[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

YASİN AKTAY

KAVRAMSAL AÇIDAN MODERNİZM VE POSTMODERNİZM'E BAKMAK

 

Modernizm sanat ve edebiyat alanında çok farklı bir tarihe sahip olsa da dünyada sanayi devrimiyle birlikte hareketlenen büyük toplumsal değişime eşlik eden zihniyetin tamamı için kullanılabilen bir terimdir. Sanat, mimari ve edebiyat alanında ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren adından söz ettirmeye başlayan akım, yirminci yüzyılın da en azından birinci yarısında hakim paradigmayı isimlendirmiştir.

Modernizm kelime anlamıyla Latincede şimdiyi ifade eden modernus kelimesinden türemesi dolayısıyla ilk planda geçmişe karşı şimdiki zamanın yüceltilmesini ifade etmektedir. Şimdiki zamanın yüceltilmesi aslında her zaman geçerli olmuş bir tutumdur, ancak belki ilk defa modern çağda "şimdi"ye bütün alanlarda kitlesel anlamda ideolojik bir önem atfedilmiş olmaktadır. Bu kitlesel değerin sanayi toplumunun yarattığı hızlı değişim etkisi boyutuyla geçmişten, gelenekten, geleneksel olan her şeyden trajik bir kopuşu ifade ettiğini de kaydetmek gerekir.

Modernizm bir akım olarak bu çağda, bu çağın gereklerine uygun olarak ortaya çıkan değişimin onaylanması, kutsanması veya yüceltilmesi anlamına mı geliyor? Aslında özellikle edebiyat alanında bu kaçınılmaz bir tutum değildir. Modern dünyanın bütün çelişkilerini, gerilimlerini veya genel anlamda tecrübesini yaşayan insanların yaptıkları edebiyat modernizm olarak değerlendirilebilir. Oysa bu edebiyatı yapan pekâlâ modern dünyanın bu hallerinden memnuniyetsizliğini de ifade edebilir. Nietzsche, örneğin, bir tasnife göre modernist edebiyatın en büyük ismi sayılabilse de modernizmin bütün felsefi köklerini, modernizmin bütün toplumsal ve tarihsel sonuçlarını nihilizme varan radikal bir biçimde eleştiren kişidir de. Bugün Nietzsche'nin felsefe ve edebiyat literatürüne yaptığı katkılar, aynı zamanda modernizmin bir reddi veya ötesi/aşımı olarak da anlaşılan postmodern literatürün de referans kaynağıdır. Bu yanıyla modernizm sadece modern dünyada ortaya çıkmış her şeye mümince bağlanan bir doktrin değil, aynı zamanda bu dönemin ruhuna uygun veya bu ruha bir cevap olarak ortaya çıkmış her türlü tepkiyi de kapsayan bir kavram olmuştur.

Dostoyevski'yi romanlarında modern dünyanın bütün boyutlarıyla hissedildiği kent ortamında ortaya çıkan bireyin bütün sıkıntılarını, ruh hallerini, tipolojilerini, insan çeşitlemelerini ve genel anlamda insanın trajedisini ele alan yanlarıyla, modernist romanın en önemli isimlerinden biri olarak almak mümkündür. Ancak Dostoyevski'yi aynı zamanda yansıttığı tiplerin tüm rahatsızlıklarını da eş zamanlı olarak hisseden rahatsız biri olarak da görmek mümkündür. Kuşkusuz onu modernist edebiyatın önemli isimlerinden biri kılan yanı sadece bundan ibaret de değildir. Romanındaki hikaye, kahraman, mekan anlatım teknikleri itibariyle de ortaya koyduğu formlar/biçimler modern romanın sınırlarını da çizmiştir. Ama bu belirleyicilik bile modernistliği yine adına modern denilen bir dönemle eşzamanlı olmasından kaynaklanıyor. Aynı şekilde Max Weber'i yahut Georg Simmel'i de aynı trajedinin sosyolojisini gerçekleştiren isimler olarak görmenin yanında modern dünyanın insanı içine tıktığı "demir kafes"i veya yoğun çatışma alanlarını işaret eden modernist sosyologlar olarak kabul etmek de mümkündür.

