür. Çünkü olağanüstüyü reddeden hikâyenin gideceği uç, olağandışı'dan başkası olamazdı. Olağandışı, yani aykırı tipler, sıradışı durumlar ve gerektiğinde çizgi dışı çözümlemeler...

Böylelikle aykırı tiplerin geçici sarhoşluğuna kanan modern edebi hikâye, yerini 'küçük insan'ın tahkiyesine bırakana değin gününü gün etti.

 

Muhatap Sorunu

Sıradan insanı anlatan, küçük adam hikâyeciliği...

Sıradışı tiplerden sonra mal bulmuş mağribi gibi sarılınan bu olgu da hızla tükenir çünkü okur bu tip hikâyelerde, dilediğinden çok kendisini bulur; dahası, kendisinden başka da pek bir şey bulamaz.

Tüm hikâyecilerin birincil kaynağı, ne kendisinden öncekilerin yazdıkları, ne de kendi yaşantısından süzdükleri. Hikâyenin beslendiği ana damar, kelimenin en geniş anlamıyla başkasının deneyimleri... Hele artık hiç esamesi okunmayan ve kimileyin elinde geleneksel sazıyla o köy senin, bu kasaba benim gezen hikâyeperdâz, yani bütün edebi hikâyelerin ana kaynağı tarih olalı beri, hikâye de ilk ciddi yarayı almıştı bile.

Edebi hikâye ile hikâyeperdâzın anlattığı arasında nitelik farkları sanıldığından da azdır. Çünkü her iki hikâyeci de muhataplarına göre, onların gereksinimleri doğrultusunda kurgularlar anlatacaklarını.

 

'Estetik Merak'ın Yitimi

Günümüzde, şu ya da bu yayın organından, dünyanın en ücra köşesinde bile olup bitenlerden haberli oluyoruz ama artık önümüzde bizi çarpacak, hatta etkileyecek, kendimize pay devşirebileceğimiz hikâye yok. Dikkat edilirse, asıl bu haberliliğin, hikâyenin tahtına oturduğunu görürüz. Bir zamanlar hikâye ile kışkıran merak duygumuz, şimdilerde bir mastürbasyondan farklı olmayan yığınla ayrıntı üzerinden tatmin olmakta.

Bize ulaşan tüm bu haberler arasında kişisel açıklamamıza pay bırakan ya da bir başkasının açıklamasını zorunlu kılan yönler yok. Tümü bize açıklanmış, algılanmaya ve algılandığı gibi kabullenilmeye hazır halde ulaşmakta. Çünkü birilerinin, düşgücümüzün tahrik olmasından çekinmesi için haklı gerekçeleri var.

Öbür yandan, haber yalnızca yeni olduğunda bir değere sahiptir, ya hikâye? Hikâye öyle mi?

 

Vak'a ile vakıa

Hikâye, yalnızca bir kişinin değil bir kültürün hatıra ve hafızasıdır. Dolayısıyla burada şunu sormamız gerekli: kaçımız hafızasına 'güvenebilmekte'? Kaçımızın bir başkasına anlatabileceği ayrıcalıkta hatırası var?

Üstelik bu haberli edilme, bize her olup biteni olay diye sunmakta. Olay, yani kayıtsız kalınarak edilemeyen. Sanki bu süreci kolaylaştırmak için mi ne, dilimizde varolan vak'a ile vakıa arasındaki ayrım da ortadan kaldırılmış durumda. 'Olmuş bitmiş olan' karşılığındaki vak'a ile 'olduğunda işin rengi değişir' havasındaki vakıayı birbirinden ayırmamak demek, sıradan bir olayı nadirattanmış gibi ya da kırk yılın başı olmuş bir olayı her gün yaşanıyormuş gibi sunmanın önünü açmak demek. Haber merkezli çağımız dünyasının son derece işine gelen bu durum, hikâye içinse tam bir ölüm fermanı... Çünkü ancak böylelikle olmuş olanlarda açıklanamaz bir yön bırakmamış izlenimini verebilirsiniz.

Hikâyeyi bir başına ayakta tutan öğe, açıklamanın el atmasına fırsat vermeden kurgulanabilmesi. Sonunda bir 'kıssa'sı olsa bile iyi bir hikâye, okurun yorumunu önceler. Ancak okurun kendince açıklamalarıyla bir hikâye 'gerçekte' bitmiş olur. Bunun için de hikâyenin kurgusu, okurunun düşgücünü tahrik ederek onu olağanın üstüne çıkarmayı hedefler.

