|
SÜLEYMAN ULUDAĞ
SELEFÎLİK–SÛFÎLİK VE ÂKİF
Mütefekkir şairimiz merhum Mehmet Âkif Ersoy XIX. Asrın
son, XX. Asrın ilk yarısında yaşadı (d.1873-ö.1936). Düşünür şair,
mutlaka yaşadığı dönemdeki ilmî, fikrî, ideolojik ve kültürel
hareketlerinden etkilenir, bir bakıma yaşadığı çağın mahsulü sayılabilir.
Âkif’in yaşadığı çağ, çeşitli ideolojilerin yoğun olarak faâliyette
bulunduğu, İslâm medeniyetinin gerilediği buna karşı, Batı
emperyalizminin ve kolonyalizminin kuvvetlendiği, çok azı istisnâ
edilecek olursa bütün İslâm ülkelerinin ve Müslüman kavimlerin Batı’nın
egemenliği altına girdiği, elim hezimetlerin yaşandığı ve hazin
durumların meydana geldiği bir zaman dilimidir. 93 harbi diye bilinen
1877-1878 mağlubiyeti, Sultan Abdülaziz’in katli, Birinci ve İkinci
Meşrutiyetin ilanı, Sultan Abdülhamid’in hal’i... Ardından Birinci ve
İkinci Balkan Savaşlarında uğranılan mağlubiyetler, İttihad ve Terâkkî
Partisinin ortaya çıkışı, bu partinin 1914’te Harb-i Umumî denilen
Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Devletini sokması, Osmanlı Ordusu’nun
yedi cephede savaşmak zorunda kalması, bazı cephelerde mevzî başarılar
elde edilmiş olmasına rağmen Osmanlı Devleti’nin seferberlik denilen
derd ve ıstırab dolu bu savaşta hezimete uğraması, kayıtsız şartsız
teslim olmak anlamına gelen Mondros-Sevr anlaşmaları, galip devletlerce
Anadolu’nun geniş ölçüde işgal edilmesi ve paylaşılması, ardından Millî
Mücadele ve İstiklâl Harbi, Cumhuriyetin ilanı, salatanat ve hilafetin
lağvı, medrese ve tekkelerin kapatılması, buralardaki eğitim ve öğretim
faaliyetlerinin yasaklanması, bir takım inkılâbların yapılması, yeni
dönemin ve iktidar sahiplerinin eski dönemi, maziyi kötülemeleri,
küçümsemeleri, geçmişlerinden kopmaları, Avrupa hayranlığı ve
taklitçiliği... Bütün bunlar Âkif’in yaşadığı zaman dilimi içinde vukua
gelen hususlardır. Metin bir ruh yapısına, sağlıklı bir muhakeme tarzına,
yeteri kadar bilgi donanımına sahip, İslâm’a gönülden bağlı hassâs ruhlu
bir şairi bahsedilen hususların nasıl etkileyeceğini ve ona neler
söyleteceğini tahmin etmek zor değildir.
Âkif’in yaşadığı dönem çeşitli ideolojilerin yoğun bir
şekilde faaliyet gösterdikleri, Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu ve
sağlığına kavuşması için çeşitli reçeteler hazırladıkları ve sundukları
bir zamandır. Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve tarihten silinmesi
için çok sayıda plan da yine bu dönemde hazırlanmış, bunlardan bir kısmı
da yine bu dönemde uygulanmıştır. Âkif’i anlamak için şu üç hususu
önemle dikkate almak gerekir. Birincisi XIX. asrın ikinci, XX. asrın ilk
yarısında genel olarak dünyanın, özel olarak Batı emperyalizminin ve
kolonyalizmin durumu. İkinci olarak yine bu dönemde Müslüman kavimlerin
ve devletlerin özellikle de Millet-i Osmaniye’nin ve Devlet-i
Osmaniye’nin durumu. Üçüncü olarak da İslam medeniyetinin ve kültürünün
Batı Medeniyeti ve kültürü karşısındaki durumu, bu arada ehl-i salib
zihniyeti karşısında İslam Ümmeti’nin ve hilâlin hâli. Bütün bunlar
Âkif’i etkileyen, onun şahsiyetinin oluşmasında tesirli olan, ona
yansıyan hususlardır. Âkif’i anlamak için onu her yönden İslam veya
selef veyahut sûfîlik karşısındaki tavrını ve duruşunu tesbit etmeye
çalışacağız.
Âkif’in yaşadığı yıllarda Osmanlı toplumunda biri
Osmanlıcılık diğeri milliyetçilik, üçüncüsü de İslamcılık olmak üzere üç
büyük ve güçlü akım vardır. Bunlar kültürel ve sosyal hayatın bütün
alanlarını kapsayan ideolojik nitelikteki hareketlerdir. Batıcılığı
(Garbcılığı) da burada zikretmek gerekir. Ancak yukarıdaki üç ana
akımdan her birinin Batıcılığa az ya da çok bünyesinde yer verdiğini
hatırlatmakta fayda vardır.
