|
TURANKOÇ
CAHİT ZARİFOĞLU VE ŞİİRİ
Hayatı anlama, algılama ve anlamlandırma sözkonusu
olduğunuda, bunun dile getirilmesi açısından, öyle sanıyorum ki şiir
diğer dilsel anlatımlar içinde en başta gelen bir edebî türdür. Öteki
anlatım ve ifade biçimlerinden hiçbiri hayat denen karmaşık akış, oluş
ve etkileşimler bütününe şiir kadar denk düşmez. Şiir, dili kaynağına
götürme bakımından bu konuda biricik olma özelliğine sahip bir sanattır.
Cahit Zarifoğlu’nun hayat karşısındaki duyarlılığı ile bu
duyarlılığın onun şiirsel dil ve söleminde çiçeğe duran imkanlarının
kendi kişiliği ile olan ilişkisi şiirdeki öz-biçim ilişkisini andıran
bir durum sergiler. Bu bakımdan, herhangi bir öğreti, akım, kuram ya da
kuramsal yaklaşımdan yola çıkarak onun şiirini anlamaya ve yorumlamaya
çalışmanın, daha işin başından yanlış ve isabetsiz bir çıkış olacağı
kanaatini taşıyorum. Doğrusu, hayat herhangi bir felsefî, hatta dinî
öğreti, kuram ya da yaklaşıma sığmaktan çok çok ötelerdedir. Dahası,
böyle bir yaklaşımın onun kuru, soğuk ve soyut bir kabuller bütünü
olarak anlaşılmasına yolaçması bile sözkonusudur. Cahit Zarifoğlu, çok
iyi bilindiği gibi, ‘yaşamak’tan söz etmektedir. Yaşamak ise ağırlıklı
olarak, ve hatta münhasıran, bireysel algılayış, duyuş, anlayış ve
anlamlandırış etkinlmiği demek olan bir tecrübedir, ve her türlü tecrübe
de, yine çok iyi bilindiği gibi, biriciktir, ve bir defaya mahsus olmak
üzere yaşanır ve biter. Yaşanan her türlü tecrübe, deneyim, duyuş ve
algılayış kendine özgü bir bütünlük içinde gerçekleşir. Yaşadığımız bir
tecrübe, bizim tarafımızdan bile, bir daha yaşanması mümkün olmayan bir
bütünlük arzeder; bu yüzden tahlile gelmediği gibi, onun başkalarına
anlatılması ve aktarılması da mümkün değildir. İşte tam burada, daha
açık söylemek gerekirse, bu tecrübenin başkalarına anlatılması veya, hiç
olmazsa, hissettirilmesi sözkonusu olduğunda, bir dolaylı anlatım biçimi
olmanın kendine özgü imkanlarıyla şiir ortaya çıkar. (Önemli bir not:
‘İmdada yetişir’ diyemediğim, daha açıkçası, demek mümkün olmadığı için,
‘ortaya çıkar’ demek zorundayım.)
Burada üzerinde durulması gereken can alıcı nokta, şiirin,
tabir caizse, duyargalarını, bizim rasyonel/bilişsel güç ve
yetilerimizden çok, ağırlıklı olarak, irrasyonel diyebileceğimiz güç ve
yetilerimize dayandırmış olması olgusudur. Bilişsel ve rasyonel
diyebileceğimiz güç ve yetilerimize dayanan, veya bunlara açık olan
söylem ve anlatımlar yaşanan tecrübeye eşlik eden duyuş, algılayış,
seçiş, yöneliş... gibi eylem ve etkilenimlerin nasıl düzenlendiği ve
bunların –şairin– genel atıf çerçevesinin yakalanması açısından nerede
yer aldıkları konusunda bize ipucu veren bir unsur olarak yer alır
şiirde. Bu bakımdan, şiirde, ifadelerin anlam boyutundan çok duygu yükü
diyebileceğimiz boyutu önem ve öncelik arzeder. Nitekim, bir şiirin
anlaşılması konusu da onun açık olduğu hayat tarzı ya da dünya görüşü
içinde ifade etmeyi üstlendiği belli bir duyuş, algılayış, anlayış ve
anlamlandırış tecrübesini nasıl izhar ettiği, bu işi nasıl becerdiğinin
anlaşılması meselesi olarak ortaya çıkar.
