[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

III. MÂHİR İZ’E

 1

 İki gözüm Mahir Bey,

 Kaç haftadır sana mektup yazmak istediğim halde muvaffak olamadım. Çünkü neşveli bir zamanımın vürûdunu bekliyordum. Baktım ki, intizârım daha bir hayli uzayacak, hemen “her çi bâdâbad” diyerek şu satırları karalamaya başladım.

Bir buçuk aydır Hilvan’dayım. Geleli beri elime kalem almadım. Çünkü biraz okumak niyetinde idim. Vâkıa haylice okudum, lâkin kıyâmete kadar okusam, bizim karihaya küşâyiş geleceği yok! Maamâfih zar-zor yazmaya çalışacağım. İyi kötü bir mahsûl zuhur ederse, hediye olunmak tabiîdir. Artık ne çıkarsa bahtınıza.

Sen ne âlemdesin? Kadıköyü’ndeki vazifenden memnun musun? Sonra, kimya derslerine devam edebiliyor musun? Dârülfünûn’dan başka bir yerde arkadaşlarından biriyle müzâkeren vardı, ne oldu? Her ikisini başa çıkarmakta berdevam mısın?

Servet Bey17 vebâ-yı bakarî mücâdelesinden muzafferen dönebildi mi? Yoksa bir mütâreke ile işin içinden sıyrılıvermek tarafını mı iltizâm etti? Ev bulup çıkabildiniz mi Fahir18 hangi mektepte?

Hayri Bey’i19 görüyor musun? Ferid Bey20 ne yapıyor? Bu sene o taraflarda yaman bir kış var diyorlar, inşâallah aslı yoktur.

Yârân arkadaşların, ihvan kardeşlerin hepsine selâmlarımı, iştiyaklarımı teblîğ edersen, minnetdârın olurum. Emin ellerini öpüyor ve Servet ve Fahir Bey’lere selâm ediyor. Ben her üçünüze arz-ı hürmet ederim. Sıyânet-i Huda’ya emânet olunuz iki gözüm Mahir Bey.

 

Mehmed  Âkif

21 Kânûnuevvel 34, Pazartesi (21 Aralık 1925)

 

2

 

İki gözüm Mahir Bey,

 

Mektubunu aldım. Fahir’in hastalığı canımı sıktı. İnşaallah çocuk kendine gelmiştir. O, bir kere de Ankara’da rahatsızlanmıştı. Aman sıhhatine îtinâ etsin.

Buraya geleli o “Hicrân”lar, “Gece”ler tavrında bir manzume yazabildim. İkincisine başlamıştım, felek müsâade etmedi. Hani, Benî Ümeyye’den Abdülmelik Kur’ân-ı Kerîm okurken halîfe olduğunu haber almış da “Hâzâ firâkun beynî ve beyneke”21 demiş. Ben de şiir ile meşgul iken Kur’ân tercemesi mes’elesinin canlandığını müş’ir mektubu alır almaz, şairliğime “Hâzâ firâkun beynî ve beyneke” dedim! Abdülmelik ile aramızdaki fark; onunla Kur’ân’ın beynine hilafet giriyor; benimle şairliğin beynimize ise Kur’ân giriyor. Acaba ben Allah’ın sevimli kulu muyum, dersin? Maamâfih Sûre-i Bakara tercemesi hitâm bulunca, üç beş gün fasıla verip başladığım eseri itmam edeceğim. Sonra Âl-i İmrân sûresi bitince dîğer bir mevzûum var, onu nazm edeceğim. Maamâfih bunlar benim tasavvurum. Bakalım kader hazretleri ne söylüyor ve ne söyleyecek? “Secde”yi gönderiyorum, bilmem nasıl bulacaksın? Mütâlâatını tamâmiyle bildir ki, benim mütâlâama tevâfuk edecek mi, göreyim. Hafız Yusuf’a da22 göster. Ben Hicran ile Gece’yi ona yazdırmıştım, zannediyorum. Gözlerinden öpdüğünü de söyle.

Emin Arapça ile, İngilizce ile hiç iyi değil. Zâten onun oyundan başka arasının iyi olduğu bir şeyi henüz göremedik! Ma’mâfih buraya getirdiğim çok isabet oldu, mütâlâasındayım.

Hâ! Kuzum evlâdım, Zihni Efendi merhumun (el-Müşezzeb) diye bir risalesi vardır ya, onu lütfen bana yollayıver. Hatırımda kaldığına göre onun sarf iyle nahv’i aynı risalededir. Bunu Emin’e okutmak istiyorum. Gündüzleri mektebe gidiyor, ellerinizi öper. Kardeşi Fahir’e de arz-ı hürmet eder. Kemâl-i iştiyak ile gözlerini öper, cümlenizi Sıyânet-i Mevlâ’ya emânet ederim. Ferid’i, Hayri’yi görürsen, unutma, ikisine de selâmımı söyle.

 

25 Kânûnusânî 342 (25 Ocak 1926)

Mehmed Âkif

 

3

 

Evlâdım Mahir Bey,

 

Mektubunu tekrar tekrar okudum. “Secde” hakkındaki mütâlaâtın, bana o eseri yazarken çektiğim emekleri unutturdu; hattâ “Keşke biraz daha yorulsaymışım!” dedim. Sizler müşkülpesend olmadıkça, biz kudemâ-yı şuarâ için sinn-i tekaüd o kadar yakın olmayacak!

Evet, ‘el-Müşezzeb’in nahiv kısmı geldi. Sarf kısmını, şayet kitapçılardan bulmak mümkün olamayacaksa, ehibbâdan tedâriki çâresine bakın. Hattâ sizin dostlardan olmazsa, bizimkilerden de benim hesabıma isteyebilirsiniz, olmaz mı evlâdım?

Bizim oğlanda ‘hafıza’ denilen devletliden hiç nasip olmadığı için Arapça’dan, İngilizce’den çok sıkıntı çekecek. Ben kendisiyle uğraşsam, başka bir iş göremiyeceğim. Sonra, evladını pek sersem, pek geri bulan baba, kaabil değil, sinirlenmeden duramıyor. Sinirlenip bağırmaya, çağırmaya başladım mı, çocuk büsbütün alıklaşıyor. Hülâsa hayli müşkül vaziyetteyiz.

Tercemeden de çok üzülüyorum. Açık Türkçe olmak, asıldan ayrılmamak, şîveler arasındaki ayrılık bariz surette belli olmamak gibi nâmütenâhî kuyûd adamın elini kolunu bağlıyor. İşin içinden asgarî vebal ile yakayı kurtarabilirsek, Allah’ın bahtiyar kuluyuz.

Senin kimya nasıl gidiyor? O muallim arkadaşla birleşip müzakere edebiliyor musunuz? Yoksa okutmaktan okumaya vakit bulamıyor musun? Herhalde:

 

“Noksanını bil, bir işe yâ başlama evvel;

Yâ başladığın kârı pezîrâ-yı hitâm et!”23

 

nasihatini hiçbir zaman unutmamanı pederâne ihtar ederim. Zâten her zaman söylerim; biz Şarklıların yegâne kusurumuz, Garblılar gibi sebat ehli olmayışımızdır. Her ferdimiz az çok bu nakîsa ile malûl. Bizim İsviçre Sefiri Münir Bey’den24 işitmiştim, demişti ki: “Mektepte iken, bir aralık, İngilizce öğrenmek hevesine düştüm. Elimde o lisâna âid alfabe olduğunu gören Ermeni arkadaşlardan biri -ki oldukça İngilizce bilir geçinirdi- ‘O ne Münir, İngilizce okuyorsun? Beyhude zahmete girme.. Devam edeceğin iki haftadır. Sonra bıkar atarsın..” dedi. Ben ses çıkarmadım. Maamâfih çok zaman geçmeden Ermeni’nin dediği oldu. Bıktım, bırakmak istedim. Şu kadar var ki, oğlanın sözü arıma gittiği için, kendimi sıkarak güç belâ çalıştım, lisânı öğrendim. Üç beş sene sonra, Ermeni’ye Beyoğlu’nda rastgelmiştim, elini sıkarak mükâlemeye İngilizce başladım. O, bir aralık Türkçe’ye çevirmek istedi; lâkin ben inad ederek boyuna İngilizce söyledim. Ömrümde bir defa olmak üzere, duyduğum neşve-i zafer işte o idi.”

Kıssadan hisseyi çıkarmak sizin fetânetinize muhavveldir, öyle değil mi? Biraderlerin gözlerini öperim, Hafız Yusuf’u görürsen, bana pişirdiği kahvelerden bir fincan da sana sunsun, O’nun da gözlerini öperim. Cümleniz sıyânet-i Mevlâ’ya emanet olun. Ferid Bey’e, Hayri Bey’e hürmetlerimi tebliğ etmeyi unutma evlâdım. Emin ellerinizi öpüyor. Allahaısmarladık.

 

1 Mart 342, Pazartesi (1 Mart 1926)

Mehmed  Âkif

 

4

 

İki Gözüm Mahir Bey,

 

Mektubunun gecikmesinden “el-Müşezzeb”i aramakta olduğunu, yakîn mertebesine varan bir tahmin ile biliyordum. Var ol, haftalardan beri beklediğim cevâbnâmen de geldi, kitap da. Her ikisi için ayrı ayrı teşekkür ederim.

