[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

M. MURAT ÖZKUL

 

POST-MODERN DÖNEMDE ROMAN VE NİTELİKLERİ

Post-modernistler, doğa bilimleri, insan bilimleri, toplum bilimleri, sanat ve edebiyat arasında, kültür ile sanat arasında, kurmaca ile teori arasında, insan hayatının neredeyse bütün alanlarında görüntü ve gerçeklik arasında katı sınır çizgileri çizilemeyeceğini ileri sürerek "iş"e başlamışlardır. Post-modernizmin genel karakteristik özelliklerinin farklı alanlara yansıması olarak da değerlendirebiliriz. Bu özelliklerden etkilenen alanlardan biri de roman olmuştur. Gerçekte, post-modern alan içinde anılan bazı teknikler ve özellikler geleneksel dönemden günümüze kadar kullanıla gelmişti. Ancak, bu dönemini belki de gelenek ve modernden ayıranlar temelinde kategorize edebileceğimiz unsurlar: gerçeklik yitimi, öznenin ölümü, değer kaybıdır. Yazı bu üç kavram ve etrafında şekillenmiştir.

Bu kavramları içinde dağınık bir yapı oluşturamaması için post-modernliğin roman içerisinde "kendini belli etme" ve "gösterme" yollarını kısaca hatırlatmakta fayda olacaktır.

Post-modern romanın genel nitelikleri1:

- Postmodern romanda aslında geleneksel figürlere tekrar değer kazandırma yolundadır. Modernlerin kentli hayat tarzı yerine rutinleşmiş olarak eleştirilen kır hayatını önemserler. Bu yüzden, geleneksel, kutsal, tikel ve akıldışı olana yeni bir önem atfederler.

- Duygular, çoşkular, sezgiler, tefekkür, spekülasyon, kişisel deneyim, adet, şiddet, metafizik, gelenek, kozmoloji, büyü, mit, dini hisler ve mistik deneyim dahil modernliğin bir kenara attığı her şey yeni bir önem kazanır. Bazı post-modernistler geçmişi ve özellikle de modern-öncesi zamanların "kendi kendini yönlendiren, kendi kendi yeniden üreten " popüler kültürünü özlemle anarlar.

- Post-modern kişi "hatırlar, anar" ve yeni olanın özel bir değeri olmadığını iddia eder.

Modern rasyonel organizasyona yönelik post-modern meydan okumalar çeşitli alanlarda gözlenir. Mesela post-modern sanat işlevsel olandan çok estetik olanı vurgular. İnsanlara kendilerini nasıl hissediyorlarsa öyle olmayı; yani yabancılaşmayı, kaosu yansıtan yapıtlar anlamına gelir. Görünüş ve imge, teknik, pratik ve verimli olandan daha önceliklidir.

- Edebiyatta rasyonaliteye meydan okuyan post-modern romancılar katı, çizgisel olay örgüsünden vazgeçerler: öyküdeki her türlü düzenli öğe ya da tasarım okur tarafından sağlanmalı, hatta uydurulmalıdır. Bilinçli, tutarlı, mantıklı özne sorgulanır. Rasyonelliğe karşı duyulan kuşku, merkezi olan her şeyden vazgeçişe, güven duymamaya yol açmaktadır. Bütün disiplinlerdeki post-modernistler geleneksel, akademik söylem tarzlarını reddederler; cüretkâr ve kışkırtıcı hitap biçimleri, canlı ve merak uyandırıcı bir üslûp kullanmayı tercih ederler. Post-modernizmin kendisinin özgüllüğü kısmen bu özelliklerin bir işlevidir.

- Modernistler, yargı bildirmekten kaçınırlar ve daha sofistike olanları hiçbir zaman bir şeyi "savunmaz" ya da "reddetmezler", bir şeyle "ilgilendiklerinden" ya da bir şeyin "ilgilerini çektiğinden" dem vururlar. Onlar bize gözlem ve bulgularını değil, post-modernistler "okuma" ve "yorumları"nı sunarlar. Asla sınamazlar çünkü sınama kanıt gerektirir ki bu da post-modern referans çerçevesi için anlamsız bir kavramdır.

- Postmodernistler parçalara ayırırlar. Tarafsız gözlem yapma çabası yerini, duyguya duyulan güven alır. Öznel ve mütavazidir. İlişki kurma biçiminde; çeşitlilik, belirnemezlik ve biriciklik esastır. Farklılık tekrar edilemez olana bakar. Olanlara bakarken karmaşıktır. Hakikat ise, gelip geçicidir.

- Postmodernizmin cazibesi geniş ve çeşitli, saptanması güç kaynaklardan beslenir. Romanlarda egemen estetik değerler sorgulanır. Post-modernizmin kes-yapıştır karakteri, bütünlükten yoksun oluşu hem güçlü hem de zayıf yanıdır. İnsanın post-modernizmin neresinde ve ne kadar var olduğu biraz da yazar ve geleneklere bakarak anlaşılır.

- Post-modernizm zihin uyarıcı ve eğlenceli bir şeydir; ama her zaman kafa karışıklığına batmanın eşiğindedir.