Modernizm bugün üzerinde neredeyse hiç tartışma kabul etmeden kendini izah eden açık ve net bir kavram gibi düşünülmektedir. Oysa kavramın sınırlarını belirleme konusunda izah edilmesi gereken birçok yanlar bulunmaktadır. Zaten bu yönüyle de kavram sıklıkla tartışmaların konusu olmaktadır. Bunun en önemli sebeplerinden biri belki de kavramın tanımladığı tarihsel dönem ve toplumsal yapının dört yüz yıl öncesine ait olmasına karşın kavramın ancak söz konusu dönemin son anlarında gündeme getirilmiş olmasıdır. Bugün modernizm düşüncesini aydınlanmaya veya sanayi devriminin başladığı onyedinci yüzyılın başlarına kadar giden bir değişimin felsefi köklerine, zihniyet referanslarına bir bağlılık olarak da düşünebiliriz.

Diyebiliriz ki, özelikle sanatta veya sosyolojide modernist sayılabilmek için modernliğe özgü bir itikada bağlı olmak gerekmiyor. Ancak bu noktada durmak bir nebze kafa karıştırabilir. Çünkü özellikle felsefede ve sosyolojide postmodernizmin veya anti-modernizmin ortaya çıkması ve bunların biraz daha kendi sınırlarını çizmeyi başarmalarıyla birlikte modernizm tam da bu temyiz edilen anlamıyla kristalleşmiş oluyor. Çünkü modernizm bu durumda sadece modern durumun gerektirdiği itikatlara bağlı kalmanın adına indirgenebilir.

Modernizm genellikle modernlik veya modernleşme gibi iki kavramla birlikte kullanıldığında, gramatik olarak birincisinin belli bir durumu, ikincisinin de bu duruma doğru bir toplumsal değişim sürecini ifade ettiği anlaşılır. Bu durumda modernizmi felsefi bir tutum olarak anlamak daha kolay olabilir. Basitçe, modern bir durumda yaşayabilirsiniz, hatta modernliğin bir tanımı dolayısıyla zaten böyle bir durumda yaşamaktan hiçbir şekilde kaçınamazsınız, buna mukabil modernist olmayabilirsiniz. Söz konusu ettiğimiz tanım modernliğin son iki-üç yüzyıldır bu dünyanın yaşamakta olduğu çağı ifade etmek üzere kullanımıdır. Modernlik yaşadığımız çağın neredeyse tamamını ifade ediyorsa ona karşı çıkmanın varoluşsal bir imkânı da yok demektir. Yaşadığımız çağın özellikleri her ne ise bu özellikler aynı zamanda modernlik denilen şeyin kapsamını da belirlemiş olacaktır. O yüzden bu çağda ortaya çıkan değişimlerin aşındırdığı, yok ettiği bütün değerlerin, kurumların korunmasını dolayısıyla değişime karşı koymayı ifade eden muhafazakârlık bile ontolojisi dolayısıyla modern olmaktan kurtulamaz. Zaten muhafazakâr düşünceyi veya tavrı çözümleyenler onun modern karakterine göndermede bulunmaktan geri duramıyorlar.

Bu durumda modernizm bu çağın ruhuna uygun sanat, bilgi, tavır, tutum ve sair varoluşsal momentlerin kendiliğinden adı olarak alternatifi de olmayan bir zihniyet dünyasına dönüşür. Oysa modernizm tam olarak böyle bir şey değildir. Modern dünyada mümkün başka birçok tutuma veya varoluşa karşılık bu çağın ruhuna münhasıran yakıştırılan belli bazı tavır ve tutumların yüceltilmesini (sublimation) kapsıyor. Bu da özellikle ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar hümanizm, ilerlemecilik, bir ölçüde akılcılık ve deneycilik arasındaki gerilime karşılık gelen bir tutumu ifade ediyor.

Bu durumda sanayileşmenin ve buna bağlı kentleşmenin tarihi olarak görülebilecek son üç yüzyıl içinde kuşkusuz sadece modernizme bağlanan hümanizm, ilerlemecilik gibi düşünce ve tavırlar görülmüş değildir. Yanı sıra başka birçok düşünce ve akım da ortaya çıkmıştır, ama hepsi sadece bu çağda yaşanmış olmaları dolayısıyla bir yandan modern sayılabilirken, diğer yandan modernizm sadece modern dünyada belli bazı tutumları bu çağa uygun gören bir zihniyetin adı sayılmış böylece geriye kalanların da çağ-dışı diye nitelenmesi mümkün olmuştur.