Yalnız, Rızâ Efendi Hoca’yı bilemedim. Berhayât olan yârânım içinde, böyle bir âşinâ-yı vefâdârım bulunacağına ihtimâl veremiyorum. Birçok zaman düşündükten sonra hatırıma öyle bir pîr-i muhterem geldi amma, on dördüncü karn-ı hicrîde, bulunduğumuzu gözümün önüne getirince, o muazzez hâtırayı Fâtiha’yla selâmlamak istedim. Çünki ben pek küçük bir çocuktum, mektebe gidip geliyordum. “Üsküdar’da kâin Ravza-i Terakkî mektebinin kudemâ-ı muallimîninden, duası alınacak, himmeti iğtinâm olunacak bir mübarek ihtiyar var” diye beni götürdüler; Ali Rızâ Efendi isminde bir zâtın huzuruna çıkardılar. Elini öptüm, duasını aldım. Şâyed bahsettiğin pîr-i rûşen-zamîr o “Fe-sübhâne men yuhyi’l-‘izâme ve hiye ramîm”25, daha o zamanlar kendisinin onikinci karn-ı hicrîden müdevver olduğunu söylüyorlardı; aman evlâdım duasını, himmetini almaya bak!26

Kimya’ya devam ediyormuşsun, pek âlâ. Hariçte vazîfen olduğu için tabiî günde yedi saat çalışabilen işsiz arkadaşlann kadar meşgul olamazsın. Ne beis var? Vaktinin müsâadesi nisbetinde çalışırsın. ‘Felekte baht utansın bînasîb erbâb-ı himmetten!’27

Bayıldığım hikayelerdendir: Karıncaya “Böyle nereye?” diye sormuşlar; “Hacc’a!” demiş. “A bîçâre! Hiç sen bu ayaklarla Mekke’ye varabilir misin?” demişler. “Şâyed varamazsam, yolunda olsun, ölürüm a!” cevabını vermiş. Ulvî gayelere müteveccih bulunan emekler, hicrana uğrasa da hüsrana uğramaz. Bizler sây ile memuruz, tevfik ile değil. Öyle değil mi? Arkadaşınızın size veda etmek mecbûriyet-i elîmesine düşmesi, beni cidden müteessir etti. Varsın, o da mesleğini takip etsin.

Servet, Pendik’te çalışıyorsa bizim Şefik ile beraber demektir. Şefik28 pek değerli, pek gayretli bir çocuktur. Kendisine benden selâm söylesin.

Kitaba çok memnun oldum. Bakalım, bizim Emin’e onu okutmak istiyorum. Lisan hafıza işi, oğlanda ise o meleke, ötekilerden de berbad! Ramazan’ın başından beri çalıştığı Tebbet Yedâ suresini Kadir gecesi dinletebildi, o da dört yanlışla! Sonra da bana: “Baba, beni hafız mı etmek istiyorsun?” demesin mi! “Oğlum, böyle bir şey aklımdan geçmedi. Zâten, baksana; maazallah öyle bir tasavvurum olsa, bu gidişle ömr-i beşer değil, ömr-i beşeriyyet bile yetişmeyecek!” dedim.

Maamafih, çocuğun gayet iyi bir hâli var: Kendisinden son derecede memnun. Şu hakkını da unutmayalım ki, Ramazan’ı tamâmiyle oruçlu geçirdi. Senin Fahir ne yaptı? Vâkıâ o, zannederim, geçenlerde bir hastalık atlattı. Tabiî zayıf düşmüş, oruç tutamamıştır.

Zavallı Ferid’in başından hiç musîbet eksik olmaz. Kim bilir, bu hastalık mes’elesinden de ne kadar sarsılmıştır. Onun dâmâdı Gebze’de idi, şimdi de orada mı? Görürsen, selâmımı unutma. Mektup yazmıyorum amma bu, kendisini unuttuğuma delâlet etmez. Elbet, bunu o da bilir.

Ali Rızâ Efendi kardeşimizin ellerini, gözlerini öperim. Hediyesinden son derecede müteşekkir kaldık. Bizi duadan unutmasın, gönülden çıkartmasın. Mektubumu kendisine oku.29

Senin beğendiğin “Secde”yi Nazif de beğenmiş. Servet-i Fünûn’a yazdığı makaleyi bana göndermiş, okudum.

Âhır vaktimde beni şımartmasaydı iyi olurdu.30 Hafız Yusuf’un gözlerini öperim. Servet Bey’e, Fahir’e selâm ederim. Hesapça, bu mektubumu bayram ertesi alacaksın. Şimdiden bayramını tebrik ederim iki gözüm evlâdım.

Mahir Bey. İhvanın cümlesine selâmlarımı, iştiyaklarımı tebliğ et. Allah’ın birliğine emânet ol oğlum. Emin ellerinizi öpüyor.

 

29 Ramazan 344 (12 Nisan 1926)

Mehmed Âkif
5

 

İki gözüm Mahir Bey,

 

Her hafta mektup yazmak istiyorum, bir türlü elim varmıyor. Neden? Bilmem. Azıcık sezdiğim bir tarafı varsa, yârân ile, ihvan ile uzun boylu hasbihâle başladığım gibi, sırtıma yüklenen ağır vazifeyi taşımak melekesini kaybediyorum. Kur’ân dinlemek âlâ, Kur’ân okumak iyi, lâkin Kur’ân yazmak yok mu? İşte o müşkil, daha doğrusu müdhiş bir sa’y. Bakalım Allah tevfîkını lütuf buyuracak mı?

Senin kimyagerliğe çalışan arkadaşının, maîşet belâsı, işi yarıda bırakmasına müteessir oldum. Hakk’ın tasarrufâtına akıl ermez ki... Kimine çalışmak için zevk verir de, imkân vermez; kimine de imkanların, meydanların her türlüsünü nâmütenâhî surette bahşeder, lâkin zevk namına bir şey sunmaz. Neyse, ebediyyü’l-işkâl olan bu muammalarla yorulmak beyhude bir emektir. “Kıl san’at-i üstadı tahayyürle temâşâ” vesselâm…

Zannederim, bir kerre daha söylemiştim. Mülkiye Baytar Mektebi’nde Kimyager Fazlı Faik vardır ki benim eski tanıdıklarımdandır. Avdetîliği ve avdetîliğinin îcâbât-ı tabiiyyesinden bulunan menfaatperestliğini iğmâz ile geçiştirdikten sonra, pek mâkul bir çıfıttır. Kendisiyle onbeş sene kadar dargın durduk; geçen yıl barıştık. Arzu edersen seni tavsiye edeyim, arada yanına gider, kimyaya dair konuşursun. Öyle ümid ederim ki, benim hatırım için seni hüsn-i kabul eder ve istifâdene çalışır. Ne hacet! Şimdi iki satırlık bir şey karalayıp leffen göndereyim vesselâm, Sonra elin değdiği bir zaman mektebe uğrar, kendisiyle anlaşır, tanışırsın olmaz mı?

Evet, Mısır’da güzel Kur’ân okuyanlar çok. Hele Cuma namazından bir saat evvel başlayıp ezan vaktine kadar Sûre-i Kehf’i tilâvet eden bir Şeyh Muhammed Rif’at var ki, enfes. Hem sesi, hem okuyuşu, hem hâli insana cidden dokunuyor. Sırf onun için Hilvan’dan Mısır’a kadar şedd-i rahl ettiğim çok olur. Ben burada tamamiyle mûtekifim. Üç dört gün, hiç evin eşiğini atlamadığım çok kerre vâkîdir. Havaların sıcaklığı, evin nisbetle serinliği de öteden beri sevdiğim inziva hâlini adetâ mecburî kılıyor. Ah, bu Hilvan münzevîliği benim evvelce elime geçseydi! Paşa Hazretleri’nin31 kendilerine de söylemiştim. Mücâz dersiâmlardan birini evlendirmişler; etlice butluca bir kadın almışlar. Adamcağız hayızdan, feyizden münkatî denecek hâlde imiş. Arada bir hanımına bakar da “Ah Hanım! Sen benim elime Molla Câmî senesi32 geçmeliydin ki!” dermiş. Ben de Hilvan’ın âsûde muhitini, sonra maîşet kaydıyle o kadar bağlı olmadığımı gördükçe: “Ah şu hayat on onbeş yıl evvel olmalıydı ki!” diyorum. Evet, ben on onbeş yıl evvelden gelerek burada çalışmaya başlayaydım, şimdi hayli eser vücuda getirmiştim, zannediyorum.

Servet Bey oğlumuz ne âlemde? Fahir’in sıhhati yerinde ya İnşaallah? Bütün ihvana arz-ı hürmet ederim. Hele Hayri ile Ferid’i görürsen, her ikisine de mütehassir olduğumu söylersin. Rıza Efendi dedemizin mübarek ellerini öperim. Emin ellerinden öpüyor. Ben de gözlerinden öperek seni sıyânet-i Hakk’a emanet ederim oğlum, iki gözüm Mahir Bey.

8 Haziran 342 Salı (1926)

Mehmed Âkif

6

 

İki Gözüm Mahir Bey,

 

Ne zamandır sana mektup yazmak istiyorum. Son iltifatnâmende rüyana girdiğimi söylüyorsun. İnşâallah bu hicran günleri rüya gibi geçer de yine kavuşur, yine edebî, ilmî, rühânî musahabeler tertîb ederiz. İstanbul’da bırakıp çıktığım yârânımı şu aralık çokça göreceğim geldi. Halbuki uzun yıllar kendilerinden ayrı yaşamak mecburiyetini kolayca sîneme çekerim, sanırdım. İşte o müştak olduğum yârân-ı safânın biri de sensin.

Kimya nasıl gidiyor? Arkadaşların kadar çalışamamak ızdırâbı, seni, öyle görüyorum ki, çokça muazzeb ediyor. Zarar yok! Yalnız sebatın arkasını bırakma. Mülkiye Baytar Mektebi Kimya Müderrisi Fazlı Faik Bey’le gidip görüşebildin mi? Ona verilmek üzere sana bir tavsiyenâme göndermiştim, tabiî almışsındır değil mi?33

Ben, bildiğin terceme işiyle uğraşıyorum. Sıcaklar, adam akıllı çalışmaya mâni. Gündüzleri kaynıyor, geceleri soğuyoruz. Bereket versin, yaz bidâyetlerindeki havalar devam etmedi. Yoksa, Hakk’ın civar-ı rahmetini çoktan boylamıştık. Evet, Mayıs sonlarında, Haziran ilklerinde öyle semûmlar esti ki en ağır başlı, en soğukkanlı mîzânü’l-harârelerde bile galeyanlar, feveranlar görüldü!