Selef Hareketi
Bu hareketin kökü, H. II, M. VIII. asra kadar çıkar. Sahabe
döneminde başlayan amaII/VIII. asırda belirgin bir şekilde itikadî
mezhepler tarzında ortaya çıkan yeni itikadî-fikrî akımları bazı
müslümanlar benimser ve bunları hararetle savunurken, çoğunluk bu
akımları İslâm’a (İslâmî naslara, inançlara ve hayat tarzına) yönelen
bir tehlike ve bir tehdid olarak algılamış, kararlı bir şekilde ve
şiddetle reddetmiştir. Bunlar yenilikci hareketleri bid’at sayıp
reddederken kitab ve sünnete, Kur’an ve hadise, daha kapsamlı bir tabir
ile ilk Müslümanların dinî anlam ve hayat tarzına sıkı bir şekilde bağlı
kalmanın, hiç ödün vermeden bu hayat tarzını sürdürmenin, dünya ve
ahiret kurtuluşunun buna bağlı olduğunun altını kalın bir hatla
çizmişlerdir. Bu yolda olanlara Selef veya Selef-i Sâlihin (örnek
nesil), bu tutulan yola da Mezheb–i Selef deniliyordu. Bu anlayışta
olanlar gelenekçi olduklarından Ehl-i Sünnet, müminlerin büyük
çoğunluğunu oluşturduklarından Ehl-î Sünnet ve’l-Cemaat adını da
almışlardır.
Selef mezhebi eski çağın Yunan, Helen, Yahudî, Hıristiyan,
İran-Mecusi, Hint vs. gibi kültürlere karşı oluştuğundan tepkisel bir
niteliğe sahiptir. Ama bu tepki İslam hayat tarzının erimeden,
dağılmadan ve yok olmadan mevcudiyetini muhafaza etmiş olmasını
sağladığı için de önemlidir.
Daha sonraki asırlarda Selef mezhebi Eş’ari ve Maturîdî
Kelam Sistemleri karşısında gerilemek ve küçülmekle beraber Ehl-i Hadis
ve Hanbelîlik adı altında her zaman varlığını devam ettirmiştir. Bu
mezhebe yeniden eski gücünü kazandırma teşebbüsleri olmuş ise de bunlar
tam olarak başarıya ulaşamamışlardır. Bunların en önemlisi, kapsamlısı
ve kuvvetlisi İbn Teymiyye (d. 661/ö.728) tarafından
gerçekleştirilmiştir. Bu hareket, tesiri bazan artarak, bazan azalarak
günümüze kadar gelmiştir. Bugün körfez ülkelerinde Arap Yarımadasında bu
anlamda bir din anlayışı egemendir. XVIII. Asırda Muhammed b.
Abdulvehhab, gelenekci yönüne vurgu yaparak bu mezhebe haddinden fazla
gelenekçi, hatta tutucu bir nitelik kazandırırken XIX. asrın ikinci
yarısında Cemaleddin Efgânî, Mısırlı M. Abduh, Reşid Rızâ ve Ferid Vecdi
gibi yenilikçiler yenilik adına ondan yararlanmış, Müslüman toplumun
daha rasyonel ve modern bir din anlayışına ulaşması için selefin iyi bir
referans olabileceği kanaatine sahip olmuşlardır.
Burada paradoksal bir durumun mevcudiyeti açık. Bir yandan
tutucu ve anâneperest Körfez Selefîliği ve onun kurucusu Necdli Muhammed
b. Abdulvehhab diğer yanda yenilikci ve modernite taraftarı Efgânî ve
Adbuh. Ve her iki akımın kaynağı ve referansı da Selef-i Sâlihîn ve
onların Mezheb-i Selef adıyla izledikleri yol. Bu grubun birleştikleri
ve ayrıldıkları noktalar vardır. Her iki grup da İslâm’ı anlamada
Kur’an-ı Kerim’i ve Hadis-i Şerifleri hareket noktası olarak kabul eder;
İslama sokulan bid’atlara karşıdır, ictihâd yapılmasının lüzumunu
vurgular. Ancak bid’at ve ictihâd anlayışları birbirinden farklıdır.
H. IV. M. IX. asırdan itibaren başta Hanefiler ve Şâfiiler
olmak üzere Ehl-i Sünnetin büyük bir kısmı, ana kitle ichtihad yoluyla
Kur’an ve Hadislerden yeni hükümler çıkarılmasını, sosyal şartlara ve
ihtiyaçlara göre yeni yorumlar yapılmasını zorlaştırmış, hatta
imkansızlaştırmış, bu da ictihâd kapısının kapatıldığı veya kapandığı
şeklinde bir kanaatın oluşmasına sebep olmuş, ictihâd zor olunca veya
mümkün olmayınca hayatta taklid esas alınmış, mezhep imamlarının ve
onların öğrencilerinin yaptıkları ictihâdlar ve kıyaslar temel olmuş,
böylece genel olarak İslamî; özel olarak fıkhî düşüncenin Kur’an ve
hadisle bağlantısı kopmuştu. Böyle olunca son on veya on bir asırda
taklidin esas alınması sebebiyle müslüman toplumlarda hurâfeler ve
bid’atlar hızla yayılmıştı. Bu dönemde oluşan bid’atlardan selef
mezhebinin her iki kanadı/grubu hurâfe ve bâtıl inanç diye bahseder. Bu
hurâfe ve bâtıl inançların önemli bir kısmı da dalalet, küfür, şirk,
hatta zendeka ve ilhâd şeklinde görülür.