Bu çerçevede modernlik ile modernizmin kullanımındaki bu karışıklığı aşarak ilerlemek gerekirse, modernlik bir anlamda son üç yüzyıldır Avrupa'da başlayarak bütün dünyayı etkisi altına alan ve sanayileşmenin ilk itici gücünü oluşturduğu bir büyük dönüşümün adıdır. Modernizm ise bu büyük dönüşümün sonucunda ortaya çıkan durumu kutsayan, bu dönüşümün yine kutsanan belli bir zihniyet biçimine mal edilerek bu duruma uygunluğu iddia eden bir söylem biçimidir.

Son üç yüz yıl içinde yaşanan sanayi devrimi başta belki yavaş olsa da bu sürenin sonuna doğru ivmesi artan bir biçimde ardı sıra diğer devrimleri de tetiklemiştir. Bu devrimlerden biri Westfalya barış anlaşmasıyla din savaşlarını bitirerek Avrupa feodal yapısını ulus-devletlere dönüştüren ve 1789'da Fransa'da bir halk devrimiyle önemli bir aşama kaydeden siyasi devrimdir. Bu siyasi devrimler bütününün iki önemli sonucundan biri devlet öznesini tarih sahnesine bir büyük aktör olarak sokmuş olmasıdır. Diğer sonucu ise bir yandan vatandaşları bir ulus devletin şekillendirdiği milli kimlikler etrafında eşitleyerek kendi farklarından feragata zorlayan, ama diğer yandan temsil mekanizmaları yoluyla gittikçe daha demokratik bir düzeni de geliştirmesi olmuştur. Bu siyasi devrimin telosunun daha fazla demokratikleşme olduğu söylenebilir.

Diğer bir devrim de eğitim alanında yaşanmıştır. Yirminci yüzyılın başında Avrupa'da bile okuma-yazma oranları yüzde onlar seviyesindedir. Eğitim ancak belli üst sınıfların alabildiği son derece pahalı ve lüks bir hizmettir. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek kitleselleşen eğitim yirminci yüzyılın ortalarından itibaren giderek daha fazla yaygınlık kazanmış bugün neredeyse okuma-yazma oranları yüzde yüze ulaşmıştır. Okuma-yazma oranlarına paralel olarak diğer eğitim seviyelerinde de gittikçe daha büyük bir artış yaşanmaktadır. Toplumda teknolojik ve bürokratik gelişmede artan orandaki işbölümü eğitim alanında bütün hizmet kesimlerini yetiştirmek üzere mukabil bir uzmanlaşmayı beraberinde getirmiştir. Daniel Bell'in sanayi-sonrası toplumun sınırlarını da işaret ettiği çalışmalarında belirttiği gibi eğitim yoluyla temin edilebilen yüksek bilgi modern dünyanın ileri aşamalarında hem üretimin hem siyasetin en önemli sermayesi haline gelmiştir.

Kısacası sanayi, siyaset ve eğitim devrimleri modern dünyanın sınırlarını tayin eden üç büyük devrim olarak işaret edilebilir. Ancak bu devrimlerin ortaya çıkardığı karışık sosyal ilişikler ağı bir çok sosyolog için farklı analizlere konu olmuştur. Örneğin Marx bu ilişkiler ağı içinde ancak üretim ilişkilerindeki değişimi bir devrim değerinde önemli görmüş, o yüzden modern dünyanın analizini, modernlik veya modernizm kavramına neredeyse hiç başvurmaksızın sadece kapitalizm düzeyinde ele almıştır. Marx için modern dünya kapitalist üretim biçiminin hakim olduğu dünyadır ve onu feodal dünyadan kopan yanlarıyla ayırt edebiliriz. Yine de Komünist Manifesto'da Marx'ın Engels'le birlikte kapitalizmin etkilerine dair söyledikleri veciz sözler sonraki dönemde Marksist modernleşme analizleri için zengin çağrışımlara kaynaklık edecektir. Kapitalizmin etkisiyle her şeyin hızla değiştiğini ifade etmek üzere "baş döndürücü bir hızla değişiyor her şey. Her şey daha alışılmadan terk ediliyor. Katı olan her şey buharlaşıyor" şeklinde değişimi ifade eden sözleri modernizm hakkında yazdığı meşhur kitabının başlığında Marshall Berman'a esin kaynağı olacaktır: Katı Olan Her şey Buharlaşıyor.