Ferid Beyden bir tâziyenâme aldım. Bir daha, re’sen iltifat buyurmalarını; yoksa bu âşinâ-yı kadîmi taltif için bendehânelerinden cenaze çıkmasına muntazır olmamalarını rica ettim. Bilmem kabul buyurdular mı?34

Hayri Bey’e hiç tesadüf ettiğin yok mu? Yine Çengelköyü’nde mi oturuyor? Hemşire hanımın35 rahatsızlığı nasıl oldu? İnşâallah iâde-i sıhhat etti yâ? Râif Efendi Hocamız36 ne âlemde? Ziya Bey Hoca’yı37 hiç görmedin mi? Şimdi onlar Ankara’dalar mı, yoksa İstanbul’dalar mı? Bizim Sebîlü’r-Reşad “Peygamberimiz”38 unvanlı bir eser bastırmıştı. Okudun mu? Okumadınsa, mutlaka Eşref’ten39 bir nüsha al da oku. Çok mühim eser. Şimdi de “Hazret-i Ömer” diye bir yeni eser basıyorlar ki, elime geçen dört formasından, mükemmel bir eser olacağını istidlal ettim.

Gerçek, bizim Ali Rızâ Efendi ceddimizden de manzum, mensur bir tâziyetnâme aldım. İnşâallah yarın kendisine bir arîza-i şükran takdim edeceğim. Görürsen, mübarek ellerinden öptüğümü, kendisinin bana yadigâr-ı ecdâd olduğunu söylersin olmaz mı?

Beyoğlu tarafına geçersen, Cadde-i Kebîr’de40 Mısır apartımanı vardır ki, bizim Fuad Şemsi onun müdîridir. Mutlaka uğra, kendisiyle görüş. Benim tarafımdan da birçok selâmlar, iştiyaklar tebliğ et. Mektup yazamıyorum, çünki sıcaklardan baş aldığım yok; kusura bakmasın. Zannederim bizim kızın nikâhında, siz onunla görüşmüştünüz değil mi?

Emin, kemâl-i hürmetle ellerinizi öpüyor, kardeşleri Servet ve Fahir Beylere de selâm ediyor. Ben de cümlenizin gözlerininizi öper, cümlenizi Allah’ın sıyânetine emânet ederim, iki gözüm evlâdım Mahir Bey.

 

26 Temmuz 342 Pazartesi (1926)

Mehmed Âkif

7

 

İki Gözüm Mahir Bey,

 

Bu son mektubun, hakikat, bana pek acı geldi. Muazzam gayene doğru geceli gündüzlü iki yıl taban teptikten sonra yolunu kapayan hâil, doğrusu evvelce hiç tasavvur edilemezdi. Lâkin, evlâdım, me’yus olma; icap eden zevata müracaat ederek şu engeli aradan kaldırmaya çalış. Ferid Bey, Naim Bey41 vâsıtasiyle riyâzî kısmındaki müderrislere meram anlatmak mümkin değil mi? O kısımda, Fatin Hoca’dan42 başka bir de benim tanıdığım Ali Bey43 vardır ki, galiba şimdi cebr-i â’lâ tedris ediyor. Melfuf varakpâreyi kendisine ver, elbette bir fâidesi olur.44 Fatin Hoca’ya da hem kendi tarafından, hem benim tarafımdan rica et. Benim Ali Bey’e yazdığımı da söyle. Hulâsa, nargileyi, sonra içmek üzere şimdilik bırak da, her tarafa baş vurmaya bak.

 

“Müşkilî nîst ki âsân neşeved

Merd bayed ki her âsân neşeved”45

 

Öyle değil mi?

Her halde hâtıra gelen esbabın hepsine tevessülden geri durma; sa’y ile me’mur olduğumuzu, tevfik ile me’mur olmadığımızı da aklından çıkarma. Naim Beyle henüz tanışamadınızsa ya Eşref, ya Ferid Bey seni tanıtsın. Riyaziyeci Ali, zannederim kendisinin eski talebesi olacak; çünki Galata Mekteb-i Sultânîsi’nden çıktıktan sonra Avrupa’ya ikmâl-i tahsile gitmişti. İhtimâl ki, gerek Ferid Bey’in, gerek Naim Bey’in o şubede başka seviştikleri müderrisler daha vardır. Kezâlik Fatin Hoca da arkadaşlarını biraz maksada imâle edebilir.

Servet’in ne zabiti olduğunu, ne mücâdelesine gittiğini anlayamadım; izah et. Hayvan hastalıkları mücadelesi ise niçin zabit oldu? Fahir ne âlemde? İnşâallah sıhhati, mektebe devamı, sa’yi mükemmel ya? Bizim Reten-i Hindiyy-i sânî (Reten maddesini Kâmus’dan halledersin)46 pir-i gayr-i fânî, Hâce Ali Rızâ-yı bîmüdânî hangi âlemde? Ferid Bey’le gâhî teşerrüf kabil oluyor mu?

Sizin orada havalar serinlemeye başlamış olacak. Allah muininiz olsun. Hele eviniz Beylerbeyi’ndeki Şamlı’nın barhânesi47 gibi mazbut ise vay başınıza! Beyoğlu tarafına geçersen Fuad Şemsi’ye mutlak uğra, benden de selâmlar, iştiyaklar, hürmetler götür. Ayrıca mektup göndermemek suretiyle kendisini cevap yazmak külfetinden kurtardığım için bana minnetdâr olması lâzım geldiğinden gafil bulunmadığımı da anlat!

Râif Efendi Hoca’yla Ziya Bey Hoca’nın her ikisine arz-ı tazim ederim. Hilvan’da münzeviyâne ömür geçirdiğim, Mısır’da kimseleri tanımadığım için erbâb-ı fenn ü san’ata burada kolaylıkla vazife bulunur mu, bulunmaz mı, tabii bilemiyorum. Ziya Bey’e lütfen bunu söyleyin.

Emin ellerinizi öpüyor, kardeşi Fahir’e de selâm ediyor. Ben her ikinizin gözlerinizden öperek, cümlenizi sıyânet-i Mevlâ’ya emanet ederim, iki gözüm evlâdım Mahir Bey.

Gerçek, Hayri’yi görürsen, sakalından öptüğümü söylersin, olmaz mı?

 

2 Cumâde’1-ûlâ 1345 (8 Kasım 1926)

Mehmed Âkif

 

8

 

Evlâdım, İki Gözüm, Mahir Bey,

 

Süleyman Nazîf’in irtihâli haberi, mektubunuzdan48 daha evvel gelmiş; beni alt üst etmişti. Dediğiniz gibi ondan kalan boşluk pek kolay dolacak gibi görünmüyor. Koca herif başlı başına bir âlem idi. Ne olurdu, on sene daha yaşasaydı; milletin edebine, irfanına, hissiyât-ı hamasetine on sene daha mebrur hizmetler etseydi, evet, ne olurdu?

Son sekiz on sene zarfında ben merhum ile pek samimi dost olmuştum; birbirimizi çok sevmeye başlamıştık. Onun Malta’ya tagrîbi üzerinde, hayli zaman mütekabil iştiyak içinde yaşadık, sonra yine buluştuk. Lâkin, artık kendisiyle bu arz üzerinde bir daha buluşmamıza imkan kalmadı. İnşaallah Hakk’ın harîm-i rahmetinde birleşiriz. Benim bunda hiç şüphem yok.

“Ey Muhammed, de ki; “Ey nefislerine zulmetmiş olan Allah’ın kulları, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ümidinizi asla kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.”49

Matbuatı takip edememekle beraber, merhum için adamakıllı bir şey yazılamadığı kanaatindeyim. Vakıa ne yazılsa, onun azamet-i ruhu karşısında pek küçük kalır; lâkin her halde elden gelen diriğ olunmamalı idi. Midhat Cemâl’in mensur, mersiyesinden başka, Cenâb gibi, Hâmid gibi eâzımın, merhuma âid ehemmiyetli bir yazısı intişar ederse, çok rica ederim beni mahrum bırakmayın Mahir Bey.

Dârülfünun işinin arzumuz veçhile neticelenemeyişi, başkaca teessürümü mûcib oldu. “El-hükmü li’llâh”50 demekten gayrı çâre ne?

“Ziya dûr ise evc-î rif âtinden ıztırârîdir.

Felekte baht utansın bî-nasîb erbâb-ı himmetten.”51

 

Vazife arkasında koşmaktan vakit bulup da bir şey okuyabiliyor musunuz?

Nasıl ediyorsunuz? Fuad Şemsi’yi sık sık mı görüyorsunuz? Onunla sohbeti ne kadar ileriye götürürseniz o kadar memnun kalırsınız. Benim her birinizi ayrı ayrı göreceğim geldi. Allah bana sizlerin yokluğunu göstermesin.

Servet nerelerde, Fahir nasıl? Ali Rızâ Efendi Hoca’nın resmine, iltifatına çok memnun oldum. Ellerinden öpdüğümü, duasına muhtaç olduğumu söylersiniz olmaz mı evlâdım?

Kuzum Mahir Bey, Hind’li şâir İkbal’in birlikte okuduğumuz “Peyâm-ı Meşrık” adlı eseri acaba sizde mi kaldı idi? Eğer sizde bırakmışsam, lütfen onu bizim Ömer Rızâ Bey’e verin ki bana buraya göndermeleri için eve yazmıştım.

Bir ricam daha var: Osman Şems Efendi merhumun “Gözü dünya mı görür âşık-ı dîdâr olanın, döne döne...”sini istiyorum.52 Bu şiirin hatırımda ancak iki üç bendi kalmış, lütfen tekmilini bana yazın gönderin. Şâyed sizde yoksa elbette birinde bulabilirsiniz.