Son on veya onbir asır içinde oluşan söz konusu bid’at,
dalalet, hurafe ve bâtıl inançlar bunlara dayanan tutum ve davranışlar,
dünya görüşü, Müslüman kavim ve toplumları İslâm’ın özünden koparmakla
kalmamış bunun kaçınılmasına imkan olmayan bir neticesi olarak onları
geriliğe de mahkum etmiştir. O hâlde çâre ne? Çâre açık ictihâdın terk
ve taklidin esas alındığı söz konusu dönemdeki bid’atları, hurafeleri,
bâtıl inançları, hayalî, farazî ve takdirî, sözde dini hükümleri,
israiliyatı, hayâl ürünü kuru ve içi boş nazariyetleri bir yana bırakmak
ve İslâm’ın aslına ve özüne dönmektir. Selefîler bu hususu İslâm’ı
safvet-i aliyesine ircâ etmek gerekir cümlesiyle dile getiriyorlar.
Buna: İslâm’ı Besâteti-i asliyesine irca etmek de denilir.1 Verdikleri
örnek de şu: İslâm belli bir kaynaktan çıkan sâf, temiz ve berrâk bir
suya benzer. On dört asırdır akmakta olan bu suya bir çok dere, çay, öz,
ark ve ırmak suları karışmıştır. Rengi, tadı ve kokusu değişik ve bozuk
olan bu suların karışması sebebiyle sâf İslâm suyu, az ya da çok
değişmiş veya bozulmuş, sâflığını ve asliyetini kaybetmiştir. Yapılması
gereken çeşitli suların karışmasından dolayı aslındaki sâfiyetini
kaybeden İslâm’ın özüne, ilk şekline, safvet-i asliyesine yani Hz.
Peygamber ve sahabesi dönemine —ki buna Sadr-ı İslam ve Asr-ı Saadet de
denir— dönmektir. Efgânî ve Abduh grupu ile İbn Abdulvehhab grubu
arasındaki fark bu noktada açık ve belirgin bir biçimde ortaya
çıkmaktadır. Birinci grup, İslâm’ın ilk ve özgün şekli üzerinde yeni ve
moderniteye uygun bir İslam inşa etmeyi planlarken, ikinci grup sadece
İslâm’ın ilk ve özgün şekline dönmekle yetinmeyi, buna yeni şeyler
eklememeyi inançlarına esas almaktadırlar. Birinci proje İslâm’ı ilk,
saf ve basit şekliyle anlama —buna besatet-ı asliye de denir— ve bunun
üzerine asrın icabına ve ihtiyacına uygun yeni bir İslâm inşa etmek
olmak üzere iki kısımdan oluşurken ikinci grupta sade ilk, saf ve basit
yani sade İslâm’a dönüş söz konusudur. Birinin iki ayağı diğerinin
sadece bir ayağı var.
XIV. asır içinde vücuda gelmiş bir İslâm medeniyeti ve
kültürü, İslâm’ın vazgeçilmez bir mîrâsı, bir hazinesi, bir birikimi,
bir zenginliği ve paha biçilmez manevi bir serveti değil mi? Müslüman
halkların ve kavimlerin kimliğini belirleyen en önemli faktörlerden biri
bu husus değil mi? İki grubun bu soruya verdikleri cevap bazı noktalarda
birbirine benzese de diğer bazı noktalarda birbirinden bir hayli
ayrılmaktadır. Tarihî mîrâs ve birikim kurtulmamız gereken bir şey
midir? Yoksa faydalanılması ve kimliğimizi korumak için yaşatılması
gereken bir şey midir? Bu soruya çok farklı cevaplar verilmiştir.
Müfrit, ekstremist selefîler her türlü yeniliği bid’at ve
bid’atı dalalet, sapkınlık olarak gördüklerinden tarihî ve kültürel
mîrâsı İslâm’ın sırtındaki bir kambur olarak görmekte ve bundan
kurtulmayı bir kazanç saymaktadırlar. Bunun kaçınılmaz neticesi tarihî
ve sanat eserlerini çöp sepetine atmak ve yok etmektir. Onların gözünde
bir Müslümanın ihtiyaç duyacağı şey zaten Kur’an ve Hadis’te mevcud
olduğundan söz konusu mirâsa ihtiyaç yoktur, olması faydalı, olmaması
zararlı bir şey değildir kültür mîrâsı. Onun için bu görüşte olanlar çok
değerli tarihî ve kültürel mîrâsı ya elleriyle yok etmişler veya yok
olup gitmesine seyirci kalmışlardır. Bu zihniyet her zaman ilkel ve
bedevi dünya görüşü olarak nitelendirilmiştir. Tam tasfiyeci de
bunlardır.