Hakikat diye bir şey yoksa, o zaman geriye kalan tek şey oyundur, sözcüklerin ve anlamın oyunudur.

- Post-modernist yazıların karakteristik bir özelliği olan amaçlı üslûp belirsizliğini ya da "bilmesinlercilik" anlayışı yaygındır. Post-modernistler terimler icat etmeleri ve eski terimleri reddetmeleriyle ünlüdürler. "Jargon ve uzmanlaşmış, neolojistik söz dağırcıkları yaratmalarını caiz kılan şey, bir sonraki adımda reddedilip yerlerinin başka jargonlar ve söz dağarcıkları tarafından alınmasıdır tam da..."buna karşı olanlarsa, geleneksel olarak, jargonun konuya yabancı olanları dışladığından ve bunu kavrama şansını, onu anlamak için gerekli olan bilgileri edinme yolunda dikkate değer oranda enerji harcayanlarla sınırladığındanı söylerler. ve bunu kavrama şansını, onu anlamak için gerekli olan bilgileri edinme yolunda dikkate değer oranda enerji harcayanlarla sınırlandığından şikayet ederler.

- Hakikat yoksa değerlendirme ve yargılama da görece anlamsız şeyler haline gelir. Sahici tam bir iletişim kurmak zorlaşmaktadır. Yazarın önemi azalmıştır. Post-modernist bakış metne ayrıcalık tanır ve okuru yüceltir. Metinleri açıktır ve nesnel bir içeriği yoktur. Okurlara metnin anlamını tanımlama ve yaratma konusunda olağanüstü bir güç verilir. Post-modernistler, bir insan ya da somut bir gönderme noktası olarak bütünlüklü, tutarlı özneye "direnirler" netice de öznenin ölümünden çok post-modern bireyin doğuşu ve "yeni öznenin dönüşü" ilgilendirir. Yazarı öznenin bir alt türü kabul edersek yazarın da ölümü yerine post-modern yazarı kullanabiliriz.

Klasik tarihe, çizgisel zamana ve öngörülebilir coğrafya ya da mekana karşı çıkan post-modern savlar ileri sürerler. Bütün post-modernistler bu değişkenlerin bildik versiyonlarının düşünceyi ve anlama yetisini sınırladığı konusunda hemfikirdirler. Post-modern bir yaklaşımda tarih çok düşük bir statüye sahiptir. Post-modernistler geçmişi bilme ve temsil etmeyle ilgili araştırmalara kuşkuyla bakarlar. Şüpheciler tarihi dün ile yarın arasındaki an'a indirgerler; zaman homojen, evrimsel, amaçlı ve düzenli bir şey değil eşitsiz, çapraz, çok katmanlı ve hizası bozuk bir şey olur çıkar. Tarihin metinselleşme sürecini, postmodern bir kurgu ile gösteren romanlarda bu durum gözlemlenir. Romanlar, tarihin kurmaca gerçekliğine dikkati çekmekte, tarihe yorum getirerek yaklaştığı içinde sık sık eleştiriye uğramaktadır [Yalçın-Çelik, 2005:21].

"Post-modern hiper-uzam" yaratabilen ve yok edilebilen bir şeydir. İster siyasi, ister ekonomik, ister kültürel, isterse de toplumsal anlamda olsun, zaman ve coğrafya kendilerinden beklendiği gibi davranmayı ve yan yana gelerek kesintisiz bir oluşturmayı reddederler. Post-modernist romancıların önerdiği tarih, zaman ve mekan revizyonları esaslı bir meydan okuma içerir. Eğer onların zaman ve mekanın kontrol edilemez ve öngörülemez şeyler olduğu yolundaki anlayışları kabul edilecek olursa; o zaman kafa karışıklığı, kendi deyimleriyle pastiş, hüküm sürer. Esin kaynağı olarak, tarihin bildik modern biçimlerinin yerine mikro-anlatıları ve soykütüğünü geçirmeyi önerirler. Yerel ve bölgesel mekanlara öncelik verirler. Bildik zaman ve mekanı bir kenara atmaktan çok görelileştirmeyi hedeflerler.

Hakikat ve teori terk edip onların yerine felsefi bir göreciliği benimsemek anlamına gelir. İddialarına göre dil, hakikati ve teoriyi büyük ölçüde dilsel uzlaşmalara dönüştürür. Hakikatin olmayışı beraberinde düşünsel tevazuyu ve hoşgörüyü getirir. Onlar hakikati kişisel ve cemaate özgü bir şey olarak görürler. Ancak hakikat göreli olsa da keyfi değildir. onlara göre teori sistematik değildir. merkezsizdir, heterolojiktir ve ayrıcalık talebinde bulunmaz.

- En önemli şeyler asla temsil edilemezler; Harika olan genel-olmayan, benzersiz olan, nevi şahsına münhasır olan, "yüce" olan, ayrıksı olan temsil edilemez. Temsil, farklılığı yadsıdığı ve kapanıma yol açtığı için şüphecidirler "Temsil Düzeni"ne son verilmesi çağrısında bulunurlar.