Sosyolojinin bir bakıma muallimi sânisi sayılabilecek olan Max Weber ise yaşadığımız bu büyük dönüşümü bürokratik kurumların şahsında somutlaşmış olan ileri derecede rasyonelleşme ve dinin öneminin azalmış olduğu kültürel dönüşüme işaret etmek üzere dünyanın büyü bozumuyla ifade eder. Weber'de de modernleşme veya modernizm kavramı yaşadığı çağı nitelemek üzere sıkça başvurulan bir kavram değildir aslında. Ama onun rasyonelleşmiş ve büyüsü bozulmuş dünya tasvirleri modernleşmenin tarihini bugünden yazanlar için mükemmel bir malzeme oluşturmuştur. Weber ileri derecede rasyonelleşmiş toplumun içerdiği trajik durumu aynı zamanda "demir kafes" ile de ifade etmekten geri durmamıştır.

Durkheim de aynı süreci sanayileşme ve sanayi toplumun yol açtığı kentleşme şartlarının kaotik veya anomik durumlarıyla görmeye çalışmıştır. Onun da yaşadığı çağı görmesini sağlayan terminolojisinde modern ve ilişkili kavramların pek bir yeri yoktur. Ama kuşkusuz diğerleri gibi Durkheim'in de sözkonusu büyük dönüşüm hakkında anlattıkları modernlik veya modernleşme analizleri için temel alınabilecek tasvirleri içeriyor. Yine önemli sosyologlardan Georg Simmel'in Para Felsefesi (Philosophy of Money) isimli kitabı paranın geleneksel toplumdan modern topluma geçişini sağlayan ilişkiler ağını belirleyen rolüne dikkatleri çeker. Para malların değiş tokuşunda gerekli olan müşteri ile alıcının bilfiil mallarıyla birlikte hazır bulunmalarını gerektiren mecburiyeti ortadan kaldıran büyük bir buluş olarak modern dünyaya geçişte son derece devrimci bir role sahip olmuştur. Bu rolün başarıyla oynanması zaman ile mekânın birbirinden ayrışmasını dolayısıyla insanın büyük bir bağımlılıktan hatta zincirden kurtulmasını sağlamıştır. Ancak bu bağımsızlığın zihniyet düzeni üzerinde de yer yer travmatik, yer yer paralel güçlü sonuçları olmuştur. Metropol ve Zihinsel Yaşamı analiz ettiği yazılarıyla birlikte Simmel'in de bugün modernlik literatürü için kaynak oluşturan analizlerinde modernlik veya modernizm kavramları yine fazla bir yer tutmaz.

Modern dünyanın siyasal koşulları ulus-devletlerce belirlenmiş sınırları işaret eder. Ulus-devletler zamanında dağınık etnik, dinsel ve yöresel kimlikler devlet tarafından icad edilen millet kimliği içinde ya görmezden gelinerek veya işlevselleştirilerek bütünleştirilmiştir. Devletin yarattığı millet kimliği genellikle tek bir kanaldan yürütülen eğitim ve ideolojik etkinliklerle sanayi toplumunun kitle ideolojisini yaratmıştır. O yüzden kitle ideolojileri modern siyasal koşulları tamamlayan bir vaka olmuştur. Toplumsal kontrolün siyasal kontrol için işlevselleştirilerek sürdürülmesi sonucunda totaliter rejimler yine modern dünyanın rutin siyasal aktörleri olmuştur. Modernlik akla dayalı bir tasarım ve planlama dünyasıdır. Bu tasarımın kaynakları ne kadar Aydınlanmacı felsefelere dayansa da sonuçta totaliter ideolojilere uzanan bir kanala da sahip olmuşlardır. O yüzden modernlik telosu demokrasi, daha fazla akıl, daha fazla eğitim, hümanizm gibi değerlerin ilerletilmesi de olsa yirminci yüzyılın başından itibaren on milyonlarca insanın ölümüne yol açmış olan dünya savaşlarına, dinsel temelli ayrımcılıklara, soykırımlara engel olamamıştır.