Emin ellerinizi öpüyor; ben de kemâl-i iştiyak ile gözlerinizi öperim iki gözüm evlâdım. Tanıdıklarımızın cümlesine, Hayri ile Ferid başta olmak üzere selâmımı söyleyin. Allah’ın sıyânetine emanet olun Mahir Bey.

 

1 Şubat 343 (1927)

Mehmed  Âkif

 

Bu Mektubun Öncesinde Mahir İz’in Yazdığı Mektup:

 

  “Üstâd-ı âlicenabım Efendim.

  Arîzam, çok müteessirim ki, bir kara haberle başlıyor. Buna, mektubumun vusulünden evvel muttali’ olarak mütelehhif bulunmanız da muhtemeldir. Dünki gazeteler sahifelerini Süleyman Nazif’in haber-i elim-irtihaliyle kararttılar. Evet, insanın hiç inanmak istemediği bu kaza, kendisi ve ailesiyle birlikte, bilumum kadirşinasların başına dün nazil oldu ve merhum, bu gece -ki Leyle-i Regâib’dir- hâk-i Gufrân’a girdi. Cenab-ı Kibriya, Habib’i hürmetine müstağrak-ı eltaf eylesin.

  Aman Yâ Rabbi! Daha bir hafta evvel, bir iki makalesini “Yıkılan Müessese” nâmiyle kitap halinde neşretmiş idi. Kim hatırına getirirdi ki, tahrir ve edebiyat âleminin başlı başına bir müessesesi olan koca şâir birden bire yıkılıversin? Arsa-i belagatin o yaman şehsüvârı, meydanı ebediyyen terk edince, ne derin bir boşluk hâsıl oldu? Bu imtilâ kabul etmeyen halâ, kimin cezasıdır Ya Rabbi?

  Edebî, içtimai, siyasî hangi bir mevzu vardı ki, haşmet-i beyâniyle ziynetlenmesin? Üslûbu, o selsebîl-i âteşini, dünki ve bugünki nesli aynı suretle lerzedâr-ı tahassüs etmiyor muydu?

  Hâlık-ı levh ü kalem, onun nâypâre-i huşk’üne ne feyyaz, ne tarâvetdar bir kudret bahsetmişti ki, Süreyya’dan serâ’ya, zirden bâlâya külfetsiz akıp taşan efkârını, pürüzsüz resm ü tasvir eder; kaarî’i en lâtif heyecanlarla beraberinde götürürdü. “Kahr-ı hasm eylemeye elde asadır hâmem!” fahriyyesinin, ahdinde, bilittifak en liyakatli kaaili idi. Seciyesi hakkında, kaarîlerinin mütâlâatını taglit eden bazı âsârı, bu irfân-ı millet hadiminin rub’u asırlık emeğine bağışlanmaz mı? Onu da, biz Cenab-ı Hâlık’tan niyaz ediyoruz.

  Asıl muhtac-ı teselli ve taziye sizlersiniz aziz üstadım. Vâsıtü’l-ıkdi Hâmid olan kılâde-i san’atı Cenab’la siz üçünüz çerçeveliyordunuz. İşte bu akşam dest-i kaza taşın birini toprağa düşürdü. Acaba ayni ayarda bir cevher yerine konabilecek midir? Boş kalan yerini doldurabilecek midir? Heyhat...

  Tazim ve hürmetle ellerinizden öperim.

  Tafsil ve tasdi’den ictinab ediyorum. Darülfünun işimin olamıyacağı anlaşıldı. Olsa da bu vaziyette devamım imkansızdı. Kısmetimiz bu kadarmış. Ancak, istikbâlim hakkında perverde edilen müşfik tahassüsât-ı üstâdânelerinin, ebediyyen müteşekkir ve minnettarıyım. Fuad Şemsi Bey hürmetle ellerinizden öper. Ali Rıza Efendi’nin berây-ı takdim verdiği fotoğraf melfufdur. İştiyaklarımı arzeder, iltifatlarınızı gözlerim, sevgili mübeccel üstadım efendim.”

 

Mâhir

 

9

 

İki Gözüm Mahir Bey,

 

Yirmibeş, otuz sene evvel Adana’da bulunuyordum. Vilâyet merkeziyle Mersin Sancağı’nda uzun zaman maârif muallimliği etmiş, oldukça malûmatlı bir adamla dost olmuştuk. Bir gün kendisiyle dereden tepeden konuşurken, hazret: “Mersin şu onbeş yıl içinde filan beyden başka mutasarrıf, Adana da filân paşadan mâada vali görmedi” dedi. Tabiî ben, bu iki recül-i hükümetin icrââtına, yâhud fazlına âid olmak üzere silsile başlayacak diye bekliyordum. Hayli imtidad eden bir sükûttan sonra, hoca efendi: “İşte benim kadrimi o iki adam bilmişti” cümle-i vecizesini ilâve etti.

O zaman gençlik, tecrübesizlik hâli olacak ki, dostumun tarz-ı muhakemesi bana tuhaf görünmüştü. Hatâ etmiştim. Bugün anlıyorum ki, adamcağız pek doğru düşünüyormuş. Ben de kendimi bileliden beridir, ilk defa bir anlayışlı mahluk gördüm: Fuad Şemsi’nin bulduğu Moskof resimcisi. San’atkâr-ı müşarünileyhin nazarındaki nüfuza hayran olmamak -bütün müşkilpesendliğime rağmen- benim için kabil değil.53

İki ay var ki, her gün sana mektup yazmak istiyorum, bir türlü muvaffak olamıyorum. Beni mazur göreceğinden emin olmakla beraber, tâdîl-i iştiyak için ara sıra böyle bir hasb-i hâle muhtacım. Tahmininiz veçhile meşgulüm, terceme şöyle böyle yürüyor. Yarıya geldim, mütebaki yarısının daha çabuk biteceğine kânîim. Ancak, sağ olur da ikmâl edebilirsem, sonra bir altı yedi ay kadar da tashîhi, tâdîli, tebyîzi için lâzım. Sen yanımda olsan çok yardımın dokunacak ama nerede o devlet.

Fuad Şemsî ile dostluğu ileriye götürdüğüne çok iyi ediyorsun. Oğlanın sözü, özü, her şeyi doğrudur; irfanı, dirayeti, malûmatı da caba. Paşabahçesi’nden pek memnun olduğu anlaşılıyor.54 Zaten, hakikat hoş yerdir. Bir aralık ben de oraya göçmek istemiştim; lakin bilmiyorum, neden etmedim. Hele içeri tarafları ne âsûde bir muhittir!

Fahir yine o italyan Mektebi’ne mi gidiyor? Servet Bey neyle meşgul? Emin halinden, bermûtad, pek memnun. Rüyalarını bile arapça görüyormuş! Bizim dâirenin kapıcısı, Elbasan55 köylerinden Kâzım Ağa’nın, Emin’den bir yıl evvel Mısır’a gelen, o yaşlarda bir oğlu var. İşte bizim mahdûm-ı mükerrem, ondan tashîh-i lügat ile meşgul!

 

“Var kıyâs et vüs’at-i deryâ-yı rahmet nîdüğün!”

 

Mamafih, getirdiğim çok isabet olmuş. Bilhassa ellerinizden öper.

Burada sıcaklar oldukça ehemmiyet kesb etti; lâkin biz alıştık. Siz nasıl vakit geçiriyorsunuz? Resmî vazifeniz hâricinde neyle meşgul oluyorsunuz? Bunlara dâir bana malûmat vermenizi isterim. Ali Rızâ Efendi ceddimizi gördüğünüz var mı? Ferid Bey’e, Hayri Bey’e rast geliyor musunuz? Hepsine arz-ı hürmet ederim.

Unutmadan bir garîbe söyleyim: Mısır’ın mektepleri mi sıkı, mekteplileri mi gevşek, bilemem; burada sınıftan geçmek fevkalâde bir hâl; dönmek ise asıl. Tam bizim Emin’in muhîti! Yanı başımızdaki komşunun evi kaç gündür, düğün evi gibi işliyor. Sebebini sordum; “Oğulları imtihanda muvaffak olmuş; sınıf geçmiş” dediler. Sınıf geçene “necah”, dönene “sakıt” diyorlar. Hilvan ikinci takımla dolu. Bizim memlekette, dönenlerin yüzüne tükürülür ama sınıf geçenlerin tebrikine koşulmaz değil mi?

Senin, Servet Bey’in, Fahir’in, hepinizin gözlerini öperim. Emin, kardeşlerine arz-ı iştiyak eder. Allah’ın birliğine emânet olun, iki gözüm Mahir Bey.

Fuad Şemsî’ye pek çok selâm söyle, Hacı Baba’yı görürse, benden selâm söylesin.

 

30 Zilhicce 345, Perşembe (30 Haziran 1927)

Mehmed Âkif

 

10

 

Evlâdım, İki Gözüm Mahir Bey,

 

Mektubunu aldım, afiyetinden memnun oldum. Böyle ara sıra beni yoklayışın o kadar hoşuma gidiyor ki, tasavvur edemezsin.

Ali Şevki Hoca’yı56 zaten hasta bırakmıştım; demek, bîçâre adam daha fenalaştı. Evet, o benim en sevdiğim, en hürmet ettiğim âşinâlarımdandır. Vaktiyle kendisinden çok ağabeylik, çok dostluk gördüm. Şu günlerinde o yâr-ı kadîme, velev nâçiz olsun, bir hizmet edemediğim için pek mahzunum; pek mütehassirim. Sen benim tarafımdan kendini görür, hem iştiyaklarımı tebliğ eder, hem şu mektubumu verirsin, olmaz mı evladım?

Ferid Bey’in rahatsızlığı inşâallah tamamiyle geçmiştir. Gördüğüm zaman, tarafımdan ellerini öpüver.