Her şey metinlerarası niteliktedir, nedensel ya da öngörü niteliğinde değil. Onların tercih ettikleri yöntemler anti-nesnel, içe bakışa dayanan yorum ve yapıbozumdur. Görecilik ve belirsizlik görüşlerine damgasını vurur. Aklın değerlerinden kuşkuludurlar. Gerçeklik anlayışları konstrüktivist (kurmacı) ya da bağlamsaldır. Açıklama, metinlerarasılık yönünden zayıf olmakla kalmaz, erekselcidir de. Metedolojileri duyguya, sezgiye ve hayal gücüne dayanır. Şüpheciler bütün siyasi görüşlerin inşa edilmiş şeyler olduklarını savunan ve genelde herhangi türden bir siyasi görüşü savunmaktan kaçınan siyasi agnostiklerdir. Bazıları toplumun değiştirilmesi imkanı konusunda kötümserdirler. Bu nedenle de siyasete katılmamanın post-modern çağdaki en devrimci konum olduğunu savlarlar. Kimileri ise geleneksel, siyasal eylemin en iyi alternatiflerinin oyun ve taşkınlık olduğunu düşünür.

Partizanca ve dogmatik tutumlardan çok çoğulculuğu ve hoşgörüyü savunurlar.

 

Postmodern Dönem ve Roman2

Hiyerarşi dayattığı ve her hiyerarşinin elitist olduğu gerekçesiyle büyük anlatılara karşı ciddi eleştirilerle işi başlayan post-modernizmin estetik anlayışı; sosyal teori olarak ortaya koyduklarıyla uyum içindedir. Çokluk, çokkültürlülük, melezleşme, marjinal grup gibi ifadelerle kendini ortaya koymuştur. Esas olarak post-modernizm, gelenekle yakın geçmişin eklektik bir karışımıdır. Hem modernizmin devamı, hem de modernizmi aşan post-modernizm etrafında yapılmış en iyi çalışmalar, çoğunlukla çifte kodlu ve alaycı bir özellik taşır; birbiriyle çelişen ve süreksizlik gösteren çok sayıda gelenekten yararlanır; çoğulculuğu sağlayan da en başta bu çeşitliliktir [Harvey, Birikim, 1993: 55-59].

Aslında bununla yapmak istediği, modernizmin ayakta tutmada ısrar ettiği iri yapıları ve merkezleri dağıtmaktı. Çünkü merkez, değerleri belirleme hakkını elinde tutuyordu ve toplumsal yapıyı değerler etrafında dönüştürüp değiştirmeyi hedefliyordu. Post-modernlik ise, dilin nesnel olamayacağını dolayısıyla da hiçbir hiyerarşik yapının değerleri belirleyemeyeceği iddiasındaydı. Modernliğin dikey olarak ayakta tutmak istediği değerler sistemini, yatay eksende yeniden dizerek eşitlemiştir. Böylelikle maddi mekanda dikey olarak ayakta duran değerler, düz bir zeminde eşitlenerek, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, güzel ile çirkin arasında hüküm verebilecek değerler sistemini yıkmıştır.

Artık, merkezsiz, hakikatsiz, parçalı bir dünya tasavvuru ortaya çıkmıştır. Newton fiziğinde hakikatin mutlaklığı esastı. Kuantum teorisindeyse nesne; bir "muhtemel durumlar koleksiyonu"ndan oluşmaktaydı. Kuantum teorisi "belirlenemezlik" ilkesi ile desteklendi. Buna göre, ölçülen nesnenin başlangıç şartları şüphe duyulmadan kabul edilemeyecekti. Ölçüm sürecinin de, ölçülen nesneyi etkilediği kabul görmeye başladı. Buraya atıf yapan postmodernistler, olgulara anlamını, araştırmanın yorumlayıcı doğasına eşlik eden "belirlenemezler" in verdiğini söylediler [Murphy, 2000:42]. "Yorum araştırmaya çeşitli yollardan, genellikle henüz sorgulanmamış varsayımlarla girer. Mesela, bilgi, gerçeklik ve metodolojiyle ilgili zımnen kabul edilmiş bulunan inançlar, algılanan ne olursa olsun, algılanan şeyi şekillendirmeye başlar" [Murphy, 2000:42]. Bu haliyle gerçeğe ilişkin kesin şeyler söylemek yerine doğruya yaklaşmaya çalışan "yakın tahminler"den bahsedebiliriz. Nesnel ölçütler reddedildiği için bilimsel olgular da kesinliğini yitirerek belirsizliğe sürüklenmeye başladı. Değerlerin hayatımızdaki varlığı, insanoğlunu nesneleri tek başına yalınkat anlamlarıyla kavrayamayacağı neticesine ulaştırdı. Madem ki, "madde ile bilme" arasında değerleri devre dışı bırakamıyoruz; o zaman hakikate ilişkin bilmelerimizde ve kavrayışlarımızda da noksanlık olduğu kabul edilmelidir. Noksanlık varsa hakikat ve hakikati anlama diye bir şey olamaz. Dolayısıyla hakikat dediğimiz şey değer yüklüdür. Görecelik ilkesi gereği [rölativizm] hakikat, bireyden bireye farklık gösterecektir. Bir yerde değerlere bağımlılık varsa yorum da olacaktır. Haliyle, nesnellik ortadan kalkmaktadır. Değerden soyutlanmış bir nesne için Kant'ın çok bilinen ifadesine uyarak söylersek, objektifliğin olabilmesi için ancak objenin kendisi olmak gerekir. Bu da mümkün değildir. İnsanoğlu, belirlenemezliğe olan inancın kuvvetlenmesiyle doğa yerine artık kendini sorgulamaya başladı. Dahası doğaya ait gözlemlerine de kendi yorumunu katmaya başladı.