Bu negatif sonuçları her zaman modernliğe yöneltilen eleştirilere kaynaklık etmiştir. O yüzden modernizm karşıtı düşünceler modernizmin bu tahrip edici sonuçlarına gönderme yaparken, bir yandan modernizmi pekâlâ yaşadığımız modern çağın mümkün tek söylemi veya doktrini olarak görmediklerini göstermiş, bir yandan da modernliğin sınırlarına işaret etmişlerdir.

Bu eleştiriler hiç kuşkusuz birçok açıdan yapılmıştır. Bir açı tam bir anti-modernlik noktasından hareket ederken bir başkası da modernliğin bu sınırlarının artık onun miadını doldurmuşluğunu iddia etmiştir. Postmodernizm olarak da isimlendirilen bu tepkilerin anti-modernist söylemlerle yer yer görünen paralellikleri modernistlerce yeni-muhafazakâr ithamını kolayca üretmelerine imkân vermiştir. Kendisi de bir neo-modernist sayılan Alman düşünür Jürgen Habermas, örneğin, postmodernist düşünürleri muhafazakâr düşüncelerin yeni sözcüleri olarak mahkûm etmeye çalışıyor. Modernizmi, Aydınlanma felsefesiyle tasarlanmış bir büyük proje olarak gören Habermas'a göre postmodernist felsefecilerin modernizmde eleştirdikleri konular bu projenin henüz tamamlanmamış olmasından kaynaklanıyor. Tamamlanmış olsa bu eleştirilere mahal kalmamış olacak. Ayrıca postmodernistlerin modernizme yönelttikleri eleştirilerin hemen hepsi modernizmi projelendirmiş olan Aydınlanma filozoflarının söylemlerinde de içkindir. Aydınlanma sadece sözüm ona modernist sayılan ama aslında aydınlanma felsefesinin içinden sadece özel bazı seçkilere dayanan özel bir eğilimin adı değildir. Bir bakıma modernizmi on dokuzuncu yüzyılın naif pozitivist, ilerlemeci, hümanist sınırlarından kurtarmayı taahhüt eden neo-modernizm postmodernistlerin bütün eleştirilerinin aydınlanma filozoflarının zaten işaret etmiş oldukları ama belki kat etmemiş oldukları sınırlara denk düşüyordur. O yüzden aydınlanmayı, yani modernizmin referans kaynağını bir bakıma bitimsiz ve bütün ihtiyaçları karşılayacak şekilde her şeyi kapsayan bir genişlikte tasavvur eden yeni bir itikat alanı üretmiş oluyor neo-modernizm. Hiç kuşkusuz bu tarz bir tasvvurda modernizm yeniden büyük bir medeniyet projesi olarak, yeniden Avrupa-merkezli adresine tekrar döndürülmüş oluyor. Oysa postmodernistlerin, aşağıda da değineceğimiz fikirlerine göre modernizmi bu şekilde tasarlamak basit bir tasavvur oyunundan başka bir şey değildir. Sonuçta modernizmin Avrupa-merkezci niteliğiyle başlı başına birçok haksızlığın kaynağı olma ihtimalini ne Habermas'ın ne de başka bir modernistin düşünememiş olması gerçekten gariptir. Sonuçta bugün Avrupa-merkezciliğin sınırlarına varmış bulunuyoruz. Biraz karmaşık bir yolla ve karmaşık bir açıklama gerektirecek şekilde tabi.

 

Habermas'la birlikte başlayan ve neo-modernist olarak nitelenen yeni bir düşünür kuşağı sayesinde modernizm bugün sınırları biraz daha kolay çizilebilen bir söylem haline gelmiştir aslında. Diğer örneklerden biri olan Antony Giddens da modernliğin bitmiş olduğunu, artık postmodern bir döneme gelmiş olduğumuzu iddia eden düşünürlerin işaret ettikleri yeni dünyanın aslında modernliğin ileri aşamasından başka bir şey olmadığını söylemektedir. Ulus-devletlerin öneminin azalmış olduğu, küresel bir döneme geçmiş olduğumuzu ve artık ideolojilerin veya büyük anlatıların sona ermiş olduğunu ifade edenlerin tasvir ettikleri dünya, biraz yanlış tasvir ediyor olsalar da modernliğin ileri bir aşamasından başka bir şey değil. Giddens'a göre bu aşama düşünümsel modernlik aşamasıdır. Yani modernliğin kendi kendini denetleyebildiği eksiklerini görüp tamir edebildiği, kendi üzerinde düşünüp kendini ilerlettiği bir bilinç düzeyi: Düşünümsel modernlik; aynı dünyanın biraz farklı tasvirlerinden yola çıkılarak postmodern bir duruma ulaşıldığı zannediliyor, başka bir şey değil.