 

Hayat mı, Sanat mı?

Yalnızca roman ve hikâye gibi edebi kurgu metinlerinde değil, sinema ve tiyatro gibi görüntü sanatlarında da ürüne gerçekle ilişkisi bakımından yaklaşmak bizde adetten. Kurgu-anlatı nitelikli ürünlerdeki olayların veya durumların, dahası kişilerin, gündelik gerçeklikle birebir örtüşmesinin zorunluluğuna dair ön kabul bizde bir mütearife niteliğinde...

Sanat ürünleri insanımız için, bırakalım gündelik gerçeklikle örtüşebilinirliği, düpedüz sanatçının yaşantısıyla birebir ilişkilendirilebilir bir nitelik arzeder. Üründe tiplerin yaşadıkları, yazarın yaşantısının uyarlanmış hâlidir insanımıza göre. İşin üzücü yanı, bu kanıyı yalnızca olağan sanat meraklılarından çok, eleştirmenlerin; daha da ilginci, edebiyat-sanat meselelerini kuram açısından ele aldığı kabullenilen uzmanların yaklaşımlarında da aynen görebilmemiz.

 

Sanat Ürününün Gerçekliği

Peki sanat ile hayat arasında bu denli sıkı bir bağ kurmadan bir sanat ürününe niçin yaklaşamıyoruz? Hayatı merkeze oturtma kaygısı mı? Belki. Belki de gündelik gerçekliğe tıpatıp denk düşmeyen bir gerçekliği kabullenebilmeye yatkınsızlık... Ne ki hayata tıpatıp denk düşmemekten doğan bu tedirginlik, baştan belirlenmiş erekler doğrultusunda gerçeğin bile isteye çarpıtılması diye anlaşılabilecek sanatın özünü kavramada önümüzdeki en ciddi engel durumunda.

Hâlbuki brakalım sanatçının hayatına denkliği, sanat-hayat denkliğini çağrıştırabilecek herhangi bir üründe, sanatın kendisinden sözetme şansını yitiririz; en azından zamanımızda bu böyle. Çünkü sanat, hayatın gerçeğini değil kendi gerçeğini yansıtmanın peşine düşmeyi meslek edinmiş bir zihin etkinliği.

 

Dünya Görüşünün Etkisi

Kaba bir sınıflandırma sayılsa bile, işgörürlüğü açısından baktığımızda, edebiyat-sanat anlayışlarının bazı dönemlere ayrıldığını ve bu dönemlerin de kendi içlerindeki kabullere göre gerçeğe ilişkin değişik yaklaşımlar sergilediği anımsanırsa, kemikleşmiş her sanat anlayışının kendine özgü bir dünya görüşünün izinden gittiği kolayca ayrımsanabilir. Genel kabul görmüş her sanat anlayışının, kendisini ilişkilendirdiği dünya görüşünden devşirilmiş bir hayat -dolayısıyla gerçeklik- kavrayışı var ve o kavrayış çerçevesinde üretilmiş her ürün, bu doğrultuda ele alınmak durumunda.

Tam burada, kurgu sanatlarının atası niteliğindeki tiyatronun gerçeklikle ilişkisine eleştirel yaklaşanların çekincelerini nasıl değerlendirmek gerektiğini ele alabiliriz. Örneğin Platon ile Oscar Wilde gibi isimlerin hayat-sanat ilişkisinin aldığı seyre dair karşı çıkışları pek de yabana atılır cinsten sayılmasa gerek. Nasıl oluyor da biri ilk primitif sanat kuramcısı, öbürü dehasını eserine değil hayatına akıttığını söyleyen çağdaş bir yazar, özelde tiyatro sanatını, geneldeyse sanatı gerçeğe uzak düşmekle suçlayabiliyor? Üstelik aradaki ikibin yıla karşın!