Post-modern romanı hazırlayan ortamı bu şekilde verdikten sonra romandaki ve Türk romanındaki kırılmalarını konuşmak daha kolay olacaktır.

Post-modern durumun varsayımlarının roman üzerindeki etkilerini birkaç başlık altında özetleyebiliriz:

 

Öznenin ölümü: Tanrıyı öldüren modern edebiyat, kendini birey ekseninde kurmuştu. Ancak, her şeye bir inşa gözüyle bakan postmodernistler bireyin de öldüğünü öne sürmüşlerdir. Hatta yazarı da gramatikal bir kurgu olarak nitelerler. Onlara göre yazar kendini inşa etmeye devam ettiğinden, eser de açık bir yapıttır. Yani süreçseldir. Özne de kitaplar gibi bir kurguya dönüşmüştür. Dolayısıyla yazar da okunan kitapların taşıyıcısıdır. Tek başına bir şey değildir. "Özne öldüğüne göre, artık yazarda ölmüştür. Yazar, artık yazdığı metnin ardında duran mutlak bir otorite değildir. Yazara tanınan bu geleneksel statü, nasıl 'insan Çağı'nın bireyciliğinin tarihsel bir ifadesiyse; yazarın 'Ben'i de, aynı şekilde kanlı canlı bir özne olmaktan ziyade gramatik bir kurgudur. Önümüzde, sadece gösterenlerin içsel oyunuyla organize olmuş, daha doğrusu bu akışkan gösterenlerin oyunuyla sürekli olarak organize edilen ve çözülen dilsel bir doku olarak metin vardır; onun ardında da başka metinler... Kısacası, öznesiz ve insansız bir metinler labirenti içindeyiz "[Argın, 2003: 49].

Modernist dönemin ilkelerinin silikleşmesiyle birlikte metinde anlam ve dil de kaybolmuştur [Ecevit,2006:62]. Bunun nedeni, postmodernistlerin dile yüklediği anlamla ilgilidir. Onlara göre semboller, dünya özerkmişçesine olguları işaret etmezler, göstermezler veya olguların yerine geçmezler. Konuşma daha büyük bir gerçekliğin vekili değildir, der Derrida; kendi kendisini temsil eden bir şeydir. Derrida ve diğer post-modernistlerin kast ettikleri şey, yalnızca dolaylı şekilde veya konuşma kalıplarındaki değişmelere göre hakikate yaklaşılabileceğidir. Bu nedenle Derrida'ya göre, herhangi merkez ya da mutlak demirleme noktası olmaksızın sadece kontekstler vardır. Onlara göre, gerçeklik, konuşma yerine inşa edilen konuşmanın ürünüdür. Gerçeklik, fiilen, dille temas haline geldiği zaman çoğalır; çünkü konuşma edimleri kesiftir ve daima daha sonra yapılacak yoruma bağlıdır [Murphy,2000: 52-53]. Dolayısıyla metin içinde anlam hep bir sonraki cümleyi gerektirdiği için sürekli askıdadır. Derrida'nın ünlü "metnin dışında hiçbir şey yoktur" ifadesiyle; Wittgenstein'ın "dünyam dilim kadardır" ifadesi örtüşmektedir. Onlara göre, hakikat sadece dilin içindedir; dili aşan hiçbir gerçeklik yoktur. Elbette, her şeyin dil içinde varolabilmesi ve anlam kazanması nedeniyle yazardan, insandan söz edilemez bir hale gelinmiştir. Diğer bir deyişle, metinler labirenti içindeyizdir. Bu nedenle öznenin ölümü, yazarın gramatikal bir kurguya dönüşmesiyle metinlerarasılık bir anlamda zorunlu hale gelmiştir. Yıldız Ecevit, metinlerarasılığı postmodernist romanın ana kurgu tekniği olan üst kurmacanın türevi olarak görür. Ecevit'e göre, kanlı-canlı/yaşayan/somut gerçeklik üzerine kurulan modernist romanın aksine postmodernistler; kitapların/metinlerin dünyasını sever [Ecevit,2006: 56]. Cemal Şakar göre, taklidin ve yapıştırmanın estetik bir ilke halini aldığı postmodernist anlayışta zorunlu olarak dış dünya yerini metinlerarası kurmaca bir dünyaya; kahramanda anlatıcıya bırakmaktadır [Şakar,2006: 91].