Doğrusu, biz günlük dil ve söyleşilerimizde, özellikle
belli bir paradigmayı esas alan konuşma ve yazılarımızda büyük ölçüde
başkalarının tecrübesini ve başkalarının kelimelerini kullanarak
iletişimde bulunuruz. Bu süreçte, kendimize özgü ve ayırdedici
özellikleri olan söz yerine zaten mevcut olan, sıradan ve standart
sözcüklerden oluşmuş bir dil kullanılması pratikte bir sorun doğurmaz.
Hatta bunun böyle olması bir yerde kaçınılmazdır da. Sözcüklere
güvenmezsek, anlaşma ve iletişim çok büyük ölçüde akamete uğrar. Kaldı
ki, ortak dil dediğimiz anlaşma aracının sözcükleri de eninde sonunda
belli bir tecrübeye tekabül eden işaretlerdir. Benim burada vurgulamak
istediğim husus, dilsel ifadeler de içinde olmak üzere, her türlü
ifadede bireysel semantik alan diyebileceğimiz, başkasına pek açık
olmayan bir anlam boyutunun var olduğudur. Sözkonusu bu anlam boyutu en
açık (!) bir biçimde şiirde kendisini hissettirir. Öyle ki, bir yerde
bizim mahrem ve hususî tecrübemize açılan bu bireysel semantik alana
biraz fazla vurgu yaptığımızda, anlaşma ve iliteşimde rahatlıkla
kullandığımız kelimeler artık bir iş gömeyebilir. Başka bir ifadeyle,
‘hayat’ sözcüğü yerine, rahatlıkla ‘sevgilim’ diyebiliriz, ve onun
cilveleri karşısında istediğimiz kelimeyi istediğimiz anlamda
kullanmamız da mümkün hale gelir.
Ancak, yukarıda ifade edildiği gibi, kelimelere ve dile bir
yere kadar güvenmek durumundayız. Yaşanan, hissedilen, algılanan
gerçekliğin dile dökülmesi sözkonusu olduğunda en yoğun, en kapsamlı, en
doğrudan ve bir yerde en kestirme ifade aracı olan şiirin gereği gibi
anlaşılması için, ifadelerin özne-nesne ilişkisi açısından her türlü
içerimlerinin göz önünde bulundurulması gerekir. Dili kullanan kadar
onun nasıl kullanıldığı, bu kullanmaya eşlik eden eylem ve edimlerin
neler olduğu, ifadelerin semantik anlam haritalarının nerelere kadar
uzandığı... gibi konular son derece önemlidir.
Cahit Zarifoğlu’nun şiirini anlamaya çalışırken, kısaca
değinmeye çalıştığım bu hususların göz önünde bulundurulması daha bir
önem ve öncelik arzetmektedir. Zira o, kayda alınmış çeşitli
konuşmalarında kendisinin de açıkça ifade ettiği gibi, hiçbir öğreti,
kuram ya da akıma hiçbir şekilde itibar etmemiştir. Onun şiirinin
yakalamak ve ifadeye kavuşturmak istediği şey hayatın çırılçıplak
kendisidir. Cahit Zarifoğlu hayatını genel dilde ifade edildiğinden çok
daha ‘hususî’ ve kendine özgü bir biçimde, tabir caizse, yegâne ve yektâ
bir şekilde yaşamış, şiiriyle de bu hayata ve genel anlamda hayatın
bizim göremediğimiz ve bir yerde gaflet içinde geçirdiğimiz, dümdüz
sandığımız vechelerine, ‘mızraklar’ saplamış; hayatın en sarp
bölgelerinde ‘dağcılıklar’ yapmıştır. ‘Kelime’nin Arapça’daki yaralamak,
aralamak anlamlarıyla âdeta örtüşen bir şekilde, şiiriyle yarayı, yani
hayatı deşmiş, onun ne kadar sıcak ve taze olduğunu göstermeye
çalışmıştır. Bu bakımdan, Cahit Zarifoğlu’nun şiiri ilk bakışta biraz
‘vahşi’ gelir; sözgelimi, oyluk etlerinden mavzerler çıkaran,
sofralardan palalarla kalkan... insanlar bizi tedirgin eder. Tedirgin
eder; çünkü şiir bizde bir yara açmış, bize kesinlikle bir şeyleri
aralamıştır. Derken, şiirle –ilişkiden çok ileride– bir alışveriş başlar
aramızda, ve anlarız ki o insanlar ve o durumun ‘kahramanları’ bir yerde
‘biziz.’ Kısaca, şiirle bütünleşiriz, ve böyle bir şeyin gerçekleştiği
yerde şiir kendisini sağlama almış demektir.