Mutedil selefîlere göre İslâm’ın tarih, kültür, sanat
mîrâsını çöp sepetine atmak yanlıştır, onu müzeye koyup muhafaza etmek,
gerektikçe ondan yararlanmak, yeni İslâm’ı inşa ederken o mîrâstan
faydalanmak gerekir. Eski olan bir şey eski olduğu için değil, çağımızda
işe yaramadığı için terk edilir ve müzeye kaldırılır. Günümüzde işe
yarayan eski şeyleri ise Kur’an ve Sünnet’teki hükümlerin yanında ferdî
ve sosyal hayatta muhafaza edilir, yeni yorumlarda temel alınır, çağdaş
ve yeni İslâm bu anlamda eski ile yeninin birleşmesinden ve
kaynaşmasından husule gelir. Çağdaş Müslüman toplumların gayri müslim
medeniyetlerinden, özellikle ilim anlayışı ve teknolojilerinden
alacakları çok şeyin bulunduğunu kabul ettiklerinden bu gruptaki
selefîlerle İslâm toplumlarındaki seküler reformistler ve modernistler
arasında her zaman yakınlık bulunmuş, bu yakınlık bazı hâllerde iki
kesimin işbirliği yapmaları şeklinde de kendini göstermiştir.
Osmanlı’da, Mısır’da, İran’da, Pakistan’da, Kazan’da bu durumu açık bir
şekilde görmek mümkündür. Âkif”i de bunlardan biri olarak görmek
mümkündür.
ÂKİF ve Selefîlİk
Şimdi Tecdid ve Islahât yanlısı olan Âkif’in bu anlamdaki
Selefî yönüne bakalım:
Taklid dönemindeki İslâm’ın en temiz kaynakları hurafelerle
örtülmüştür; şer’i hakikatları değil apaçık bilgiler ve gerçekler bile
tartışılmadan inkâr olunmuştur.
Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dinî;
Hurafeler bürümüş en temiz menâkini
Değil hakâik-ı Şer’in bugün, bedihiyyât
Bilâ münâkaşa inkâr olunuyor... Heyhât!
Kitabı, sünneti, icmâi kaldırıp attık
Havâssı maskara yaptık, avâmı aldattık
Yıkıp şeriati, bambaşka bir bina kurduk.
Nebiyye atf ile binlerce herze uydurduk
Müsümanlık bu değil biz yolumuzdan saptık
Tapacak bir putumuz yoktu, özendik, yaptık
Bu nasıl dar, ne kadar basma kalıp bir görenek
Muslumanlık mı dedin... Tevbeler olsun, ne demek?
İşte ictihâd kapısının kapandığı taklid dönemi budur.
Mutlaka ictihâd kapısını açık tutmaya ve yeni yorumlara ihtiyaç vardır.
Kilidlidir kapı ümmi dûhât için ammâ
Kıyâm-ı haşra kadar ictihâd eder ulemâ
İlelebed yetişir müctehid bu ümmetten;
Şu var ki çıkmalı ferdâ-yı nûra zulmetten
Âkif, Müslümanların yeniden Kur’anla, sünnetle, parlak mazi
ile irtibat kurmalarını ister. Doğrudan Kur’andan ilham almanın lüzumuna
inanır. Kur’anın ölüler için değil, diriler için nâzil olduğunu söyler.
Ya açar Nazm-ı Celil’in bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına
İnmemiştir heleKur’an, bunu hakkıyla biline
Ne mezarlıkta okumak için ne de fâl bakmak için
Âkif, ayağa düşürecek kadar ictihâdı kolay ve basit bir şey
hâline getirenlere (radikal selefîlere) de çatar.
Utanmadan çıkıyor ictihâda kalkışıyor
Bu hâle karşı tahammül hakikaten pek zor
Ya ictihâda nasıl kalkıyor bu sersemler
O ictihâd ki; Dünya kadar ülûm ister.
Âkif, “sil, yeni baştan”, “tasfiyeden” yana değildir.
Tarih, sanat ve kültür mîrâsının çöpe atılmasına ya da gözardı
edilmesine karşıdır. İslâm aleminde yetişmiş büyük ilim ve fikir
adamlarını, hâkim ve ârifleri örnek gösterir:
Medresen var mı senin? Bence çoktan çürüdü.
Hadi göster bakayım şimdi de İbnu’r-Rüşdü?
İbn Sinâ neye yok? Nerede Gazalî görelim?
Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?
Müfrit selefîler İbn Sinâ’yı, Gazalî’yi ve Râzî’yi asla
örnek Müslüman âlimi olarak göstermezler.
Son dönemlerde yazılan ama hiç bir yeni unsur içermeyen,
eskiyi taklid eden, çoğu zaman eski eserlere hiç de anlamlı olmayan
şerhler yazan, hâmiş ve ta’lik adı altında bazı notlar koymaktan başka
birşey yapmayan ama buna rağmen âlim olarak görülen ve gösterilen
kişiler de Âkif”in eleştiri oklarının hedefidir:
Yediyüz yıllık eserlerle bu dinin hâlâ,
İhtiyâcatını kabil mi Telâfî? Aslâ.
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslamı.
Bu mısralarla Âkif, Kur’an ve Sünnet’in hareket noktası
olması ve bu noktadan hareketle çağa açılım yapılması gerektiğini
vurguluyor:
Böyle âvâre düşünceyle yaşanmaz hayât,
“Mültekâ” fıkhımızın nâmı, usûlün “Mir’ât”
Böylece en çok rağbet gören İbrahim Halebî ile Molla
Hüsrev’e ait bu iki eserin kifayetsizliğini belirtiyor. Oysa bir
zamanlar bu iki eseri okumuş olmak ilmin zirvesine çıkmak anlamına
geliyordu.