 

Biraz O, Biraz Bu'ya Doğru

Biraz dikkatle bakıldığında, sanat-hayat ilişkisi bağlamında sanatın gerçeklikten uzaklaştığını, tiyatronun bir yanılsatma, handiyse bir yalan olduğunu dillendiren bu tür yaklaşımların, aslında başta tiyatro olmak üzere kurgu sanatlarının gittikçe hayatı/gündelik gerçekliği pastişe soyunduklarını, bunun da sanatın özüne aykırı anlamalara zemin hazırladığını dile getirme çabasından başka bir biçimde değerlendirilemeyeceği kolaylıkla görülebilir.

Hem yalın anlamıyla, hem de yaygın anlamıyla klasik tiyatronun gündelik yaşantıya benzeme gayreti, (Anımsayalım: Yalın anlamıyla klasik tiyatro Eski Yunan'ı, yaygın anlamıyla da XIX. yy'ın sonuna değinki tiyatroyu işaret eder.) zamanla inandırıcılık adına hayatla örtüşme yanılgısını kamçılayacak bir evreye taşındığı dikkate alındığında, bu tür eleştirilerin zemini de rahatlıkla anlaşılabilir: Muhtemeli yakalama kaygısının getirdiği bir mümkünler âlemi...

Ne ki muhale dönüşen bir muhtemel bu.

 

Sanat: Hayatın Aynası

Aslında sanat-hayat ilişkisi bağlamında düşülen yanılgıların temeli, sanat etkinliğinin, dış dünyadaki olayların, olguların ve nesnelerin, duyu organları aracılığıyla algılanması sonrasında, alımlanan bu gerçeğin iç dünyada kimi işlemlerden geçtikten sonra yansıtılması diye kabullenilmesinin payı büyük. O yüzden de bu anlayışa göre bir sanat ürünü, genel hatlarıyla gerçeğe benzerlik, sağduyuya uygunluk, zevk vericilik türünden nitelikler taşımak durumunda. Sözü edilen anlayışa göre bu özellikler, bir sanat ürününü üzerinden sanatçının doğruyu söyleme ve doğrudan yana tavır almasının ölçüleri sayılır.

Gerçekçi ve doğalcı anlayışlar ise işi bir adım daha ileri götürür ve somut gerçeklerin, ancak dış dünyaya benzerlikleri korunarak sanat ürününde yansıtılmasını öngörür. Dış dünyayla varolan benzerliği bozmamak, onlara göre nesnelliğin ta kendisidir. Dahası ancak üründe dile getirilen gerçeklerin, temel bilimlerin verileriyle örtüşmesi durumunda sanatın, hayatın evrelerine aynalık görevini yerine getirebileceği kabulü, anılan anlayışların karakteristiği niteliğinde.

 

Metafizik Ürperti İşbaşında

Gündelik gerçeği sanatın merkezine oturtma gayretindeki anlayışlara karşı çıkan çağdaş akımlar ise ilkin, sanatı yalnızca somut gerçeklerin dış görünüşüne hapsetmenin yanlışlığına işaret eder, ardından da aynı doğrultuda, hayat-sanat zıtlaşmasına yönelik tavırlarını ruhi, sırri, müphem ve hususi gerçekliklere yaslar. Çağdaş sanatın gerçeklik anlayışı, merkezine dış dünyanın nesnelerini, olgularını ve olaylarını değil de zihin dünyasının verimlerini yerleştirmeyi yeğler.

Sanatta somuttan hareket eden gerçekler, yerini soyutu esas kabul eden gerçeklik anlayışına ve insanlığı yüzyıllardır meşgul eden temel kavramlara bıraktığında sanatçının malzemesi değişmekle kalmaz, bu mazlemenin değerlendirilimesi ve yorumlanması da farklılaşır; bu durum ise alışılagelmiş sanatsal ifadenin başkalaşımını beraberinde getirir.

Böylelikle handiyse ikibin yıllık bir geçmişe sahip, gerçeğin dış görünüşüyle yansıtılması (dar anlamıyla mimesis) anlayışı yerine, gerçeğin künhüne vukufiyet kaygısı (metafizik ürperti) sanatın merkezi değeri hâline gelir.

 

Klasik ile Modern Arasındaki Fark

Tabii ki sanatın kabulündeki bu gelişmeler yalnızca ifade tarzı alanıyla sınırlı kalmadı. Bu değişimden biçim ve yapı kabulleri de etkilendi. Artık günümüzde dünyanın herhangi bir yerindeki edebiyat ortamlarında, örneğin Balzac'ın roman anlayışını veya Shakespeare'in oyun kurma tarzını yetkin bir başarıyla yinelemenin (her ne kadar biz bu noktayı anlamamakta ısrar etsek de) hiçbir sanat değeri yok.