Bu bakımdan, Cahit Zarifoğlu’nun şiirinde hemen hemen
hiçbir ifade, hiçbir kelime ortamalı bir anlayışın beylik ifadesi olarak
ya da belli bir akımın taşaronluğunu üstlenerek çıkmaz karşımıza.
Kelimeler o şiirin kendine özgü disiplini içinde örgün ve özgün, âdeta
birer tecrübe damlası şeklinde yer alır. Kelimeler dizelere, tek tek
yaşanan her bir tecrübeyle sağlam bir ontik bağ kurarak yerleştiği için,
bu şiirde kimliksiz ve kişiliksiz hiçbir ifadeye; elden düşme hiçbir
söyleyişe rastlamak mümkün değildir. Zira her tecrübe gibi, Cahit
Zarifoğlu’nun şiirinin tekabül ettiği ve bize hissettirmeyi üstlendiği
gerçeklikler de bir defaya mahsus olmak üzere yaşanmış gerçekliklerdir.
Tecrübenin biricikliği ile Cahit Zarifoğlu’nun çok ayırdedici
özelliklere sahip söyleyişinin yine o ölçüde özgün, vahşi (yani
tanınmadık) ve özel buluşmasından has şiire özgü o halis nedret çıkar
ortaya. Başka bir ifadeyle, hemen hemen her halis şiir için geçerli olan
özne-nesne ayırımından söz etmenin güçlüğü Cahit Zarifoğlu’nun şiiri
için özellikle geçerli olan bir husustur. Onun şiiri gerçekliği yeniden
kurma çalışmasının özgün bir örneğini oluşturur. Eğer bu şiirde
gerçekliğin nereden ve nasıl yakalandığını kavrayamazsak, şiire nüfuz
etmemiz ve onunla bir iletişim kurmamız hemen hemen hiç mümkün olmaz. Bu
şiirde hayatla varoluşsal bir ilişki sözkonusudur; dolayısıyla en
iddialı kuramlara dayanarak yapılan çözümlemelerin bile bu şiirin
hakkını gereği gibi veremeyeceği kanaatindeyim.
Doğrusu, biz günlük hayatta dili, genellikle törensel
kullanım kalıpları içinde kullanırız; hatta bir yerde ‘istihdam’ ederiz.
Günlük karşılaşmalarımızda, sözgelimi hal-hatır sorma cinsinden
yaptığımız tüm konuşmalar genellikle ‘zevâhiri kurtarma’ ya da o ân
‘durumu idare etme’ konuşmaları olmaktan asla bir adım öteye gitmez.
Dahası, hemen hemen bütün konuşmalarımız, belli bir ideolojik çerçevede
yürütülen tartışmalarda özellikle müşahede edildiği gibi, çoğunlukla
belli önkabullere dayanan tanımlar, tanımalar (!), değerlendirmeler,
vargılar, yargılar vs.... içinde geçer. Bu tartışmalarda insan sesi ve
sıcaklığıyla, hayatın kendisiyle karşılaşmamız neredeyse hiç mümkün
olmaz. Tek tek yaşanmış tecrübelerin bu tür tartışmalarda bir ipucu, bir
dayanak oluşturabileceği çoğu kimsenin aklına bile gelmez. Kısaca, bu
tür tartışmalarda insanlar kendilerine hemen hemen hiç uğramazlar.