Peki postmodernite veya postmodernizm gerçekten nedir?

Kuşkusuz modernizm veya modernlik gibi postmodernizmin de sadece toplumsal ve siyasal değişime indirgenemeyen, sanat, edebiyat ve mimari ile ilgili boyutları var. Postmodern durumu tasvir eden koşulların tarafsız bir tespiti ile bu koşullara ait bir anlayışı, felsefeyi savunmak arasında da postmodernizm ile postmodernite şeklinde bir ayırım yapmak yine mümkündür. Sonuçta modern dönemden farklı bir durumda yaşamakta olduğumuzu haber verenlerin hepsi kendilerini postmodernist olarak nitelendirmiş insanlar değildir.

Postmodernite kavramı ilk kez 1979 yılında yazdığı bir rapor dolayısıyla J. F. Lyotard'ın gündeme getirdiği ve sınırlarını çizdiği bir kavramdır. Kavramın Lyotard tarafından çizilmiş olan sınırları zamanla tartışmaya konu olsa bile hemen her zaman temel alınmıştır.

Lyotard'ın kitabı aslında Qoebec Yönetimi Üniversiteler Konseyi başkanının isteği üzerine "son derece gelişmiş toplumlarda bilginin durumunu ortaya koymak" üzere hazırlanmış bir rapordur. Kendisinden bu soru kapsamında hem mevcut durum hem de gelecekle ilgili öngörüler sorulmuştur. Bu sorulara cevaben hazırladığı çalışma Lyotard'ın postmodern bir durumu görmesinin önünü açmış. Kuşkusuz bu kadar basit değildir. Lyotard'ın o zamana kadarki felsefi tutumu dünyanın gidişatında böyle bir eğilimi görmesini yeterince sağlıyordu zaten. Felsefi kökleri itibariyle Wittgenstein'in dil oyunları kuramına bağlı olan Lyotard, bir yanı da Nietzsche'ye oradan da Heidegger'e uzanan bir referans çerçevesine sahiptir zaten.

Lyotard son derece bilgisayarlaşmış olma özelliği ile temayüz etmiş bir toplumda bilginin meşruiyeti sorununun önplana çıkacağını, her türlü bilginin değil, ancak bilgisayar diline aktarılabilecek olan bilginin geçerli olacağını öngörmüştür. Bu geçerlilik veya meşruiyet tıpkı daha önce dinsel veya mitolojik bilgi karşısında bilimsel bilginin temin etmiş olduğuna benzer bir şey olacaktır. Artık dijital ortama aktarılamayan bilgi neredeyse geçerliliğe de sahip olamayacaktır. Bilgisayar teknolojisinin henüz yeterince gelişmemiş olduğu yetmişli yılların sonlarına dair bu öngörüsüyle Lyotard'ın ufkunda aslında geçerlilik kazanacak olan bilginin sınırları aslında çok azdı. Belki bugün aynı analizi daha iyimser bir dille yapabilirdi, çünkü bugün itibariyle bilgisayar ortamına aktarılabilen bilgiler Lyotard'ın öngördüğünden çok daha geniş sınırlara ulaştı.

Lyotard'ın tasvir ettiği postmodern durumun bir diğer özeliği de bu çağda artık modernist döneme ait büyük inançların, büyük ütopyaların geçerliliğini yitirmiş olmasıdır. Meta-anlatı dediği bu büyük inançlar eşitlik, adalet, hümanizm, ilerleme gibi modernist anlatılardır. İnsanlık bu büyük anlatılar etrafında gelişen büyük kitle ideolojilerin peşine takılmanın bedelini çok ağır bir biçimde ödedi ama onları bitiren sadece bu bedellerin ağırlığı değil, aynı zamanda gelişen yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinin yarattığı atmosferdir. Bu atmosferde hiçbir büyük ideal eskisi kadar büyük taraftar kitleleri bulamayacak, çok daha küçük idealler etrafında küçük topluluklar oluşacaktır belki ama herkes kendi çapında biraz marjinal kalmış olacak veya tüketim ve hazzın geçerli olduğu genel kitlenin akışına kendini bırakacaktır.