Âkif, dar bid’at anlayışından ve bid’at olduğu gerekçesiyle
yeniliklere karşı çıkanlardan da yakınır.
Milletin hayrı için ne düşünsen: Bid’at,
Şer’i tagyir ile terzîl ise: –hâşâ sünnet!
Dinleyin her birinin ruhunu: Mutlak gelecek
“Böyle gördük dedemizden!” sesi titrek titrek.
“Böyle gördük dedemizden” sözü dinen merdûd
Acaba sâhâ-ı tatbiki neden nâ-mahdûd?
Âkif ulema olarak görülen ve gerçek ulema diye tanıtılan
kişileri basma kalıpcı olarak niteler ve onların ezberini bozmaya
çalışır.
Fikir ve ilim adamı sanılan kişilerin İslâm’ı anlamaları da
çok yanlış diyor Âkif:
Mütefekkirlerimiz dini de hiç anlamamış
Ruh-ı İslâm’ı telâkkileri gâyet yanlış
Sanıyorlar ki: Terâkkiye tahammül edemez
Asrın âsâr-i kemâliyle tekâmül edemez
Âkif, Müslümanların başlangıçta gösterdikleri hızlı ve
mükemmel gelişmelere hayrandır:
O ne dehşetli terâkkî, o müthiş sürat
Öyle bir hârika gösterdi mi insâniyet?
Âkif, Müslümanların gurûr duymaları ve iftihâr etmeleri
gereken bu mucizeleri, ve şanlı cedleri bulunduğunu söyler; Bundan,
Mefâhir (tarihî miras) diye bahseder. Mefâhirin üzerine titrer.
O devrin yâd-I nûrânûru bî-payân şehâmettir
Mefâhir onların tarihidir ümmet o ümmettir.
Batıya olan ilgisini Batı karşısındaki tavrını da şairimiz
şöyle ifade eder:
Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını,
Veriniz hem de mesainize son süratini
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:
Bütün edvâr-ı terâkkiyi yarıp geçmek için,
Kendi mâhiyet-i ruhiyyeniz olsun kılavuz
Çünkü beyhûdedir ümmid-i selâmet onsuz
Kısaca kimliğinizi özenle korumanız şartıyle istediğiniz
kadar bilim ve sanatta batı yanlısı olabilirsiniz.
İşte Âkif’i ekstremist selefîlerden, medrese zihdiyetinden,
İslâmsız ve geleneksiz batıcılardan ayırd eden ana çizgiler bunlardır.
Bunun içindir ki o, muhafazakâr müslümanları kollayarak, onları memnun
ederek İslâmcı bir siyaset güden Sultan Abdülhamid’e acımasızca hücum
etmiş, İslâm inkilabının gerçekleşmesi ve Müslüman toplumun gelişmesinin
önünde onu bir engel olarak görmüştür. Sıkıntılı ve çalkantılı bir
dönemde ince siyaset yaparak statükoyu korumaya çalışan, yenilikçi ve
inkılabçı hareketleri bir tehdid olarak algılayan Sultan Abdulhamit ile:
“İnkilab istiyorum ben de fakat Abduh gibi” diyen yenilik
ve inkılâb yanlısı Âkif’in birbirini anlamaları ve anlaşmaları pek
mümkün değildi. Gerçi Âkif’in istediği siyasî değil, zihniyet inkilabı
idi ama Sultana göre siyasî ve sosyal ortam buna da müsait değildi.
Son Osmanlı Şeyhülislamlarından Tokatlı Mustafa Sabri,
yaşadığı çağın ahvâlinden haberdar olmakla beraber geleneksel medrese
zihniyetine ve ilim anlayışına sıkıca bağlı idi; inkılabları dinî ve
millî bir felâket olarak görüyordu. 1923 ve sonrası inkilablarına sahne
olan Anadolu’yu, Ehl-i Salibin istilasına uğramış Endülüs gibi
görüyordu. Şu farkla ki Endülüs felaketine ağıt yakan şairler vardı.
İslâm şairi ünvanına sahip olmasına rağmen M. Âkif Anadolu’da olup
bitenlerden dolayı bir damla gözyaşı bile akıtmadı, diyordu.
(Mevkifu’l,akl, Kahire, 1950, I. 478). M. Âkif de M. Sabri de 1923
sonrası inkılâblara dayanamadıklarından Mısır’da yaşamak zorunda
kalmışlardı ama ilki bu inkılâblara karşı sessiz kalmayı tercih ederken
ikincisi şiddetle eleştiriyordu. Bu da Âkif’in medrese zihniyetine karşı
mesafeli durduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bu zihniyet
mensuplarının Âkif’e kuşkulu bakmaları, bazan da eleştirel yaklaşmaları
bu durumun sonucudur.
Âkif’in takdir ettiği hatta hayran olduğu ilim ve fikir
adamları, düşünürler ve bilge kişiler vardı. Bunların bir kısmı geçmişte
yaşamıştı: İbn Sinâ, Gazâlî, Razî, Sa’dî gibi. Ama bir kısmı onun
çağdaşı, tanıdığı arkadaşı ve dostu idi. Bunlara bakıp Âkif’in zihniyeti
hakkında bir kanaat sahibi olmak mümkündür. O, Efgânî-Abduh çizgisini
izleyen Ferid Vecdî ve Abdülaziz Çaviş’ten tercümeler yapmıştı, Âkif. F.