Tartışmalar, hatta ne kadar hararetli olursa olsun, düzmece ve yapay
olduğu acıkça belli olan bir düzeyde ve dünyada gerçekleştirilir.
Başka bir açıdan bakıldığında, bu durum, çoğu insanlar için
–belki de hepimiz için– hayat, insan ve dünya hakkındaki genel
anlayışımız sözkonusu olduğunda da geçerlidir. Çoğumuz için bu konulara
ilişkin kendi tecrübelerimizin, kendi yaşadıklarımızın, algılamalarımız
ve anlamlamlandırmalarımızın hiçbir önemi ve önceliği yoktur.
Giyindiğimiz, ya da benimsediğimiz anlayışın sıcak ve huzurlu ortamına
yaslanmış uysallığımızla kabul eder, kuşku duyar ve, tabiî, karşı
çıkarız. Çevremize çizdiğimiz dairenin dışına çıkamadığımız gibi,
başkalarının oraya girmesine de asla müsaade etmeyiz; kaldı ki oruaya
girilmesi de öyle kolay kolay mümkün değildir.
İşte tam bu nokta da Cahit Zarifoğlu’nun şiiri ile
–tanıyabildiğim kadarıyla– kişiliğinin bazı yönleri arasında kurulacak
bir ilişkinin onun şiirinin anlaşılmasında önemli bir ipucu
sağlayabileceğini düşünüyorum: O, kendi yakın çevresinden olan insanlar
tarafından bile gerçekleştirilmiş olsa, belli bir ideolojik ya da
öğretisel çerçeveye oturan tartışmalardan hiç ‘hazzetmezdi;’ o
tartışmalara, hatta o tür tartışmalara kendilerini kaptıran insanlara,
kolay kolay ‘ısınamazdı.’ Çünkü bu tür ‘entellektüel’ tartışmalarda ve
bu çerçevede geliştirilen söyleşilerde onun önemle üzerinde durduğu
insanî iletişim ve etkileşimin büyük ölçüde geri planda kalması; hatta
büsbütün akâmete uğraması durumu bile sözkonusudur.İşte bu yüzden, o,
‘sıradan’ dediğimiz insanlarla –kahveci çırakları, tayfalar, inşaat
işçileri, pazarcılar, işportacılar vs.– ilişki kurmayı, onlara yakın
durmayı; hayatın dinamizminin ya da şiir tomurcuklarının doğrudan
yakalandığı fırsatlar olarak görmüştür. Çünkü bu insanların dünyasında
hayat neyse o olarak, bir yerde olanca yalınlığıyla ortaya çıkar; orada
yapmacıklığa, kurmacaya yer yoktur.
Burada önemle üzerinde durulması gereken bir başka husus
da, kanaatimce, şudur: İbn Arabî geleneğinde, Cüneyd-i Bağdadî’den beri
gelen, “Tecellîde tekrar yoktur” anlayışı çok önemli bir yer tutar;
yani, her ân yeni bir ândır, ve her şey her ‘dem’ yeni bir kimlik ve
durum kazanır. Böyle bir anlayışta statik, durağan bir dünyadan söz
etmek mümkün değildir. Hayat anlamını, her ân yenilenen bu dinamizm ve
devingenlik içinde bulur; dolayısıyla insan için gerekli olan da bu ânı
yakalamak ve hakkını vermeye çalışmaktır, veya hiç olmazsa onun farkında
olmaktır.