Yalnızca ifade aşamasında değil, özellikle yapı ve biçim alanlarında yaşanan gelişmeler sonrasında bir sanat ürününün değerlendirilmesinde gündelik gerçekliğe uygunluk, yerini belli ilkeler çerçevesinde gündelik gerçekliği sanat gerçekliğine dönüştürürken sergilenen tutumun başarısına bırakmış durumda.

Artık bir sanat ürününün bu sıfatı taşıyabilmesinin temel şartı, kendine özgü bir gerçeklik anlayışının izini hangi kıratta sürebildiğiyle ilgili.

İnanma Sorunu ve...

Klasik anlayıştaki bir sanatçı, muhtemel muhatabının sağduyusuna güvenmek ve yerleşik beğeniye yaslanarak iş görmek durumundaydı. Muhatap ile sanat ürünü arasında gündelik gerçeklikle örtüşme üzerine kurulu bu köprü, inandırıcılık için yeterliydi. Çağdaş sanatta ise inandırıcılık, sanat ürününün -son tahlilde- ancak bir sanat ürünü olduğunu benimsetme, üründe yaratılan estetik atmosfere muhatabı dahil edebilme, önerdiği öznel gerçeğin gerçekliğini varsaydırabilme üzerinden yakalanma iddiasında.

Hayatın, özellikle de çağdaş hayatın, bir sanat ürünü içerisinde kuşatılamayacak denli karmaşıklaştığını yansıtmak ve bu karmaşıklığın insan zihni üzerindeki yıpratıcı etkilerini serimlemek amacını güden zamanımızın sanatçısı, gündelik yaşantının türevi tek boyutlu bir gerçeklik yerine, birbirine zıt ve birbirleriyle çelişen gerçeklikleri, ötekinin hakkını yemeden ürününde konumlandırmak durumunda.

Çünkü çağdaş insan, aynı anda hem bir kahraman, hem bir ruh sefili; mutluluktan uçar göründüğünde bile içinde hüzün fırtınaları kopan, isteklerini sonuna değin yaşama ile erdem ilkelerinin dayatmaları arasında sıkışıp kalma gibi birbirine zıt nitelikleri taşıyan biri.

Klasik insandan bunca farklılaşmış zamanımızın insanının ruh derinliklerine sarkmak, ancak o insana özgü zihin yapılarını dikkate almakla mümkün.

 

Donanım Zorunluluğu

Gerek gerçeklik algısının değişimi, gerekse gerçeği yansıtmak için tercih edilen tutumların başkalığı yüzünden, çağdaş bir sanat ürünündeki hayat-kurgu ilişkisini belirlemek, sanatçının anlattığının arkasına gizlediği meramı keşfetmek, biçim tercihlerinin gerekçelerini tayin etmek ve anlatım yönteminin ürünle ilişkisini tespit etmek gibi çözümleme etkinlikleri, klasik sanattaki formüllendirmelerle artık yürümüyor. Aynı şey, özellikle sıradan bir muhatap için ürüne yakınlaşma aşamasında da geçerli. Çağdaş bir sanat ürününe, tematik düzlemde muhataplık için bile, en azından o sanatın temel sorunsalından haberdar olacak düzeyde konuya vukufiyet şart.

O yüzden de çağdaş sanatın dilini çözmek demek, sanatçının taraf olduğu dünya görüşünü gözardı etmemekten tutun da, tercih ettiği gerçeğin hangi değişkenlik zeminine oturduğunu; yaşadıklarının altında bunalan ve o yüzden çetrefilli tavırlar sergileyen tiplemesinden, bu tiplemesinin ruh karmaşasını yansıtacak anlatım deformasyonunu tespit etmeye değin bir dizi zihin faaliyetini yetkinlikle başarmak demek.

Demek ki çağdaş sanatta ürün, ne hayatın aynasıdır, ne de sanatçının. Çağdaş bir sanat ürünü, yalnızca 'kendine özgü' gerçeklik anlayışının resmidir; o kadar.

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 13/06/08 10:42.