Denilebilir ki, Lyotard'ın meta-anlatıların çöküşünü haber veren bu öngörüsü postmodern durumla ilgili bütün analizlerin merkezine yerleşmiştir. Bu çöküş sosyalizmin veya faşizmin çöküşünü haber verirken yanı sıra başka herhangi bir ideolojinin de yükselişinin daha baştan umutsuz bir vaka olduğunu haber veriyordu. Aslında bu postmodern durum sonradan Fukuyama'nın Amerikan liberalizminin mutlak zaferini ilan edeceği tarihin sonu yaklaşımına zihinsel bir hazırlık da sağlıyordu. O yüzden postmodern durumla ilgili tasvirleri Amerikan liberalizminin ideolojik söylemi olarak suçlanması tesadüf değildir.

Postmodernizm, kuşkusuz sadece Lyotard'ın yazdıklarıyla sınırlı bir akım olmamıştır. Aksine gerek bilimde, gerek iş hayatında gerek mimari ve kent planlamasında gerek sanat ve edebiyatta yaşanan sanayi sonrası şartların ruhuna uygun bir ayara da denk gelmiştir. Bilimde Paul K. Feyerabend'in başını çektiği anarşist bilgi kuramı modern bilimin diğer bilgi türleri üzerine sahip olduğu üstünlüğün hiçbir nesnel temelinin olmadığı bütün üstünlüğün retorik bir üstünlükten ibaret olduğunu ifade eden yaklaşımı, postmodernist bilim felsefesi için ilk işaretleri çakmıştır. Feyerabend bu tutumuyla Nietzsche'nin modern bilim hakkındaki kanaatlerini ve aforizmalarını yeniden üretmiş oluyordu. Bilimsel bilgi retorik biçimlerinden sadece biridir ve bizi ikna eden deliller değil, bu delillerin retorik bir tarzda bizi ikna edecek şekilde dizilişleridir. Hiç kuşkusuz retoriğin hizasındaki konumlanma modern bilim için çok aşağılayıcı bulunacaktır ama postmodern durum tam da herkese kendi sınırlarını yeniden hatırlatan bir büyük hayal kırıklıkları durumuna denk düşüyor. Feyerabend retoriğin başarı şansını "ne olsa gider" meşhur aforizmasıyla bir formüle bile bağlamıştır.

İş hayatındaki esnek ve gevşek yönetim anlayışına dayalı post-fordist gelişmeler mimaride geleneksel ile moderni tekrar buluşturan ve yine tasarımı düz geometrik çizgilerden daha yuvarlak ve asimetrik çizgilere ulaştıran bir dizi yeni tarz; sanat ve edebiyatta da kahramanı veya sanatın öznesini geri plana çeken, olayın bütünsellik kurgusunu çözerek hikayeyi bütün hayata ve birçok mümkün bileşene ve aktöre dağıtan anlatım tarzları ile postmodernizmi global bir akım olarak şekillendirdiler.

Felsefe ve sosyolojide postmodernist söylemin ilk öncüleri ikinci dönemiyle Wittgenstein ve Heidegger, arkasından Michel Foucault, J. F. Lyotard, yapısalcı haline rağmen Marksizm içindeki devrimci rolüyle Althusser, Roland Barthes, Richard Rorty, J. Derrida, Gilles Deleuze, Felix Guattari, Pierre Bourdieu gibi isimlerdir. Bu isimlerin her biri batılı hümanizme, batı-merkezci dünya algısına ve genelde Aydınlanma ve modernist düşünceye köklü eleştiriler getirdiler. Nietzsche'nin modern bilim tarafından yüceltilmiş olan nesnellik iddiasının karşısına bütün bir nesnelci söylemin dil oyunları, söylem, ideoloji, doxa, habitus gibi çok daha reel bir karşılığı olduğunu göstermeye çalıştılar. Hepsi de Aydınlanma ile yüceltilen rasyonel, kendine yeten egemen özne düşüncesine sert eleştiriler yönelttiler ve insanın bu dünyadaki rolünü içinden geçmekte olduğu ve aslında hükmettiğini zannettiği halde fena halde mahkumu olduğu bir uçsuz bucaksız senaryonun, bir trajedinin içine yerleştirdiler. Bu yanıyla postmodernist söylem bir bakıma da trajedyanın bir dönüşü olarak da nitelenebilir.