Iydiyye dört satırlık bir kıt’adan ibaretti. Velînîmete57 ilk arz-ı hulûsum olduğu için hoşa gitmiş bulunsa gerek. Demek ki bundan böyle kandilleri, bayramları boş geçirmeye gelmeyecek. Kıt’a şöyleydi:

“Dört taraftan akın etmiş de, Nasıl çepçevre,

Saracaklarsa yarın Kabe’yi Huccâc-ı Kiram,

Öyle sarsın Paşa’mın ömrünü, Hak’tan dilerim,

Tutunup el ele yüzlerce mübarek bayram...”

 

O kadar hoş bir şey değil. Hatta içindeki düşünüşün bile pek kendimin olduğuna kani’ değilim. Kadına, karnındaki çocuğu sormuşlar, “A kuzum, bekçiyi seven ben; bakkalı içeriye alan ben; kasab ile yatan ben; manavla sarmaş dolaş olan ben; komşunun Mehmed’le sabahlayan ben... Bu yumurcak hangisinden oldu, ne bileyim?” demiş. Biz de Türkten, Araptan, Acemden, Frenkten bir sürü şâirin eserlerini okuyoruz. (Şimdi değil ya, vaktiyle okumuştuk!). Ağzımızdan çıkan sözlerin, bunlardan birine aid olmadığını kim temin edecek?

Fuad Şemsî’yi, hakikat, benim de çok göreceğim geldi. Bu sene Paşa Hazretleriyle gelirse ne iyi olur! İnşaallah, Ona da haftaya, üç beş satırlık bir mektup yazacağım; kafileye katılmanın yolunu göstereceğim.

Ali Rıza Efendi ceddimizin mübarek ellerini öperim. İltifatnâmelerinin cevâb-ı şükranını iki hafta sonraya takdim edeceğim.

Biraderlerin hakkında malûmat verdiğin içün ayrıca teşekkür ederim. Allah cümlenizi muvaffak bi1hayr buyursun, âmin. Dârü’l-Fünûn’a devam tasavvuru ne oldu?

Emin geçen sene Hilvan’da husûsî bir mektebe gidiyordu. Bu yıl Mısır’a gidecek. Terakkisi gayet yavaş, mamafih fena değil. Mahsus, ellerinizden öpüyor; kardeşi Fahir’e de selâm ediyor.

İhvan-ı kiramın hangisini görürsen, selâmımı tebliğden geri durmazsın değil mi?

Benim terceme de58 ağır ağır gidiyor. Bakalım bir kerre şu müsvedde şekli hitam bulsun da, sonra ikinci okuyuş belki daha kolay olur. Ne olduysa bizim şairliğe oldu. Korkuyorum: Arûz’u küstüreceğiz!

Edebî cereyanlar ne âlemde? Manzum, mensur güzel eser çıkıyor mu? Buna dair de malûmat isterim. Baki kemâl-i iştiyak ile gözlerini öperim, iki gözüm evladım Mahir Bey. Biraderlerine de selâmımı söyleyiver. Sıyânet-i Mevlâ’ya emânet ol evlâdım.

 

20 Safer 346 (18 Ağustos 343), Perşembe (1927)

Mehmed Âkif

11

 

İki Gözüm, Evlâdım, Mâhir’im,

 

Ne zamandır ki sana mektup yazmıyorum! Beni affedeceğini şundan bileyim ki, cevabını geciktirme. Sevdiklerimi ara sıra yoklamak için terceme işine fasıla vermek lazım geliyor; bu ise, benim hesabıma hiç de uygun gelmiyor. Sonra elim büsbütün soğuyacak; şimdiki kadar bile yazamayacağım.

İnsan ayıpladığı musîbete uğruyor: Sen o devri bilmezsin, Abdülhamid zamanında şâirler vardı, cülus, vilâdet günleriyle, Muharrem ayları meydana çıkarlardı. Kasidelerini, târihlerini söyledikten sonra susar; otururlardı. Ben de şu bir senedir, dört tebriknâmeden başka bir şey yazmadım, ki ikisini gördün; diğer ikisini de gelecek sefer istinsah eder, yollarım. Arasını bırakmak ne fena oluyor! Bir kıt’ayı nazmedinceye kadar adamın göbeği çatlıyor.

Nerdesin, ne âlemdesin? Hangi mektepte muallimsin? Kardeşlerin nasıl? Fahir çalışmakta devam ediyor ya? Fuad Şemsî’yi gördüğün oluyor mu? Yine eski evde mi oturuyorsunuz? Hayri Bey’e, Ferid Bey’e, Ali Rızâ Efendi Hoca’ya rast geliyor musunuz? Daha teehhül etmedin mi? Sen böyle mücerred mi yaşayacaksın?

Yeni eserlerden neler var? Geçenlerde Mısır’a biri uğramıştı, Faruk Nâfîz’in hece vezninde pek güzel şiirleri çıktığını, bu çocuğun59 o vezne şimdiye kadar verilemeyen âhengi ilk defa olarak verdiğini söylüyordu; öyle mi? Fransızcayı nasıl ettin? Kimya büsbütün bırakıldı mı? Neler okuyorsun? Kimlerle düşüp kalkıyorsun?

Bu sene kışınız müdhişti, baharınız da o nisbette latif mi? Biz üç beş gün kadar şiddetli sıcaklar gördük; şimdi nisbetle iyi. Râif Efendi, Ziya Bey neredeler? Kuzum evlâdım, ben o “Döne döne...” manzumesini kaybettim Birçok aradım, bulamadım. Ne kadar zahmetse de onu, bir de Muallim Nâcî merhumun Parni’den terceme ettiği;

 

“Tenhâ idî hâb-gehî dilberin işte,

Gizlendiği me’vâ o güzelliklerin işte,

Mümkin mi denilmek, meh-i tâbân gibi geçtin,

............................................

Ey şi’r-i terim, eşkim ile hem-cereyân ol,

Gönlümdeki nîrân-ı gama reşha-feşân ol...”

 

diye bir mersiye vardır. Zannederim, merhum Celâl’in Osmanlı Edebiyatı Numuneleri’nde60 olacaktır, onu tekmil yaz da bana gönderiver, olmaz mı?

Kemâl-i iştiyak ile gözlerini öper, seni siyânet-i Hakk’a emanet ederim evlâdım, Mâhir’im. Emin, senin ellerini, kardeşi Fahir’in gözlerini öpüyor. Allahaısmarladık.

Cenâb-ı Hak bu İyd-i Adhâ’yı bütün ümmet-i İslâmiye için kutlu eylesin, âmin.

 

23 Mayıs 344 (1928)

Mehmed  Âkif

12

 

İki Gözüm, Evlâdım, Mahir,

 

Mektubunu aldım. Melfûf olduğu tebşîr edilen manzume (bermûtâd!) Paşabahçesi’nde kalmış! Sonradan muttali olmadınsa, işte ben haber veriyorum.61

Evet, Fârisî Na’t-ı Şerifin bir nüshası da Hilvan’a geldi; maamâfih basılmazdan evvel de okumuştum. “Mâni’-i şefaat olmasın” diyelim, geçelim.62

Paşabahçesi’ne geçişin çok iyi olmuş. Latif, âsûde, sevimli bir yerdir. Fuad Şemsî ile bol bol sohbet edersiniz. Kurban bayramı için yazdığım tebrik şöye idi:

 

Tanrı’nın yurdunu sarmış da yanan sinesine,

Yine bir Mahşer’i inler ki, bu gün, imânın:

Ne ayaklarda, ne başlarda, ne vicdanlarda,

“Kayd-ı dünyâ” denecek lîmesi yok, dünyânın.

 

Oh! Bir nûr-ı mücerred ki bulutsuz, üryan, Gördüğüm parçası manzûme-i bî-pâyânın. Dönüyor vecd ile bir lâhza karâr eylemeden, Vech-i Bâkî’sine dalmış, dönüyor Rahmân’ın. İşte bir böyle tecellî dilerim ben sana da: Ki tamâm olmak için Rabb’ine itminanın,

 

“Sinmesin -kalbini imanla dönen duygulara

En ufak gölgesi dünya ile mâfihânın”63

 

Bir de başka kıt’am var ki, onu Fuad Şemsî’den alır, bunun bir suretini de -arzu ederse- kendisine verirsin. Dediğim kıt’ayı buraya dercedersem, Fuad’ın mektubuna sermaye kalmayacak!

Terceme “kad semi’allahu”64 cüz’üne kadar geldi. Allah tevfık verirse, iki ay sonra bitecek. Lakin tashih suretiyle tebyîzı var ki, o da ayrı bir mes’ele.

Bizim Ömer Rızâ “İslam Tarihi”nin65 birinci cildini göndermiş, çok memnun oldum. Doğrusu muazzam bir eser. Allah öteki ciltlerinin itmamını da nasib etsin. Her halde okumalısın. Servet’in tebdîl-i meslek ıztırârında kalmasına canım sıkıldı. Ma’mâfih dediğin gibi hangisi hayırlı ise Allah ona muvaffak buyursun.

Emin düşe kalka gidiyor. Avâmın konuştuğu dili çoktan öğrendi. Lisan-ı fasîhi öğrenmesine, bilmem, ömr-i tabiî kâfi gelecek mi? Fahir, mâşâallah ilerliyor değil mi?

Senin, Fransızcayı başlayıp başlayıp bırakışın, bırakıp bırakıp başlayışın pek hoşuma gitmedi.

“Boşanma iki defadır. Bundan sonra ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salıvermektir.”66

Ferid Bey’i, Hayri Bey’i, Rızâ Efendi Hoca’yı, daha diğer dostlarımızı görürsen selâmlarımı, iştiyaklarımı bildirirsin. Senin de, kardeşlerinin de gözlerinizi öperim. Emin cümlenize arz-ı hürmet eder. Hakk’ın birliğine emanet ol, iki gözüm evlâdım, Mâhir’im.