 

Simülasyon: Gerçeklik Yitimi

Gerçeklik yitimi yirminci yüzyıl felsefesinin ana sorunsallarındandır. Bu yüzyılın ikinci yarısında çeşitli kültürel ve bilimsel alanlar post-modernist bakış açısıyla ele alınmıştır. Bu isimlerden biri de Baudrillard'dır. Gerçeklik ile ilgili ileri sürdüğü savlarla ortak noktaların, dogmaların, ideolojilerin dışında bir yaşam görüşüne vurgu yapmıştır. Ona göre, gerçeklik çökmüştür ve bugün sadece imgeden, yanılsamadan ya da simülasyondan ibarettir. Model, temsil ettiği gerçeklikten daha gerçektir. Gerçekliğin yerine geçen model ya da hiper-gerçek "çoktan yeniden üretilmiş şeydir" "Kökeni ya da gerçekliği olmayan bir gerçeğin" modelidir [Rosenau,1998:14] diyerek hipergerçekliğin, özde varolmayanı anlattığını sanal olarak üretilen bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuz uyarısında bulunur. Belli menfaatler neticesinde, suni gündem yaratarak, onu topluma benimsetmesidir. "Üretilen gerçek" bir süre sonra "yaşanan gerçeğe" dönüşerek gerçek yönlendirilir. Ve içinde yaşadığımız çağın en ürkütücü olgularından biri haline gelir [Ecevit,2006:65]. Artık, göstergenin kendisi gerçeklik yerine geçmiştir. Çünkü, gösterge, gösterileni kendi üzerinde toplamıştır. Bu durum zamanla ortak bir atıf kaynağı yaratmıştır. Yani, hakikat ve dışsal dünya ile ilişkili olmayan göstergeler ortak atıf kaynağını oluşturmuştur. Cemal Şakar'a göre, bağımsız birer gerçeklik olarak karşımıza çıkan göstergeler zamanla muhayyilemizde; sözcük dağırcığımızda, kültürümüzde ve gündelik hayatımızda gerek imgesel, gerekse kavramsal karşılıklarını oluşturarak ortak atıf kaynağı haline geliyorlar. Ayrıca değerler, göstergeleşemeden değer kazanamıyor [Şakar,2007:155].

Göstergenin gösterileni kendi üzerinde toplaması ve bu gerçekliğin hiper-gerçeği oluşturması; insan ile gerçeklik arasında bir perde oluşturur. Post-modernistlerin gerek dile yükledikleri anlam, gerek öznenin ölümü ile doğan metinlerarasılık gerekse de hiper-gerçek kuram nedeniyle modernistlerin insana dair acıları, hüzünleri, sevinçleri ve toplumsal kaygılarını romanlarında anlatamazlar. Bu tam anlamıyla gerçekliğin yitimidir. Zaten, imge sağnağı altında yaşadığımız iddialarını hatırlarsak, postmodern romancı her ne yana baksa sadece kendini gösteren imgeleri ve göstergeleri görür. Yani onlar için dünya sanal bir dünyadır.

 

Değer Kaybı :Post-modernistlerin bir hiyerarşi dayattığı gerekçesiyle değerleri reddettiklerine değinmiştik. Din ve ideolojiler dağıldı. Merkez de dağıtıldı. Artık, merkezdeki izmlerin yerine merkezi olmayan çoğulcu yapılar var. "Ve hakikatlerin çoğulluğu şimdi artık öyle kısa zamanda yok olacak geçici bir sinir bozucu şey olarak görülemediği için ve farklı inançların sadece aynı zamanda doğru kabul edilebilmesi olanağından dolayı değil, aynı zamanda bunların aynı anda doğru olabilmesi olanağından dolayı, bugün filozofların dikkatlerinin merkezinde bulunan hakikatler teorisi, felsefi olmayan bilginin statüsü bağlamında, tartışmasal işlevini yitirmiş görülüyor" [Bauman, 2000:166] Ya da yeni anlamlarla merkez dolduruldu. İdeolojilerin ve ilerlemeci tarih anlayışının çöküşü ve bireyin her türlü tüketime yönelerek düşünsel niteliklerini kitleleştirici vasıtaların denetimine terk etmesi, postmodern dönemin başladığını göstermekteydi. Modernliğin kaldıraçları olarak görebileceğimiz ideolojilerle dünyayı eskinin ve geleneğin elinden kurtarmak ve aydınlanma projesinin temel öğeleri akıl ve bilimle yeniden kurmak amaçlanmıştı. Ancak, modernizm olarak adlandırılan üç yüzyıl yıllık tarihsel dönemin devamı gelmedi. Devamlı biriktirerek ve ilkel [arkaik] dönemlerden mükemmele doğru evrilmemiz bizi mutluluğa götürmedi. Büyük savaşlar, bu ilerlemeci ve mükemmelci tarih tezleri savunulurken çıktı.