Vecdi, M Sabri’nin mevkiful-akl isimli eserinde ağır eleştirilerle
mahkum ettiği Mısırlı bir yazardı. Said Halim Paşa da Âkif’in takdir
ettiği bir aydındı. Ömer Ferid Kam (bkz. Safahat, İst. 1958.233.488),
Hersekli Ârif Hikmet, Babanzade Ahmed Naîm, Hamdi Yazır, Mehmed
Şemseddin (Günaltay) Âkif’in takdir ettiği şahsiyetlerdi. Babanzade’yi
Aşer-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde’ye benzetir ve “Bu ümmetin Emini” diye
nitelerdi. A. Hamdi Akseki ise Âkif hayranlarındandı (bu konuda bkz.
Kara M, Bülbül Şarkısı, Bursa, 2007, s. 33, Kara, İsmail, 140-144).
“Arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim.” “Arkadaş arkadaşın
aynasıdır” denir. Bu bakımdan Âkif’in arkadaşlarını ve dostlarını
tanımak onu tanımaktır.
A.M. Cerrahoğlu Âkif’i bir reformcu olarak tanıtır. Mehmet
Âkif, Bir İslam Reformotoru, İstanbul 1964.
Verilen bilgiler çerçevesinde şunu sormak lazım. M. Âkif ne
kadar selefîdir? Âkif asırlar boyu birike birike yığınlar oluşturan
hurafelere, bâtıl inançlara, bid’atlara ve taklide karşıdır. Bu hususta
selefîdir. Zira selefî sâlihini öne çıkarmakta, Kur’an ve hadisi esas
alarak diğer hususları buna göre değerlendirmektedir. O, Saadet Asrı
idealine bağlıdır. Diğer yandan hem tarihi mîrâsa, mefâhire ve birikime
sahip olmakta hem de çağdaş medeniyete yakın ve sıcak bir ilgi duymakta,
bu medeniyet istikametinde açılımların gerekliliğinden, hatta
zorunluluğundan bahs etmekte, bunun da kimliğimizi ve bizi biz yapan
değerlerimizi koruyarak yapacağımız tecdid ve ıslâhâtlarla
gerçekleştirmemiz gerektiğini ısrarla ifade etmektedir. Şu hâlde Âkif,
medrese zihniyetinin ve taklide dayalı bir geleneğin temsilcisi olmadığı
gibi katı ve donuk bir selefî de değildir. Naslara bağlı olmakla beraber
ilim rehberliğinde makûl, gerçekçi ve çağdaş bir İslâm anlayışından yana
olan bir şair, bir münevver, bir mütefekkir ve bir dindar, bir
milliyetperver ve vatanseverdir. İstisnaları bir yana bırakılacak olursa
bugün ilahiyatcıların genellikle onun çizgisini izlediklerini söylemek
mümkündür.
Âkif ve Sûfilik
Âkif’in sûfîliğe karşı tavrının ne olduğunu anlamak için şu
hususlara dikkat etmek gerekir. Genellikle selefîlerin Sûfîliğe
yaklaşımı ihtiyatlı ve mesafelidir. Selefîler türdeş, mütecanis bir
kitle değillerdir. Sûfîliği tamamiyle red ve inkâr eden müfrit selefîler
oludğu gibi belli bir ölçüde kabul eden, hatta sûfîliğe intisab eden
selefîler de vardır. Selef-i Sâlihin yolunu benimseyen bir selefî olarak
M. Âkif, sûfîliğe tamamen ve kökten karşı değildir ama bir sûfî de
değildir. Kendine göre makul olan sûfîliği ve sûfîleri, takdir eder.
Unutmamak gerekir, dar kalıplar içine sıkışan nascılıkta (dogmatizme) da
katı akılcılıkta (rasyonalizmde) da Sûfîliğe yer yoktur.
Sûfîlik pek çok farklı şekilleri bulunan büyük bir
harekettir. Önemli ölçüde içinde hetorodoks ve heretik tarikatlar,
şii-bâtinî zümreler yer alır. Bunlara zaten sünni çizgideki sûfîler de
karşıdır. M. Âkif’in buna karşı olması son derece tabiidir. Bir de Sünni
çizgideki tarikat ve tasavvûfî zümrelerin cahil, ehliyetsiz ya da
istismarcı ve menfaatcı temsilcileri vardır. Bunlara hakiki sûfîler gibi
M. Âkif de karşıdır. Bu iki zümrenin dışındaki sûfîliğe M. Âkif’in karşı
olduğunu söylemek zordur. Ama İbn Arabî’ye ve onun tasavvuf anlayışına
şairimizin pek sıcak bakmadığı söylenebilir. Ancak bahs edilen anlamdaki
sûfîliğe karşı olan sadece selefîler ve M. Âkif değildir; fakih,
muhaddis ve medrese hocaları da bu hususta selefîlere benzerler.
İlk sûfîler başta olmak üzere sünnî çizgide kabul edilen
sûfîleri, selefîler gibi M. Âkif de kabul ve takdir eder. Bunun, İslâm
dindarlığının, ahlakının, hayat tarzının ve tefekkürünün önemli bir
parçası olduğunun bilincindedir Âkif.