 

17 Muharrem 1347 (5 Temmuz 344), Perşembe (1928)

Mehmed Âkif

13

 

Evlâdım, İki Gözüm, Mahir Bey,

 

Mektubunu aldım. İstediğim şiirleri de göndermişsin, teşekkürler ederim. Benim terceme “Ve’d-Duhâ” sûresine geldi, yâni bitti. Şimdi bir ay kadar fasıla vereceğim, sonra tebyize başlayacağım. Tabîi o esnada hayli tadilat icâb edecektir. Bakalım Cenab-ı Hak ne gösterecek?

“Kurban Bayramı” manzumesinde bir yer anlaşılmamış: Demek istiyordum ki, “Nasıl hacılar Kabe’yi üzerlerinde kayd-ı dünyâ denebilecek hiçbir metâ-ı fânî olmaz bir halde tavaf ediyorlarsa, senin kalbini iman ile tavaf eden hissiyatın üzerinde de bu dünya ile mâfîhânın hiçbir gölgesi, hiçbir bulaşığı bulunmasın; hatta bu gölgenin kendi bulunmak şöyle dursun, kokusu bile sinmesin. Hislerin livechillah olsun. İtminanın o zaman kemâlini bulur.”

“Şule” mecmuasını aldım. Onun için de başkaca teşekkür ederim. Evet tanıdıklarım da var, tanımadıklarım da. Allah cümlesine tevfik versin, büyük büyük eserler meydana koymaya muvaffak olsunlar. Kıt’alar nazmetmek, uzun boylu mevzular kaleme almak hep tercemenin elden çıkmasına, yerini bulmasına mütevakkıf. Cenab-ı Hak muvaffak buyurursa o zaman çalışır, bir şeyler yaparız.

Evet, hece vezninin âhengi yavaş yavaş bulunuyor. Bir zaman sonra, kulaklar onu da aruz evzânı gibi kemâl-i telezzüzle dinleyecekler. Şebâb, eski her şeye olduğu gibi, aruza da veda etti. Sayısı aşerât hanesini doldurmaktan hayli uzak bulunan biz kudemâ, enfas-ı mâdûdemizi hatmeylediğimiz gibi, efâ’il ü tefâ’il de artık târihe karışacak. Ne yapalım, Allah millete başka keder vermesin. Ancak ben isterdim ki, hece vezni bir taraftan işlenmekle beraber, Nafiz gibi kabiliyetli gençler aruzu da ihmal etmeseydiler.67 Zira, zavallı aruz eslâfın bıraktığı yerden bugün merhalelerce ileri bulunduğu gibi daha çok ileri gidecekti. Ne yapalım, ömürceğizi bu kadarmış. Ma’mâfih, aruz beni bırakmadıkça, ben kat’iyyen kendisini bırakacaklardan değilim; bu da mâlum-ı şerifiniz olsun!

Fuad Şemsî henüz arîza-i cevâbiyyesini takdim etmedi. Kendisine söyle: Öteden beri kaygı zügürtlüğüyle, his yoksulluğuyle itham edilen biz Mısırlılar, merâsimle, teşrifat hususunda pek hassas şeylerizdir! Bu mes’elede en ufak hatayı yüzlerce niyaza mukabil affedebiliriz. Binâenaleyh, bir an evvel isticlâb-ı teveccühâtımıza ibtidâr eylesin!

Hafız Yusuf ne âlemde? Alış veriş yolunda mı?68 Bana pişirdiği nefis kahvelerden sana da ikram ediyor mu? Tebriknâmeyi beğendiğini söylüyorsun. Bunlar, yaşlı bir pehlivanın idmansız güleşe69 çıkması gibidir. İdman edersek, bundan bir gömlek daha iyicelerini söyleriz. Bir manzume daha yazdım. Suretini gönderiyorum. Bakalım nasıl bulacaksın? Beğendiğin satırları olursa bildir; beğenmediklerini de söylemekten kat’iyyen çekinme, olmaz mı? Bu “Mevlid” manzumesi ötekiler gibi hususî olmadı, müstakil bir şey oldu. Ma’mâfih iyi mi oldu, fena mı oldu, henüz bir fikrim yok.

Faruk Nafiz kâhil olduysa, bizler ne olduk bilmem! Gerçek, Safahât’ın birincisi basılıyordu; nasıl oldu? Şunu Fuad Şemsî’den öğren de, kaç forma basılmış, bana haber ver. Çünkü Eşref bana hiç mektup yazmıyor, benim de elim değmiyor. Birbirimizin haberini başkalarından alıyoruz, iyi değil mi?

Hayri Bey’i görürsen gözlerinden öptüğümü söylersin. Ferid Bey’in keza. Emin ellerinizden öper, kardeşi Fahir’in birlikte gözlerini öperiz. Mektup yazdığın zaman Servet’e benden de selâm yaz, olmaz mı evlâdım? Refikam, valide ve hemşire hanımlara selâm ediyor.

Birazdan Nil kenarına ineceğiz, mehtâbda oradan döneceğiz. Bu haftalarda feyezan halinde bulunan mübarek Nil, bizim Boğaziçi denizini andırır. Ben aylar var ki, Nil’e inmedim. Aramızda ancak bir buçuk saat kadar mesafe varsa da, nedendir bilmiyorum, inzivayı pek sever oldum. Kemâl-i iştiyak ile gözlerini öperim evlâdım, Mâhir’im. Mektuplarını geciktirme e mi?

 

15 Rebîülevvel 1347, Perşembe (1 Eylül 1928)

Mehmed  Âkif

 

14

 

Evlâdım, İki Gözüm Mahir Bey,

 

Mektubuna çok sevindim. Var ol, Rabb’im seni her iki dünyada azîz etsin. Hem kardeşlerine, hem diğer âşinâlara dâir malûmat vermişsin. Buna da başkaca memnun oldum. Ben de sana yükte ağır, bahâda hafif bir hediye gönderiyorum. Kabul edersen pek hoşuma gider.70

el-Câmiatü’1-Mısriyye’ (Mısır Darülfünunu) de Türkçe de okunurmuş. Bunu, Fârisî ile beraber olmak üzere tedrîs eden Abdülvehhâb Azzâm Bey’le üç dört aydan beri muarefe peyda ettik. Adamcağız Türkçe dersini bana vermek istedi. Ben de “pekâlâ” dedim. Bunun üzerine Câmia’ca mes’ele iki ay kadar uzatıldıktan sonra, iki hafta evvel “Derslere başlayabilirsin” dediler. Şimdilik gidip geliyorum. Dersim, Edebiyat kısmının üçüncü dördüncü senelerine münhasırdır. Haftada dört saat, yâni her sınıf iki ders alıyor. Dördüncü sene talebesi geçen yıl Azzâm Bey’den biraz okumuşlar. Üçüncü sene talebesi benden başladılar. Camia talebesine Arapça ders takriri bidayette beni düşündürdü. Lâkin “el-hayâü yemnaü’r-rızk” düstûruna tevfîk-ı hareket etmek71, bakkala, kasaba rezîl olmaktansa Darülfünun efendilerinin garip-nüvazlıklarına dehalet eylemek daha mâkul göründü. Bakalım Mevlâ ne gösterecek?

Hatırımda iken söyleyeyim: Talebenin elinde kitap yok. Benden kitap istiyorlar, “Siz bize yerini, ismini bildirin; biz İstanbul’dan getirtiriz” diyorlar. İstanbul’daki âsârın Türk çocukları için yazılmış olduğunu söyledim. Onlar da, ibtidâî çocukları için yazılmış kitapların, şimdilik kendilerine kâfi geleceğini; yazın, benim sûret-i mahsûsada Mısırlılar için bir eser yazmamı söylediler. Arapça kendi lisanları olmasına, Fârisî’yi de okumakta bulunmalarına nazaran, Türkçe’nin bunlar için güçlüğü yalnız Türkçe kelimâta inhisar ediyor. Kuzum evlâdım, sen, kavâid-i lisan için ayrı, kıraat için de ayrı mı olur, yoksa ikisi bir arada mı olur, mevcut kitaplar içinden birini intihâb et de, sür’at-i mümküne ile gönder. İki sınıfın mevcudu ancak yirmi efendiye baliğ olduğu için o kadar nüsha kifayet eder. Sen kitabı intihâb edersin; Eşref Edîb ya veresiye, yâhud peşin olarak alır gönderir. Yalnız, o biraz ihmalcidir. Sen kendisini dâima harekete getirmelisin. Kitaplar buraya gelir gelmez, bedeli takdim edileceğinden emîn olabilirsiniz! Biz Mısırlılarca para mes’elesi, en ehemmiyetsiz mesâildendir malûm a!

Fuad Şemsî, kendisine de söylediğim gibi sahre-i sammâ kesilmiş! Ne yazsam tınmıyor. Kızayım diyorum, elimden gelmiyor. Ne diyelim, Allah insaf versin. Enişte Efendi Hazretlerine72 arz-ı tâzîm ederim. Ziya Efendi Hoca’yı görürseniz, ona da iştiyaklarımı, selâmlarımı lûtfen söylersiniz. Servet’e, Abdülmennan’a, Fahir’e çok selâm. Ferid Bey’i bu gece rüyada gördüm. İnşâallah rahatsızlığından tamâmiyle sıyrılmıştır. Bir daha mülakatınızda selâmımı unutmaz söylersiniz olmaz mı?

Tercüme bitti amma tebyîzi henüz bitmedi. Bakalım o mu benden evvel bitecek, yoksa ben mi ondan evvel biteceğim!

Emin ile Tâhir ellerinizi öpüyorlar. Emin, Fahir’e birçok selâmlar gönderiyor. Geçen kış, onlarla birlikte bir resim aldırmıştık. Altına şu kıt’ayı yazdım:

 

“Ne odunmuş babanız, olmadı bir baltaya sap!

Ona siz çekmeyiniz, sonra ateştir yolunuz.