Burjuvazi-işçi sınıfının tarihi iddialarından vazgeçmesi ve kendilerine olan güvenlerini kaybetmeleri ideolojilerin sonuna ilişkin ilk emarelerdi. Yaşanan hüsranlar romancıyı postmodern dönemde misyon sahibi yapmadı: İdeolojilere, "dönemin şahidi" olarak tutku ile bağlandığı gibi bağlanmadı. Modern dönemde, romancı bir şeyleri öğretme ve hakikati gösterme işini eserlerinde misyon edinmişti. Roman yazarı ve aydın kesim, insanların ölmeye devam etmesi, kentlerin toptan yokolması ve partilerce kullanılma gibi gerekçeleri nedeniyle iddialarından vazgeçerek politikasız kaldı. Soldan ve sağdan gelenlerin liberal çizgide buluşmasının temelinde böyle bir gerekçe vardır. En azından, vicdan azabını ve sorumluluklarını azaltan işlerle iç içe olmayı yeğlediler.

Modern romancıda, "giriş- gelişme- sonuç" içinde bir düzen fikri vardı. Roman, değer ve hakikat yitimi sonrası, misyon ve anlatının yadsınması ile birlikte onların yerine montajı, parodiyi, pastişi ve taklidi getirdi. "Dış dünyayı aynen yansıtmak istemeyen post-modern yazar, eski metinlerin dünyasından yola çıkarak kendisine oyunsu bir yeni yaşam alanı yaratmak için 'parodi' ve 'pastiş' tekniğine başvurdu" [Sağlık, 2008:91]. Bu haliyle de kendi kendisinin parodisini yapar hale geldi. İyi ve kötüyü yan yana kullanarak ters roller oynattı. Masalsı karakterleri ve din adamlarını, peygamberleri simgeleştirerek anakronik bir biçimde günümüze getirdi. Okuyucuyu eğitmek, bir şeyler kazandırmak, ders vermek yerine okuyucuyu ve kendisini eğlendirmeyi seçti. Romanlarında, illüzyonlar ile yazıyı amuda kaldırarak ve zeka oyunlarını harf olarak metinlerine dokudu. Kısacası gerçekliği kavrama ve yansıtma yerine belirsizliği ve kararsızlığı esas aldı. Eserin üretilmesinde taklit ve yapıştırma ön plana geçti. Rollerde bütünleşmiş kişiliği, tutarlılığı bir tarafa atılmakta, değerlerden arındırılmış kişilik belirleyici olmaktadır. Sayfalar dolusu tasvir yapılan ve akıcılığı, canlılığını kaybetmeyen ancak bir şey de anlatmayan mesaj içermeyen romanlar ortaya çıkmaya başladı. Modern romanın sevdiklerini sevmeyen, ilkelerine başkaldıran bir roman anlayışı geldi; yerleşti.

Post-modernistlerin doğrusu ve yanlışı yoktur. Onlara göre modernist edebiyat ve estetiği elitisttir. Elitist olma hiyerarşi ve buyruklara uymak ve bağlanmaktı. Özgürleşmek için bunun tersine, diklemesine değer anlayışı dağıtarak yatayda değerleri yan yana getirmeye yöneldiler. Oysa dikeydeki hiyerarşik değer sistemi, doğru ve yanlışın ne olduğunu anlatırken, yatayda iyi ve kötü yan yana gelmekteydi. Tanrı-şeytan, iyi-kötü, doğru-yanlış gibi. Doğru ve yanlış ayrımı olmayan post-modernistler, güncel olayların şahitliğini, tanıklığını yapmak istemezler. Çünkü değer belirtmek istemezler. Büyük anlatılardan sosyalizm; eşitlik, emek diyerek aynı ortak sisteme atıf yapmaktaydı. Mesela, Orhan Kemal, Adalet Ağaoğlu vs. Marksizmin tanımladığı bir sistem içinden hayata baktılar. İhsan Oktay ise Müslüman ve Marksistler gibi değildi. Anlamı eserin içinde aramayı yeğledi. Oysa Ağaoğlu, yetmişli yıllar boyunca eşitlik ve özgürlük isterken; Orhan Pamuk ve İhsan Oktay'ın böyle bir talebi olmadı. Bizi götürdükleri yer tekil bir yer ya da gerçeklik değildi. Ama Orhan Kemal ve Adalet Ağaoğlu tek kaynağa atıf yaptı. Gerçek ya da gerçeklik anlayışları artık bireyselleşti. Bu gerekçelerle tarihin güvenli sorumsuz uzamına; poliseyinin merak yoğun atmosferine; ve fantastiğin hayal dünyasına çekildiler. Çünkü gündelik hayat çatışma ve savaşmalarla devam etmekteydi. Post-modernistler değer kaybı nedeniyle gündelik hayatta süren terör, savaş vs bir cevap üretmediler ve böyle bir dertleri de olmadı.

Tarihi inkar etseler de tarihe ait malzemeden vazgeçemezler. Hıristiyan ilahiyatçısı Hans Georg Gademer'in belirtiği "güzelliğin ölçüleri geçmiş tarih içinde var" [Şaylan: 2001:104] sözünü ihmal etmeden tarih ve geleneğin argümanlarını kendi pastiş ve montajlarında birer dekor olarak kullanmaktan geri durmazlar. Post-modernist roman hangi çiçekte hangi nektarın olduğunu iyi bilir. Bu sebepledir ki, tarihi de Baudrillard'ın deyişiyle 'retro senaryo' olarak yenide inşa ederler. "Seçici ideolojik düşünce yerini dur durak bilmeyen bir nostalji, yani savaş, faşizm, devrimci mücadele ya da 'belle époque'un şaşaalı günlerini 'biriktirme' / yeniden üretme eylemine bırakmıştır. Tüm farklılıklar ortadan kaldırıldığından artık hiçbir ayrım yapılmaksızın her şey aynı yapmacık sıkıcı coşku gösterisiyle ayın retro çekicilik içinde birbirine karıştırılmaktadır." [Baudrillard,2005:71].