Ben ki Attâr ile Sa’dî’yi okur hem severim
Başka vâdileri tutmuşlara ancak söverim.
Diyen şairimizin özellikle Feriduddin Attâr’la ilgili
samimi kanaatı önemlidir.
Âkif, Şirazlî Şeyh Sa’dî’nin (Ö. 1292) âdeta hayranıdır.
O’na göre Sa’dî bir hakîm ve âriftir. Doğunun manevî erginliğinin ve
olgunluğunun sembolüdür.
Sa’dî, O bizim şarkımızın Ruh-i Kemâli
Bir ders-i hakikat veriyor, işte meâli
Böyle başlayan dizelerle Âkif, Sahrada kaybolan çocuğunu
arayan bir annenin metanetini, azmini ve tevekkülünü anlatan Sa’dî’den
alıntılar yapar.
Korkunç oluyor böyle hakikatları, gerçek,
Sa’dî gibi bir asr-ı faziletten işitmek
Sa’dî, o kadar felsefesiyle, hüneriyle
Fikrindeki hürriyet-i fevkalbeşeriyle
Esbâb-ı maişet denilen kayde girerse
Yâd etmesin âzâdlığın nâmını kimse
(Geçinme Belası Şiiri)
Sa’dî’nin Gülistan ve Bostan’da dervişleri, Sûfîleri nasıl
övdüğü burada dikkate alınmalı.
Âkif’in durmayalım şiirinden:
Varmak istiyorsan –diyor Sa’dî- eğer bir maksada
Tuttuğun yollar tükenmekten muarrâ olsa da
Şedd-i rahl et, durmayıp git, yolda kalmaktan sakın
Merd-i Sahib-azm için neymiş uzak, neymiş yakın
Âkif, Tevekkülün doğru ve gerçek yorumunu sa’dîden
alıntıladığı Aslan ve Tilki hikayesiyle yapar.
Dolaş da yırtıcı arslan kesil behey miskin!
Niçin yatip, kötürüm tilki olmak istersin
(Vaiz Kürsüde)
Âkif, zalim, gaddâr ve müstebit bir hükümdar olan Acem Şahı
Mehmet Ali Şâh (1907-1909 İran Padişahı)tan bahs ederken Sa’dî’nin
“Cihan hâkimiyeti bir damla kan akıtmağa değmez” beytini yazısına başlık
yapıyor. Yine bu manzumede şu dizeler yer alır:
O Sa’dîler, o Hâfızlar, o Firdevsî, o Râziler,
Gazâliler, o kutbuddin, o sa’duddîn, o kâdîler
Yetiştirmiş: o Örfî’nin, o bir çok Şems-i İrfânın
Ziyasından tenevvur eylemiş; iklimi dünyanın,
Bu gün makber-i nâdânisidir bir fırka-î haydudun.
Gazâlî, tasavvufun yaygınlık kazanmasında etkili olmuş bir
mutasavvıftır. Şirazlı Hâfız ise İran edebiyatının en büyük şairidir. M.
Âkif’in bunları dünyayı aydılatan İrfan Güneşi şeklinde tarif ve tasviri
önemlidir. Bu durum onun, İslâm kültür mîrâsına nasıl sahip çıktığını
gösteremesi bakımından da dikkate değer.
M. Âkif, Tevekkülün İslâm’daki hakiki mânâsını göstermek
için Celaleddin-i Rumî’den (Ö. 1273) güzel bir hikâye alıntılar. (Vâiz
Kürsüde) ve
Şu Fıkrasıyle, hakikat, Cenâb-ı Mevlânâ
Nigâh-ı ibrete açmış cihan kadar mânâ,
der.
Tefsir hadis hocası da olmakla beraber daha çok derviş,
mevlevî ve mesnevihan olarak tanınan Hüsâm Efendi’nin (Ö. 1864) ve ahlak
anlayışının tam anlamiyle hayranıdır, Âkif:
Sultan Abdülmecid Şeyh Hüsam Efendi’yle görüşmek ister ama
Şeyh, bundan kaçınır. Bir gün Şeyh, Beşiktaş’tan geçerken Sultanın
adamları onu görür ve hazır buraya kadar gelmişken Hüsam Efendi’yi
Sultanla görüştürmek isterler.
İradeler geledursun o itizâr ederek,
Saray civarına yaklaşmamız, değil gitmek
diyen
Âkif, Şeyh’in bu konudaki sözlerini şöyle anlatır:
Ben elli beş senedir teptiğim yegâne yolun,
Henüz sonundan uzakken tükendi gitti ömür,
Tutup ta geri döndüm mü yandığım gündür!
Said Paşa İmamı başlığını taşıyan manzumesinde Âkif, Rıfâî
dervişlerinden Manisalı Hasan Efendiyi (Ö. 1307/1889) anlatır. Bu
dervişin “Ahlak gibi sesi de ilahî idi” der. Bu imamın mezar taşında
Meczûb-i ilâhî bende-i İmam Rifâî ibaresi yazılıdır. En güzel
şiirlerinden birini bu sâf-derûn derviş ilham etmiştir Âkif’e.