Postmodernist söylemin bir çok ayrıntısı zikredilebilir, ancak bu kısa yazının sınırları içinde bu kadarla yetinelim. Ama postmodernist düşünürlerin bir çoğunun ortak bir temasını zikredelim. Diğer alanlarda hangi ülkede hangi eğilimler ön plana çıkmıştır ayrı bir araştırma konusu ama özellikle felsefe ve sosyoloji alanında postmodernist söylemin öncülerinin Fransız yeni düşüncesinin de isimleri olduğunun altını çizmek gerekiyor. Esasen referans olarak kendilerine iki alman düşünürünü (Nietzsche ve Heidegger) alan yeni Fransız düşüncesinin postmodernist söyleme yazılan düşünürlerinin büyük çoğunluğunun geçmişinde bir Cezayir tecrübesi bulunduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Robert Young'un Beyaz Mitolojiler isimli kitabında dikkat çektiği bu gerçeğin bu isimlerin düşünceleriyle irtibatını kurmak çok zor olmasa gerek. Modernist düşünceyi ve pratiği en uç sınırlarında temsil edip uygulayan Fransa'nın bütün hümanist, evrenselci ve ilerici ideallerinin Cezayir sömürge pratiği içerisinde ne hale gelmiş olduğunun canlı tanığı olmuştur hepsi de. Bunun kendilerinde erken dönemde yaratmış olduğu hayla kırıklığı gerçekten Fransa'nın bayraktarlığını yapmış olduğu bu modernist meta-anlatılara karşı erken yaşta bir büyü-bozumu etkisinin yaşanmış olması ve bu büyü bozumunun sonradan modernist söylemin yapıbozumu iradesini çok kolaylaştırmış olduğu kuvvetle muhtemeldir.

Postmodernizmin siyasal alanda da ulus-devletlerin geri çekilmesine denk düştüğü sıklıkla söylenen bir sözdür. Aslında dünyadaki küreselleşme gibi paralel bir gelişmeye eş zamanlı olarak gelişen postmodernizm bir bakıma bu sürecin de siyasal veya felsefi söylemi olarak nitelenebilir. Garip olan şu ki postmodernizm kelimesi ait olduğu modernizm kelimesi gibi zamansal bir vurguyla ilerlemeci bir ideale hâlâ bağlı kalmayı sürdürmektedir. Oysa küreselleşme ile birlikte vurgu zamandan ziyade mekâna, coğrafyaya kaymaktadır. Dünyanın küre haline gelmiş olmasının bilinç üzerindeki etkisiyle zamanı gelenekten moderne oradan da postmoderne doğru uzanan bir doğrusallık ama mutlaka bir ilerleme doğrusallığı içinde algılamanın bilinç üzerindeki etkileri birbirine karışmaktadır burada.

Belki postmodernizm tam da bu karmaşık duruma denk düşüyordur. Sadece bu konuda değil, başka birçok konudaki karmaşık durumlar. Ulus-devletler tabii ki zayıflıyor ama bu devletin zayıfladığı anlamına gelmiyor. Paradoksal bir biçimde postmodern dönemde devletlerin kontrol araçları ve imkânları inanılmaz bir biçimde artmış, bütçeleri ve maddi hacimleri devasa büyüklüklere ulaşmıştır. Buna mukabil bütün tabana yayılan bir siyasal katılımdaki erişim kolaylıkları, bilgiye ve iletişim hatlarına erişim kolaylıkları sadece devletlere değil vatandaşlara da yine geçmişle mukayesesi imkânsız bir siyasal alan açmıştır. Postmodern durumun siyasal koşulları bu yüzden bir yandan devleti bir yandan vatandaşı paralel bir biçimde güçlendirirken her ikisinin arasına her ikisin birbirine karşı koruyan hukuk söylemini de ilginç bir biçimde örmektedir. Bu sonuçlar postmodernleşme veya küreselleşme üzerine yapılan sosyolojik tahlillerde bile hâlâ yeterince takdir edilmiş gelişmeler değildir.

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 13/06/08 10:42.