Bunu yaparken hatalar da yaparlar. Örneğin hadis kitabı yerine tefsir kitabı, der. Zararı yok! Çünkü, her metin anlamını kendi içinde kazandığından hesap vermek durumunda olacağı otoritelerde olmamalıdır. İhsan Oktay Anar "Amat" adlı romanında Müslüman Leventlere minare bombalatmada bir sakınca görmemiştir [Anar, 2005:68-70]. Çünkü postmodern yazarda, okuyucuyu eğlendirmek dışında bir art niyet aranmamalıdır. Örneğin İhsan Oktay Anar son romanı Suskunlar'da "Bu sûretle, El-Taberî'nin Câmi ûl-Beyân an Tevili'l Kur'ân başlıklı kitabını, Er-Razi'den Mefâtihü'l Gayb'ı, Zemahşeri'den el -Keşşâf'ı, Kutübü'l Sitte'yi yani Müslim, Buhâri, Ebû Dâvut, Tırmızî, Nesahi, ve İbni Mace'ye âit altı tefsir kitabını okuyup hatmetti"[Anar,2007:251] diyerek Kutübü'l Sitte'yi hadis kitabı olarak değil de, tefsir kitapları arasında rahatlıkla zikreder. Bunu iki türlü anlayabiliriz. Dikkatsizlik, bilgi eksikliği ya da muhkem bir bilgiyi kurgusal gerçekliğin içinde değiştirmek. Görüldüğü gibi bu durum bile post-modern romana yöneltilebilecek bütün eleştirileri geçersizleştirmektedir.

Gerçekliğin önüne göstergeleri koymuş, değerleri reddetmiş, merkezsizleşmiş metinlerarası 'git-gel'ler ile kendi gerçekliğini kurmuş, post-modern roman; oyun, eğlence, parodi, anlatmanın hazzı peşinde popüler kültüre eklemlenerek yaygınlaşmaktadır. Post-modern roman küreselleşmenin bütün çoğulcu vurgularına rağmen tektipleştirdiği ve tüketim kalıplarına hapsettiği kültürel ortamla uyum içindedir. Bundan dolayı dünyadaki diğer popüler yazarların başka dillere çevrilmesine uygun olarak bizim post-modernist romancılarımızın eserleri birçok dile çevrilerek yaygınlaştırılmaktadır. Bunun en güzel örneği bir Türk romancının aldığı Nobel ödülüdür. Tanzimat ile birlikte tanıştığımız modern romanla birlikte, 'batıcı', 'batılılaşma' arayışındaki romancılarımız yerini artık 'batılı' gibi düşünen, dünyayı 'batılı' gibi algılayan romancılara bırakmıştır. Romanımızda, yanlış batılılaşma serüveni; batılılaşarak tamamlamıştır.

 

Sonsöz

Bir bakıma sosyal teorinin farklı alanlara uyarlanması neticesi bugün burada post-modern romanın niteliklerni tartışıyoruz. Bu sosyal teoriden ödünç alınan kavramlarla ortaya çıkan bir alandır. Son haliyle de bizim için bir seçim değil zorunluluk halini almıştır. Modern dönem, kendi gerçeklik algısını romana yansıtmıştı. Nasıl, kendi gerçeklik anlayışını dayattıysa modernlik sonrası dönemde de post-modernistler; dünyada yaşanan 'belirsizlik' ve 'kuşku çağı'nda kendi estetik anlayışlarını ya da estetikten anladıklarını romanda, mimaride, siyasette ve diğer alanlarda dolaşıma sokma telaşındalar. Sıra post-modern romanda! Onu da belirsizlikler tanımlıyor. Kapitalist tüketim toplumunun ulaştığı gelişme düzeyinde yaşam nasıl anlaşılıyor ve hayata nasıl aksettiriliyorsa paralelinde; post-modern romanda kendini benzer bir minval üzere yapılandırmaya çalışıyor.

Burada post-modern anlayışın ögeleri tartışılırken kanaatimce üzerinde ayrıca durulması gereken "ilk"ler vardır ve altı da kuvvetle çizilmesi gereklidir.

Donkişot'tan günümüze edebiyat serüveni içinde metinlerarasılık, metin ekleme, kurmaca karakterler, üstkurmaca, patiş, parodi, teknikleri romanda kullanıla geldi. Bunları yazımda ayrı ayrı bir daha ele almadım. Ancak romanda, ayırıcı olarak gördüğüm post-modern dönemin karakteristiğini ele veren üç özelliğini öne çıkardım. Bunlar; öznenin ölümü, hakikatin yitimi ve değer kaybıydı. Hakikatin yitimi ve simülatif bir dünya algısıyla birlikte değerlerden arındırarak, nesneler dünyasına yönelme yeni bir şeydir. Yine, değerlerin kaybedilmesiyle değersizleşen insanın ilkesiz kalması yeni bir şeydir.

