[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

RAMAZAN KAPLAN

 İKİ ÇANAKKALE ŞİİRİ

 Emin Erişirgil, Eşref Edip’in, Mehmet Âkif ve Eserleri adlı eserine dayanarak Abdülhak Hâmit’in şunları söylediğini ifade eder.

“Bir gün, bir sofrada, Hâmit’in Orduya yazdığı şiiri, arkadaşlarından biri okumuştu. Oradakiler büyük şairi göklere çıkarmaya başladılar. Sanatkâr olur da, alkış karşısında kayıtsız kalır mı? Hâmit de çok neşelenmişti. Orada bulunanlardan biri ‘Âkif’in Çanakkale için yazdığı bir parça var, onu da okuyalım’ teklifinde bulununca, birdenbire bu büyük Türk şairi hüzünlü bir durum almış, ‘kuzum, demiş, bunu şimdi okumayın, hazır neşelendim, bunu bozmayın. Âkif’in şiiri yanında demin okuduklarınız pek sönük kalacak. Size bir şey söyleyeyim mi, Âkif’in Çanakkalesi bir şiir âbidesidir ki şimdiye kadar öyle bir şey Türkçede yazılmadı, korkarım ki bundan sonra da yazılmayacak.”1 

Hâmit’in sofrada okunan “Orduya” yazdığı şiirin adı açık olarak belirtilmemekle beraber, bu şiir, “a’da-yı vatanın Çanakkale’den hâib ü hâsir çekilmeleri üzerine ve şeref telakki olunan irade-i seniyyeye binaen tanzim ve takdim olunan neşide” notuyla yayımlanmış olan “İlham-ı Nusret” 2 olmalıdır.

“İlham-ı Nusret”te, Türk ordusu ve askerinin Çanakkale Savaşındaki kahramanlığı anlatılır. Manzume, mağrur düşmanların şaşırmış, bozguna uğramış ve yenilmiş olarak Türk ordusunun zaferi karşısında bir kat daha alçalmaya mecbur kalışlarını dile getirerek başlar. Düşman kuvvetlerinin bundan sonra yapabilecekleri yalnızca, horlanmış ve aşağılanmış bir şekilde aşağılık bir ömrü sürdürmek, Türk ordusunun şerefli evlatlarının adını yüceltmektir. Çünkü düşman kuvvetleri zorbalık, zulüm ve vahşet için savaşırken; Türk ordusu adaletin güçlü  timsali olmuştur.

 

Hâmit, Türk ordusunun Çanakkale’deki zaferini,

Türk ordusunun yaptığı elvâh-ı tahayyür,

Gösterdiği âsâr-ı tecelli vü tefekkür,

Tarihe veleh-bahş olacak âbidelerdir!

Etmiş denilir mucizeler devri tekerrür.

 

mısralarında, “hayret levhaları”,  “tarihe geçecek hayret âbideleri”, “mucizeler devrinin tekrar etmesi” nitelemeleriyle dile getirir. Yüksek kahramanlığı sayesinde Çanakkale’yi geçilmez çelik bir kaleye dönüştüren, kıyamete kadar İslâm âleminin mutluluk sebebi olan, kendisini Hz. Muhammed’in de “tebcil” ettiği Türk askerini coşkuyla över.

 

Ey sancağını göklere i’lâ eden ordu,

Etmiş sana tevdi’ onu Peygamber-i İslâm!..

mısralarına kadar, ordu ve asker etrafında yoğunlaşan düşüncelerden sonra şiirin kompozisyonu değişir ve Çanakkale savaşının niteliğine ait düşünceler işlenmeye başlanır. Hâmit, yalnızca Türk tarihi değil, dünya tarihi bakımından da eşine az rastlanır bir kahramanlık örneği olan bu savaşı,

 

Çanakkale bir sâha-i pür-şeref,

Cehennem fakat ondan ehven, aheff;

 

beytinde özetlenebilecek bir savaş oluşuyla karakterize eder. Manzume;  kılıç, kalem, bayrak ve sancağın millet hayatındaki önemine işaret edildiği,

 

Çok yerde gerçi hâdim olur seyf ile kalem,

Ancak vatanla milleti temsil eder alem.

 

mısraları ile son bulur.

Âkif’in,  “Çanakkale Şehitlerine” adıyla tanınmış şiiri, Safahat’ın altıncı kitabı Âsım’ın içinde3 “Boğaz Harbi” olarak anlatılan bir bölümdür. Müstakil bir şiir olarak tasarlanmadığı halde, sağlam bir düşünce dokusuna ve kompozisyona sahiptir.

 

Şiir, savaşın dünya tarihinde eşinin olmadığı yolundaki tespitle başlar.

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,

Ostralya’yla beraber bakıyorsun : Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

 

mısralarında dile getirildiği üzere, çeşitli milletlere ait en güçlü orduların, bütün imkânlarını kullanarak girdikleri bir savaştır bu “Boğaz Harbi”. Âkif, şiirin daha başlangıcında, düşman kuvvetlerinin Boğaz’da bulunuşlarını “hayâsızca bir tehaşşüd” olarak niteler. Âkif için bu savaş, aynı zamanda “Avrupalı” bağlamında düşünülen medenî dünyanın da bir sorgulamasıdır. Çünkü savaşın düşman cephesi,  ortaya koydukları “vahşet” tablosuyla, hapishane veya kafesten kaçıp kurtulmuş “yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi”nden başka bir şey değildir. Emperyalist güçlerin bütün vahşetiyle sahneledikleri bu savaş, yirminci asrın gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır. Bu “rezil istilâ”yı vebaya benzetmek, veba için bile bir alçalmadır. Yirminci asrı, medeniyet asrı olarak temsil ettikleri iddiasında olanların savaş, medeniyet ve insanlık adına nasıl aşağılık bir durumda bulundukları bu savaş vesilesiyle bir defa daha bütün çıplaklığı ile anlaşılmıştır. Âkif’in medeniyet tasavvurunda; insanlık düşmanlığı kabul edilmesi gereken böyle bir olgunun yeri yoktur ve Âkif bu durumu;

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrarı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ âfetti o yüz..

Medeniyyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.

 

biçiminde eleştirir.

Çanakkale savaşının düşünce zemininin oluşturulduğu ve genel bir tablonun sunulduğu bu bir bakıma “giriş” bölümünden sonra, Âkif bütün dikkatini savaşın kendisine yöneltir. Âkif’in ifade etmedeki üstün gücü sayesinde, savaşın dehşeti ve yıkıcılığı bütün acımasızlığı ile derinden hissedilir.

 

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer..

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.

 

Şiirin bundan sonraki bölümlerinde, askerin kahramanlığı ile bu kahramanlığa duyulan hayranlık anlatılır. “Sâikaların âfâkı parçaladığı, bomba şimşeklerinin her siperin beyninden indiği, yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam açıldığı, zırha bürünmüş nâmert ellerin yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller saçtığı, sayısız tayyarenin sürü hâlinde gezdiği, gülle yağan mermilerin top tüfekten daha sık” olduğu Çanakkale savaşında Türk askeri, belki de dünya savaş tarihinin kaydetmediği dillere destan bir kahramanlık örneği olmuştur. Âkif, düşman güçlerinin akıl almaz savaş teknolojilerine rağmen askerin kahramanlığını,

 

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te’sis-i İlâhi o metin istihkâm

(…)

Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;

“O benim sun’-ı bedî’im, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

 

sözleriyle açıklar. Bu nedenle, Âkif’in nazarında “Boğaz Harbi” bir milletin varlık yokluk çapındaki mukaddes bir mücadelesidir. Bu mücadele, bir milleti millet yapan bütün değerleri içinde barındırır. Ordu ve askerin dillere destan zaferi bu yüzden büyük, önemli ve anlamlıdır. Dolayısıyla böyle bir ordu ve asker, ne kadar “tebcil” edilse azdır. Onlar adına ne yapılsa, onların kahramanlığı ve zaferi karşısında yetersiz kalır. Âkif de bu düşünceden kaynaklanmış olsa gerektir ki,

 

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhidi..

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitap..

Seni ancak ebediyetler eder istiab.

 

demekle de yetinmez ve,

 

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber

 

diyerek, insanoğluna atfedilebilecek en büyük mertebenin sahibi olarak görür onu.

Âkif’in, “Türk şiirini sathilikten kurtararak derinleştiren”4 şair olmakla övdüğü Hâmit;  Âkif’in Çanakkalesinin bir şiir âbidesi olduğunu, şimdiye kadar öyle bir şeyin Türkçede yazılmadığını, bundan sonra da yazılmayacağını söylemekle haklıdır. Gerçekten Âkif’in  Çanakkale şiiri, şiirin aslî bütün unsurlarını kendinde toplayan yüksek bir duyuş ve heyecan eseridir. Savaşı derinden hisseden ve kavrayan bir bakış açısının ürünüdür. Âkif’in düşünce dünyasında Çanakkale zaferi, bu sonucu elde eden millî irade ve ruh bakımından zaferin de ötesine geçen çok zengin ve derin anlamlar ifade eder. Onun Çanakkale şiiri, inanmış bir milletin her türlü zorluk ve yokluğa rağmen bütün emperyalist güçlere karşı durulabileceğinin edebî bir tanığıdır. Hayatının her evresinde milletine güvenmenin ve inanmanın güçlü ve en güzel örneği olmuş Âkif’in, düşünce ve inanç dünyasının yansımalarını bu şiirde bulmak mümkündür. Çanakkale şiirinin gücünü bu noktalarda, inanmış bir adamın düşünce dünyasının yüksek bir edebî zenginlikle ortaya konulmuş olmasında aramalıdır. Kabul etmek gerekir ki bütün şairlik gücüne rağmen Hamit’in şiiri, düşünce dokusunun zayıflığı ve sınırlı oluşu, duyuş ve ifade etmedeki güçsüzlüğü ile Âkif’in Çanakkale şiirinin çok gerisindedir.

 

 

1 Emin Erişirgil, İslâmcı Bir Şairin Romanı,  Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1986, s.79.

2 “İlhâm-ı Nusret”, İlhâm-ı Vatan, Matba-i Âmire, İstanbul  1334 / 1918, s.32-36. Ayrıca bkz. İnci Enginün (Haz.), Abdülhak Hâmid Tarhan, Bütün Şiirleri 3, Dergâh Yayınları, İkinci Baskı, İstanbul 1999, s.382-385.

3 Safahat, Amedi Matbaası, Üçüncü tab, İstanbul 1928, s.107-111. Ayrıca bkz.M. Ertuğrul Düzdağ (Haz.), Safahat, Kültür Bakanlığı Yayınları,  İkinci Baskı, Ankara 1989, s. 388-390.

4 Emin Erişirgil, İslâmcı Bir Şairin Romanı,  Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1986, s.80.

 

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.