Meşe hâlinde yaşanmaz, o zamanlar geçti;

Pek de incelmeyiniz, sâde biraz yontulunuz.”73

 

Geçen kış Eşref Edib Safahât’ı yeniden bastırmış; ciltli olarak bana da göndermişti. Ötesine berisine baktıktan sonra mahzun oldum, şu kıt’ayı söyledim:

 

“Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın”

Derdim, sana baktıkça, a bîçâre kitabım.

Kim derdi ki, sen çök de, senin arkana kalsın;

Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım?

 

Gülme komşuna, gelir başına! Meşhur Yahya Kemal gibi felek bizi de kıt’acı etti: Dört yılda oniki mısra! Neyse Allah beterinden esirgesin. Kemâl-i iştiyak ile gözlerini öperim iki gözüm evlâdım. Midhat Cemâl’i gördüğün yok mu?

 

15 Receb 1348 (17 Aralık 1929)

Mehmed Âkif

15

 

Evlâdım, İki Gözüm Mâhir’im,

 

Mektubunu fart-ı iştiyak ile bekliyordum, nihayet geldi. İnşâallah bundan böyle ara sıra hasbihâl ederiz. Fuad’ın defterinde pek dişe dokunacak, yahud seve seve okunacak bir şey olmasa gerek. Zâten kısm-ı âzami vaktiyle yazılmış parçalardan ibaret. Mamafih bastırmak istiyordum; olmadı. Bu yaz, iki üç nazm edilecek mevzûum var. Muvaffak olabilirsem, önümüzdeki kışa “Yedinci Kitap” diye, hepsini bir arada çıkaracağım. Gönlüm harap, zihnim perişan, elim işe varmıyor. Son senelerde haylice okudum; lâkin okuduklarımdan bir istifade ettim mi, bilemem.

Kardeşlerin hakkında malûmat verişinden memnun oldum. Eniştene arz-ı hürmet ederim. Hoca Ziya Bey hakkında, kendisinden malûmat alır, bana da yazarsan, çok büyük lütfetmiş olursun.

Hafız Yusuf Paşabahçesi’ni bıraktı; Kınalı’ya irtihâl etti öyle mi? Kuyumculuğu berdevam mı? İnşâallah maîşet hususunda pek muztar değildir. Hoca Hayret74 hakkında, ondan haylıca malûmat edinebilirsin sanırım. Bir zamanlar, ona mülâzemet ederdi; hattâ rahmetlinin vadisinde mazmunlu, nükteli şiirler söylerdi. (Ve şi’rî Şi’râ) nüktesi için burada büyük bir edîbe sordum: “Şi’râ, Süreyya gibi alemler dâima harf-i tarifle kullanılır. Binâenaleyh, böyle bir nükteye lisânın müsâadesi yoktur. (Ve şi’rî, eş-Şi’râ) denmek lâzım” mütâlaasında bulundu.

Paris’de vefat eden Hoca Kadri Efendi merhum, Hayret’in pek takdîr ettiği efâdıldan idi.75 Abdülhamid zamanında Mısır’a gelerek “Kanûn-ı Esâsî” gazetesini çıkaran, Mısır’dan da Paris’e giden bu zât, neşriyatından dolayı gıyabî îdam cezasına mahkum edilmişti. Hayret merhum diyordu ki: “Param olsa, Bulgaristan’a kadar gider, Kadri Hoca’ya Cerîr’in76 şu beytini telgrafla çekerdim:

 

“Zeame’l-Ferezdaku en seyaktülü Merba’an

Ebşir bitûli selâmetin yâ Merba’u”

 

Ferezdak77 malûm, Cerîr’in rakîbi idi. Merba’ ise Cerîr’in râviyesi, yânî eş’ârının canlı bir defteri idi. Ferezdak için savrulmuş nâmütenâhî şetâim-i galîzayı okuyup gezen Merba’, tabiîdir ki, söverken şâirin hoşuna gidemezdi. Onun için “Öldürürüm, tepelerim” gibi tehdidlerde bulunmuş olacak ki, Cerîr de: “Ferezdak Merba’ı öldüreceği vehminde bulunmuş. Ey Merba’, demek ki sağ salim pek çok zamanlar yaşayacaksın, tebşîr ederim” mealindeki sâlifü’z-zikr beyti78 söylemiş. Ferezdak’ın gayet cebîn bir adam olduğunu da unutmamalı.

İlân-ı hürriyeti müteakip, “Beyânü’1-Hak” ismiyle ulemâ tarafından bir mecmûa-i dîniyye çıkarılmaya başlamıştı. Hayret Hoca, ona bir makale göndermiş. Merhumun sinnine, şöhretine hürmeten makaleyi başa geçirmek istemişler; lâkin Abdülhamîd’e hücum mahiyetindeki bir yazı ile işe başlamak tuhaf göründüğü için ortalara doğru bir yere sokuşturmuşlar. Bunu gören Hayret: “Biz nevzâdın başına bir sarık gönderdik; onlar bilememişler de kuşak diye beline sarmışlar!” demiş. İleride aklıma gelirse, yine merhuma ait bazı şeyler yazarım. Kıymetsiz adam değildi; lâkin tevfîksiz idi. Kendisini bir şeye yaratmadı. Nasreddin Hoca’nın merkebi gibi önüne geleni ısırdı; arkasına geleni tepti. Pek çok adamları incitti.79 Huysuz mahluklardan idi, Allah rahmet eylesin.

Fuad Şemsî’ye çok selâm, Eniştenize, biraderlere kezâlik. Teyzeniz, hamdolsun iyicedir. Hassaten selâmlar, dualar ediyor. Hocazâde Cevdet Efendi’ye ihtiramlarımı lütfen tebliğ edersiniz. Kemâl-i iştiyak ile gözlerini öperim.

Evlâdım Mâhir’im. Gerçek, Ali Rızâ Efendi ceddimizi gördüğün yok mu? Kurban bayramınızı şimdiden tebrîk ederim.

 

3 Zilhicce 1350-9 Nisan 1932

Amcan, Mehmed Âkif

 

 

IV. ŞERİF MUHİDDİN TARGAN’A80

 

1

 

İki gözüm, beyim, efendim,81

 

İltifatnâmelerinizin ikisini de aldım. İnâyâtınıza karşı arz-ı şükran için lisan bulamıyorum. Mcvki-i bülcndinizc şayan olabilecek sözü dünyada ancak siz bulabilirsiniz.

Gariptir ki, tevâlî eden lütuflarınız, yıllardan beri devam eden tehassürümü tadil edecek yerde büsbütün teşdîd etti. Sizleri görmek, huzurunuzda geçen mesut âlemleri tekrar yaşamak iştiyakı mukavemet olunamaz dereceyi buldu. Hakikat,

 

“Ve ehrahu mâ yekûnu’ş-şevku yevmen

İzâ deneti’l-hiyâmu mine’l-hiyâm”82

 

diyen şair-i belîğ ruhun serâirine pek derin bir ıttıla ile muttali imiş. Mülakat ümitleri tahakkuka yaklaştıkça bu hicranzede aşinanızın ârâmı tükeniyor. Aradaki mesafâtı bir an içinde tayyedivermek hayalâtına dalıyorum. Kapınızın eşiğinden kemâl-i şevk ile kendimi içeriye attığım gün ne nûrânur, ne feyzâ-feyz bir hayat-ı güzîne kavuşacağımı düşündükçe, kabil değil, tâliim bana bu kadar semahat göstermez, diyeceklerim geliyor. Bereket versin ki, ravh-i ilâhîye olan itminanım derhal bana ye’simdeki hatayı itiraf ettiriyor, ben de ümidimi tecdîd ediyorum. Garbın maruf sanatkârlarını da takdire mecbur eden âsâr-ı dehanızın keyfiyeti kadar kemiyetçe de zengin olmasını çok arzu ediyorum. İnşaallah, böyle namütenahi sânihât-ı bedî’a ibda edersiniz. Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş. Siz ne bahtiyarsınız ki, Şarkın asırlardan beri samt-âlûd, kasvet-âbâd kesilen sakf-ı harabı altında garblıların taş yüreğini bile rikkate getirecek enînkâr sanatlar, sanatkâr akisler, muhalled teraneler, müebbed ilhamlar bırakıyorsunuz! Var olunuz, Şarkı yükselten mesainiz meşkûr olsun.

Efrâd-ı güzîni içinde sizin gibi nevâdir-i fıtratı eksik olmayan bir millet için zeval yoktur. Hayat-ı ebediye ile yaşamak hakkına sahiptir. “Bülbül’ü hâtiften dinledim. Nâçiz eserim hakkında [bestekâr] Ali Rifat [Çağatay] Bcyefendi’nin gösterdiği iltifattan dolayı cidden kendilerinin minnetdârıyım. Hususiyle bizim mûsikîmizde yepyeni bir beste ibda ettikleri için ahlâf, sanatlarına karşı kıyamete kadar fazl-ı tekaddümü muhafaza edeceklerdir. Amca Paşa hazretlerinin vücuda getirdikleri tanburların, viyolonsellerin savtı değilse de sîtı buraya kadar gelir. “Size garip görünecek” buyuruyorsunuz amma hiç de istiğrâb etmedim. Çünkü Paşa hazretlerinin azmi önünden hiçbir müşkilin kurtulamayacağını pek iyi bilirim.

Hânedan-ı muazzamınızın necip evlâdına min-tarafillâh mevdı’ olan kabiliyetler için başkalarında tecelli imkânı bulunmayacağına iman etmişlerdenim.

Velinimetim Peder Paşa hazretleriyle Amca Paşa hazretlerinin ellerini, eteklerini öperim. Abdülmecid, Mehmed, Faysal beyefendilere takdîm-i tazimat ederim.

Hayatımın intizamdan ne kadar mahrum olduğunu mektuplarımın kurşun kalemle yazılışından istidlal buyurunca pek de şairlik edemeyeceğimi elbet tahmin buyurursunuz. Okuyamıyorum, yazamıyorum. Seneler geçiyor. Bunun için çok mükedderim. Dua ediniz, gönül ediniz ki şu perişanlıktan kurtulayım. Halimce bir şeyler vücuda getirebileyim.