Sosyolojik olarak post-modernizm ile ilgili önemsediğimiz ve romana konu olarak yansımış olan bir olgu da 'köksüzlük'tür. Her alanda toplumlar ve onun içinden çıkan birey, köksüzlüğe itilmeye çalışılmaktadır; ütopya ve ideolojilerin hayatımızda olmaması, yer yüzene hakim olan 'ideolojisiz ideoloji'nin rahat bırakılması anlamına geldiğini düşünüyorum. Yani, post-modernistlerin 'gerçeği bilemeyiz' tavrı, bugün şahit olduğumuz her olaya da müdahale etmememiz gerektiğine ilişkin bir alt okumayı çağrıya dönüştürme yolundadır. Onlara göre, modernlik sonrası çağda, insanlık; aradığı huzuru içinde yaşanılan yeni dönemde bulabilir. Ancak, düşünce ve eylemlerini yeni paradigmaya uyumlu hale getirmesi gerekir. İnsanlık, bugüne sıçramalar, zikzaklar, iniş-çıkışlarla gelmiştir. Yine onlarca, insanlığın tarih seyri içinde, sicilini daha fazla bozmasına gerek olmadığı tezi işlenmektedir. Yeni dönemde, insanın hallerini en iyi anlatan, mesajı karşı tarafa geçirme kabiliyeti yüksek; sanat ve roman gibi alanlar üzerinden yeni bir dil oluşturma arayışı vardır. Hedef, arkadan gelebilecek olası, tehdit edici potansiyel barındıran unsurların önünü keserek tarihi, bu seyrinde dondurmak ve son noktayı koymaktır. Ortak semboller dünyası da bu yüzden tahrif etmektedir. Modelsiz bir dünyada gerçeğe kendisi şekil vermek istemektedir.

Bunun kendisi de bir ütopyadır. Ve değer içerir. Değer varsa, onların pozisyonlarına ad ve numara koyan hiyerarşiler ekseni de olacaktır.

Bu yöndeki çabalarda post-modern roman niteliklerinin bilinmesi; uzandığı ve tahrip ettiği yerlerin tespiti açısından değerlidir.

Roman yazarları ve diğer alanlardaki düşünürler için de post-modernizmin dünya ölçeğinde geçerlilik taşıyan şey; yapacaklarının ve yapmayacaklarının toplum hafızasını etkilemeye devam edeceği gerçeğidir.

 

 

KAYNAKÇA

Anar, Oktay, İ., "Amat" İletişim Yayınları, İstanbul, 2005

Anar, Oktay, İ., "Suskunlar", İletişim yayınları, İstanbul, 2007

Argın, Şükrü, "Nostalji ile Ütopya Arasında", Birikim Yayınları, İstanbul 2003

Baudrillard, Jean, "Simülarklar ve Simülasyon", Çev: Oğuz Adanır, Doğu Batı yayınları, Ankara, 2005

Bauman, Zygmunt, "Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları", Çev: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yay. İstanbul, 2000

Ecevit, Yıldız, "Türk Romanında Postmodernist Açılımlar", İletişim Yayınları, İstanbul, 4.Baskı,2006

Harvey, David, "Postmodernmize Bir Bakış", Birikim Dergisi, mayıs 1993, sayı 49, s. 55-59.

Kuspit, Donald, "Sanatın Sonu", Çev: Yasemin Tezgiden, Metis yayınları, İstanbul, 2006

Murphy, John, W., "Postmodern Sosyal Analiz ve Eleştiri" Çev; Hüsamettin Arslan, Paradigma Yayınları, 2.Baskı, İstanbul 2000.

Rosenau, Marie, "Post-Modernizm ve Toplum Bilimleri", Çev: Tuncay Birkan, Ark Yayınları, 1998, 1.Basım, Ankara.

Sağlık, Şaban "Türk Öykücülüğünde Postmodern Durum", Hece Öykü, Aralık-Ocak 2007, Sayı:24, ss: 86-110.

Şakar, Cemal, "Öykünün Kendine Yabancılaşması", Hece Öykü, Şubat-Mart 2006, Sayı: 13, ss: 91

Şakar, Cemal, "Soruşturma", Hece Öykü, Aralık-Ocak 2007, Sayı:24, ss: 155-156

Şaylan, Gencay, "Postmodernizm" İmge Yayınları, 3.Baskı, Ankara, 2006

Yalçın-Çelik, Dilek, "Yeni tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları", Akçağ Yayınları, Ankara 2005.

1          Pauline Marie Rossenau, "Postmodernizm ve Toplum Bilimleri"

2          Yazının bu bölümü 27-28 Mart 2008 tarihleri arasında Erciyes Üniversitesi, Türk Dili Bölümü, "1980 Sonrası Türk Romanı Sempozyumu"nda sunulmuştur.

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 13/06/08 10:42.