Hintli büyük mutasavvıf Şair, Muhammed İkbâl’in bir eserini
okuyan M. Âkif “O’nu kendime benzettim” demiştir.
Vahdet-i Vücûd isimli eserin yazarı
Ferid Kam’dan (Ö. 1944), M. Âkif Yâr-ı Canım, Ustad-ı Hakîmim diye
bahseder. Âkif’in dostu olan bu zat sözü edilen eserinde vadet-i vücûdu
savunur ve bunun panteizimden başka bir şey olduğunu ispatlamaya
çalışır.
Millî mücâdele yıllarında Ankara’da
iken Âkif Tâceddin Dergâhı’nda kalıyordu. İlham perileri burada onu daha
sık ziyaret ediyorlardı. Bu ilhamlar İstiklâl Marşı’na da yansımıştı.
Bu arada şunun da altını çizerek belirtmemiz lâzım gelir:
Her şair az veya çok mistiktir. Mistik olmak şair olmanın, mistiklik de
şairliğin ve şiirin ayrılmaz bir parçasıdır. Mistiklik derecesi
elbetteki tartışılabilir ama bunları mistiklikten soyutlanmış şiirler
olduğu söylenemez. Sûfîlikle şiir, sûfî ile şair arasında ortak noktalar
çoktur. Daha çok şairlerin tasavvûfî muhitlerde yetişmiş ve sûfîler
arasından çıkmış olmalarının sebebi bu paydaşlıktır. Elbetteki Âkif, bir
Mevlanâ ve bir Yunus Emre gibi sûfî bir ârif, bir irfân ehli değildir
ama onlara çok uzak duran ve onları hiç anlamayan biri de değildir.
Tersine onları yeteri kadar anlayan ve takdir eden bir şairdir.
Âkif daha çok edebiyat, özellikle divan edebiyatı
bağlamında olumsuz anlamda tasavvufu da gündemine alır ve ona bütün
gücüyle yüklenir:
Şarâb kokar eslafın en temiz gazelî
Beş altı yüz sene Sâkî havâ-yı mübtezelî
Âkif:
Sürdüler Türk’e tasavvuf diye olgun şırayı
Muttasıl şimdi hakikat kusuyor Sıdkı Dayı,
Diyor ama millî ruhun esas itibariyle edebiyatla
büyülendiğini ve uyuşturulduğunu da açıkça belirtmekten geri durmuyor.
Ne kaldı? Bir edebiyatımız mı? Vâ-esefâ!
Bırak ki ettiği yoktur bir ihtiyaca vafâ,
Ya ruh-ı milleti efsunluyor, uyuşturuyor
Ya sinelerdeki hislerle çarpışıp duruyor.
Yine o edebiyatta zina ve livatanın özendirildiğini imâ
ediyor ve diyor ki;
Koca millet! edebiyatı ya oğlan ya karı
Nefs-i emmâre hizasında henüz duyguları
Sonra tenkide giriş, hepsi tasavvufla dolu
Var mı sûfîyede bilmem ibâhiye kolu
İçilir türlü şenaatlarla olur, bî-pervâ;
Gönül incitme de keyfin neyi isterse becer
Urefâ mesleği; a’lâ, hem ucuz hem de şeker.
Âkif’in bu mısralarının mâ-Sadak’ı olan tasavvûfî zümreler,
cemaatlar, tarikatlar ve mutasavvıflar her zaman mevcud olmuştur. Bu
zümrelerden, Âkif’ten çok hakikî sûfîler ve samimi gönül ehli muzdarib
ve şikayetçi olmuştur. Âkif’in takdir ettiği sûfîlik ve sûfîler başka,
kötülediği tassavvuf ve mutasavvıflar başkadır. Edebiyat için de durum
budur.
Âkif tarzı bir selefîlikten bahsedilebilir. Bu selefîlik
Kur’an ve hadisi esas alır, İslâm’ın kültür mîrâsını tanır,
değerlendirir, eler, bunlardan lüzumlu olanları günümüze taşır, ayrıca
dünya çapındaki ilim ve fikir hareketlerinden de yararlanır. Fakat Âkif
tarzı bir sûfîlikten bahsedilemez. Zira takvâ sahibi, sâlih bir mü’min
olan Âkif, hiç bir şekilde Sûfî değildir. Zira o, içeriye dönük olmaktan
çok dışarıya dönüktür.
Âkif’in birinci derdi Müslüman toplumu, milleti ve onların
dünyalarını kurmaktır. Bunun için onlara tavsiyesi şudur:
Uyan! Uyan! Çalış! Çalış! Çalış...!
Baksana kim boynu bükük ağlayan?
Hakk-ı hayatın senin ey Müslüman!
Kurtar o bîçareyi Allah için
Artık ölüm uykularından uyan
Ey cemaat! Uyanın, elverir artık uyku
Yok mu sizlerde vatan nâmına hiçbir duygu
Bekâyı hak tanıyan Sa’yı bir vazife bilir
Çalış, çalış ki bekâ sa’yolursa hakedilir
Allah’a duyan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol
Varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
1 “Eğer çiğnenmemek isterlerse seylâb-ı eyyâma
Rücû’ etsinler artık Müslümanlar sadr-ı İslâm’a.”
|