Cahit Zarifoğlu’nun hayat karşısındaki tutumu ve şiirinin
dinamizmini oluşturan temel özelliğin böyle bir anlayışla büyük ölçüde
örtüştüğü kanaatindeyim. Kendisinin de açıkça söylediği gibi, şiir onun
çevresinden/yanından akar; çünkü hayat akmaktadır. Cahit Zarifoğlu, şair
duyarlılığını işte bu akışta dolaştıran, bu akışla ‘hemhâl’ kılan bir
şairdir. Bu yüzden, onun şiirini daha önceden bildiğimiz, tanıdığımız,
veya daha açıkça söylemek gerekirse, tanıdığımızı sandığımız durum,
nesne, olay ya da yol ve yöntemlere dayanarak anlamak mümkün değildir. O
şiiri, olsa olsa, kendi kaynağından yola çıkarak anlayabiliriz.
Burada bir noktayı daha vurgulayarak yazımı bitirmek
istiyorum. Cahit Zarifoğlu’nun şiiri, şiirin genel tarihi açısından
bakıldığında, ‘modern’ denen duyarlılık içinde gelişir. Daha açık
söylemek gerekirse, bu şiirde şairin bireysel ve biricik olan yönleri,
hayat karşısında durum alışı çok önemli bir yer tutar. Ancak, burada çok
önemli bir hususun altının çizilmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere,
modern denen genel yaklaşımda, ağırlıklı olarak ‘analoji,’ yani temsile
dayanan ve onun imkanlarıyla iş gören klasik anlayıştan farklı olarak,
‘analiz’ önemli bir yer tutar. Modern yaklaşımın, denebilir ki en önemli
özelliğini ayrıştırma, bölme ve parçalara ayırma oluşturur. Bu durum,
bir açıdan bakıldığında şiir için bir çıkmaz, veya en azından bir
‘tuzak’ oluşturabilir; çünkü şiir her şeyden önce, bir terkip ve
bütünlüğe ulaşma, onu tecrübe etme işidir. Şiir için vazgeçilmez olarak
görülen ayrıntıların öneminin, onların bu bütünlüğü görme becerisiyle
bir değer ve anlam kazandığını düşünmek, öyle sanıyorum ki yersiz bir
yaklaşım olmayacaktır. İşte tam bu noktada Cahit Zarifoğlu’nun şiirinin
ana damarıyla karşılaştığımızı düşünüyorum. Cahit Zarifoğlu’nun şiiri
hiçbir öğreti, kuram ya da sınırları çizilmiş bir anlayışa oturmamakla (daha
doğrusu sığmamakla) birlikte, belli bir dünya görüşüne yaslanan, onun
bağlısı bir şiir olarak kurar kendisini. Başka bir ifadeyle,
‘istikameti’ ve ‘kıblesi’ olan bir şiirdir bu. Bu şiirde insan belli bir
dönemin tanım, tasvir ve değerlendirmeleriyle değil, ‘aslî fıtratıyla’
ortaya çıkmaya çalışır. Daha açık söylemek gerekirse, Müslüman olma/teslim
olma bilinci ve duyarlılığı bu şiirin asıl kalkış noktasını oluşturduğu
halde, bu ‘fıtrat’a sonradan izafe edilen (ve ister istemez belli bir
dönemle, anlayışla sınırlı kalmak durumunda olan) yapay yönlendirmeler,
eklentiler, rahatlıkla gözardı edilebilecek unsurlar olarak görülür.
Cahit Zarifoğlu’nun şiirinin bu özü gören temsil (analoji) anlayışından
zevk alan bir şiir olduğunu kabul edersek, yaklaşımımızın daha isabetli
olabileceğini düşünüyorum.
Son olarak, bu yazıda büyük ölçüde geniş zaman kipi
kullandığımın fakındayım. Daha çok mantıkî önerme formuna uygun düşen
böyle bir söylemin kesin yagılarda bulunmak gibi bir sakıncası olduğunu
biliyorum. Böyle bir dilin, belli bir kuramın tahlil ve
temellendirilmesinde iyi iş gördüğü halde, şiiri, hele hele Cahit
Zarifoğlu’nun şiiri gibi bir şiiri anlamada kullanıldığında birtakım
güçlüklere yolaçması pekâla mümkündür. Bu bakımdan, burada dile
getirmeye çalıştığım, aşırı ya da yersiz bulunan yargılarımdan sarfı
nazar etmeye her ân hazırım. |