Hakkı Bey buradadır, iyidir, daima yâd-ı cemîlinizle vakit geçiriyoruz. Cümlenize tazimleri, ihtiramları var.

Nâhid Beyefendi’ye lütfen her ikimizin hürmetlerini tebliğ buyurunuz.

Münir Bey İsviçre’de olduğu için iltifatınızı tebşîr edemedim. Ferid Bey sizi unutmak kendisi için mümkün olamayacağını en samimi tazimlerini takdim etmekte bulunduğunu söylüyor. Resme gelince Hilâl-i Ahmer’de kâlib-i umumu Doktor Hikmet Bey vasıtasıyla “Büyük Millet Meclisi Reis-i sânîsi Adnan [Adıvar] Beyefendi’ye” gönderilecektir. Adnan Bey öyle söyIedi. Artık efendi onu Hikmet Bey’e bir vasıta ile gönderirsiniz, o da Adnan Bey’e yollar. Bendeniz Adnan Bey’den alırım.

 

21 Teşrinisani [1]338

Mehmed Âkif

 

2

 

Beyim, efendim,

 

Kemâl-i isti’cal ile beklediğim iltifatnamenizi dün aldım. Cevabını postaya yetiştirmek için şimdi  karalıyorum. Azminiz,  kararınız  şüphe yoktur ki musîbdir. Bidayette tesadüf edilecek manialar tabiî görülmeli. İnsan bir mahalleden diğerine göç edince bile değişiklik icabı az çok rahatsız oluyor, alışıncaya kadar sıkıntı çekiyor. Bunların geçici olduğunu asla hatırdan çıkarmayarak istikbale kemâl-i itmînan ile yürümeli. Hayatta muvaffakiyetin sırrı bundan ibaret. Bendeniz kabiliyet, kudret itibariyle mutavassıt derecede birçok adamlar gördüm ki cüretleri, haybet u hirmanî karsısında cesaretleri sayesinde pek büyük mevkiler kazandılar. Siz de artık kendinizi bilmelisiniz, mahviyeti israf, tebzîr derecelerine götürmeyerek muazzam bir mevcudiyetiniz bulunduğundan haberdar olmalısınız. Ah! Sizi garba doğru uçurmak isterken benim zavallı şarkımın mazhariyet-i elîmesini düşünüyorum da beynimin sarsıldığını hissediyorum. Ne olurdu, yurdun âfâkı nidayı sanatı sadalarla karşılayacak kısmet ve kabiliyette olaydı! Piastro’nun gösterdiği vefakârlık beni çok mütehassis etti. Demek sanat bir çılgını bile yükseltiyor, derinleştiriyor. Aferin yahudiye! Allah İslâm nasip etsin desem korkuyorum bize dönecek!

Halim Bila Efendi için yazdıklarımı tabiî okumuşsunuzdur. Tekrar görüştüm, vaadini hatırlatmak istedim. Katiyyen unutmadığını, müsait bir zaman gözetmekte olduğunu söyledi. İnşaallah hayırlı bir netice zuhur eder. Mahmud Paşa’nın tcşebbüsatından ne zuhur ettiğini Paşa’dan soracağım. Bir iki güne kadar tahkik ettirmek mümkin [olur] ise haftaya arz ederim.

Birader beyefendi için düşünüyordum, sonra Nis’e gideceklerini Paşa’dan öğrendim. Allah selâmetler, afiyetler versin. “Ve ‘asâ en tekrehû şey’en ve huve hayrun leküm... Vallâhu ya’lemu ve entüm lâ-ya’lemûn.”83

Profesör Viller’in şu aralık İstanbul’a gelip sizi bulması çok isabet olmuş. Siz her nedense hâlâ teşcîe muhtaç görünüyorsunuz. Kendini bilmez evliyaullah varmış... Galiba onlardansınız. Siz artık âsâr-ı sanatınızı yalnız bir zata beğendirmek ihtiyacındasınız ki o da Şerif Muhiddin Bey’dir. Cenab-ı Hak afiyetler, saadetler, selâmetler versin. Aramıza dünyalar kadar bu’d girmesini hiç istemezdim. Lâkin artık birçok hodgâmlıklara veda etmek lazım. Siz hakkınız olan hayatı, refahı, mevkii istihlas edin; biz sizi eski dünyada da olsanız gelir buluruz, yeni dünyada da.

Vakıa şöyle böyle söylenip duruyorum amma İstanbul’a dönüp sizi yola çıkmış bulmak bana pek ağır gelecek. Beni maskat-ı re’sime bağlayan rabıtaların en asîli, en şerîfi şüphe yok ki sizsiniz. Sizi tanımış olmaktan duyduğum saadeti meğer âhir vaktimde felek burnumdan getirecek imiş! Ne yapayım? Kaderin cilveleri önünde boyun kesmekten başka bir hareket kabil değil. Bendenizin ne zaman dönebileceğim malum değil. Bununla beraber sizi teşyî edebilirim ümidindeyim. Yok yok, Cenab-ı Hak hayırlısı hangi cihet ise onu göstersin. Demin arz ettiğim gibi artık hodgâmlık hislerini susturmak zaruretindeyiz.

Peder Paşa hazretlerinin mübarek ellerini öperim. Teveccühât-ı sâmiyelerinin bekası aksâ-yı âmâlimdir. Kendilerine hiçbir hizmetle bulunamamak beni cidden sıkıyor. Amca Paşa hazretlerine arz-ı tazimat ederim. Birader beyefendiye mektup yazarsanız ellerinden öptüğümü, selâmetlerinin, saadetlerinin duacısı olduğumu lütfen tebliğ buyurursunuz. Mehmet beyefendiye, Faysal beyefendiye, Nahit beyefendiye takdim-i tahiyyat ederim. Tilmizlerinizin her ikisine selâm.

Şayet bendeniz oraya gelmezden evvel yola çıkarsanız lütfen iki satırlık bir iltifatnamenizle kulunuzu haberdar buyurun ki merakta kalmayayım. Allah tevfikler, saadetler, refahiyetler, afiyetler, ömürler nasip etsin iki gözüm, beyim, efendim.

 

Fî 25 Mart 340, Salı

Mehmed Âkif

 

 

3

Beyim, efendim,

 

Zeylen takdim ettiğim arizama karşı inayet buyurulan 22 Mart [1]340 tarihli iltifatname-i kerîmânelerini okuduğum zaman fart-ı teessürümden saatlerce ağladım. Demek, artık aramıza koca bir Bahr-i Muhit girecek. Demek, artık ben istediğim zaman gelip sizin o lâhutî sânihâtınızı dinleyemeyeceğim. Demek benim şarkımın âfâkı hâlâ bir nida-yı sanata cevap verecek kabiliyette değil.

Ben de baykuş çığlığı gibi yeknesak, hevl-âver sözlerimle sizi iz’âc edip duruyorum. Siz bunların hiçbirinden müteessir olmayınız, azminize fütur gelmesin. Beşer değil miyim, hodgâmlıktan yakamı kurtaramıyorum. Yoksa kararınız, mülahazanız mahz-ı isabettir. Allah iyilikler versin. Sizin ilâhî teraneleriniz şu mavi kubbenin altında inleyip durdukça benim için, benim ruh-ı vicdanım için onları duymamak imkânı yoktur.

İnşaallah yolculuk gayet hoş geçer. İnşaatları bidayette......... [iki kelime okunamadı] hasaba aldığımız müşkilat çarçabuk zail olur. İnşaallah huzur-ı deha ve sanatınızda kemal-i hayretle, fart-ı tazim ve hürmetle eğilen başlar milyonlara sığmayacak kemiyeti bulur. İnşaallah karihanıza alabildiğine inbisat gelir de birbirinden güzel, birbirinden vecdâver olmak şartıyla ciltler dolusu, muhalledât-ı sanat vücuda getirirsiniz. İnşaallah aile-i celilenize arz etmek istediğiniz muavenet ve hizmeti vicdanınızı, zevkinizi tatmin edebilecek surette ibraza muvaffak olursunuz. Ccnab-ı Hak vücud-ı muhteremenize afiyetler ihsan buyursun. Bendeniz istikbalinizden son derecede emin ve mutmainim.

Kulunuz tahkik ettirmiştim: Zannınız veçhile Mahmud Muhtar Paşa’nın saha-i faaliyeti o kadar vâsi değilmiş. Ömer Bey de mektubu dayısına vermemiş. Niçin vermediğini pek bilemiyorum. Yalnız evvelce Şerif Abdülmecid Beyefendi tarafından kendisine bir müddet beklemek lüzumu bildirilmiş imiş. Öyle bir şey kulağıma çalındı. Yalnız hâlâ mektubun mürselün ileyhine verilmediğini biliyorum. Hatta yeni geldiğim zaman bilhassa gitmiş Ömer Bey’i görmüştüm ki bunu zannederim size yazmıştım. Birader beyefendiye yazacağım ve icab edenlere bu taraflara gelmeleri[nin] neye mütevakkıf olduğunu soracağım.

Bu mektubunuzu alır almaz koşup gelmek için kalbimde büyük bir heyecan duydum. Lâkin muhal kadar kavi müşkilâtı iktiham etmek lazımdı. Aczimi bağrıma basarak oturmak, akıbete intizarda bulunmak ızdırarını duydum. Evvelce de arz ettiğim veçhile bu günlerde teşrif buyurulursa iki satır bir mektupla bendenizi haberdar buyurunuz.

Peder paşa hazretlerinin, amca paşa hazretlerinin mübarek ellerinden öperim. Mehmet beyefendiye, Faysal beyefendiye, Nahit beyefendiye arz-ı tazimat ederim.

Asım bitti. Artık onu arkanızdan gönderirim. Sıyanet-i Huda’ya emanet olunuz iki gözüm,