|
EROL BATTAL
CAHİT
ZARİFOĞLU ŞİİRİNDE KADIN VE AŞK
Bir sanat eseri olsun diye veya bir zorunluluk sonucu
ortaya çıkan her anlatım, anlatıcının dünyasının izdüşümüdür. Bütün
anlatıcıların olaylara, olgulara bakışları; hangi objektiflik söylemi
içerisinde olurlarsa olsunlar, kendilerini düşünsel olarak
konumlandırdıkları penceredendir. Hatta biraz daha ileri gidecek olursak,
aslında olay; nasıl, nerede, ne şekilde ve ne zaman cereyan ederse etsin
onun çerçevesi tek bir noktadan çizilir: Anlatıcının yani sanatçının
düşünsel ve duygusal dünyası.
Konuya bu perspektiften yaklaşıldığında bir sanatçının
eserlerinin değerlendirmesi sadece kendi dünyasının resminin
çizilmesidir. Bu nedenle de plastik sanatlarda olsun, edebî sanatlarda
ya da sahne sanatlarında olsun eserin duruşunu belirleyen sanatçının
dünyasıdır.
Bir sanatçının eserlerinde her hangi bir olguyu veya konuyu
tahlil edeceğimizde yukarıdaki çerçeve belirleyici olacaktır. Hatta
üstteki paragraflara zeyl olarak şunu da ekleyebiliriz ki, bu tür bir
incelemede de kalem sahibinin bakışıdır, değerlendirmenin sınırlarını
çizen.
Zarifoğlu adına, konu başlığı olarak ne ele alınırsa
alınsın, sonuçta onun dünya görüşünün o konu üzerindeki görüntüsü ortaya
çıkacaktır. “Zarifoğlu’nda kadın ve aşk” başlığı da aslında
Zarifoğlu’nun genel duruşunun bir benzeri olacaktır.
KADIN
“Akşam” kelimesi Ahmet Haşim için neyse ya da hangi
yoğunluktaysa Cahit Zarifoğlu’nda da kadın aynı yoğunlukta. Hatta başka
bir benzetme, Haşim’de “Akşam” ne kadar örtücü, gizleyiciyse;
Zarifoğlu’nda da “kadın, anne, ana” o kadar aşikârdır. Cahit Zarifoğlu
şiiri için, genel kanı kapalı oluşudur. Ancak bence bu kapalılığın
istisna unsurları vardır: kadın ve ana kelimelerinin geçtiği mısralar.
Ve onda kadın, Sezai Karakoç’un, üstün olmayan böyle bir arayışı, çabası
da olmayan, ancak mutlu olan kadın, anlayışıdır.
“Kadının
üstün olduğu ama mutlu olmadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz”
Sezai
Karakoç
Cahit Zarifoğlu’nun bütün eserlerinde kadın mutlu olmaya
kodlanmıştır. Çocuk kitaplarında da Savaş Ritimleri’nde de şiirlerinde
de kadın annedir, eştir, kız kardeştir ama hep kadındır. Yani evinin
sahibi, çocuğunun annesi, eşinin karısı.
Zarifoğlu şiiri anlatım biçim ve tekniği açısından modern
bir şiirdir. Ancak tema olarak şiire can veren unsurların tamamı
Maraş’ın ya da başka bir Anadolu şehrinin köyünden hayat manzaraları
sergiler.
“yün ören at güden kadınlar
Ormanlara tepeden eğilen toprak evlerde
Küçük pencereli karanlık dar odalarda
Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
Uzağa çekilip giden
Ayazda donan gülmeler içinde
Ormanlarda süt emziren anne
Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu”
Evet Zarifoğlu şiirinde kadın, üstünlüğü başkalarına verip,
krallığı kendi alır. Bu tutum bir anlayışın, bir dünyanın yansımasıdır.
O kadın krallığını kocasının yanında çocuklarının yetişmesinde
bulmuştur. şiirinin tamamında kadın mükemmeldir. Onu üstün tuttuğunu
iddia eden ama her türlü desiseyi kadında gören anlayışların ötesinde,
kadını “Havvalaştıran” çizgiler. T. Fikret’te ifadesini bulan “kadın
deniz gibidir, güvenmek olmaz ha” diyen anlayışın zerresini bulmak
mümkün değildir, Zarifoğlu külliyatında.
“oysa babamla bir kraldı anam”
Krallığını “anam yeşil hırkalar görürdü düşünde” diyerek de
çerçeveye alır.
“her bakışın dışında duran kadın”
Ayrıca,
“ve kadınları
Uçlarını kaldırıp sokmuşlar kuşaklarına
Kendi gölgelerinin”
Kadın kendi üstünlüğünün, kendi muhkemliğinin sınırlarını,
surlarını kendi çizmiştir. Zarifoğlu’nda kadın işini, eşini, anneliğini
kutsal bilmiş ve onların mükemmelliğinde kendini üstlere, başlara
taçlığa, yine kendi ifadesiyle krallığa yükseltmiştir. Çünkü o gölgesini
bile kendisinin çiğnenemeyecek parçası bilmiş, onun korunmasını
kendisine görev bellemiştir. Her halde kadının, sevgilinin
telakkimizdeki ulaşılmazlığının, yüceliğinin temelinde de bu davranış
olsa gerek. Hatta aşağıdaki mısralarda ifade edildiği gibi ahlakın
belirleyici unsuru hayret ve hayaya yönelik tıkanma kadın adına üzüntü
sebebi olduğu gibi yeni kararlarında nedenidir.
“hayret ve var olma tıkandı
Hayret ve haya tıkandı
Hayret ve hayret ve hayret
İlk kez geriye dönmek gerekiyor”
Kadın ya da toplumun geneli adına, yakındığı ancak kendi
kadınını müstesna tuttuğu yakınmalar yukarıdaki ve aşağıdaki mısralarda
ifadesini bulur.
“………
Ruhumuzun kirlenmesi dolmadı mı
Gövdemizin kıvranması doymadı mı
……..
Bu nedir böyle gün mü günsüzlük mü
Hangisine kapıldık nerelere atıldık”
Zarifoğlu’nda kadın her türlü orta malı bakış ve düşünüşün
dışında, anneliğin yoğunluğu dışındaki bütün arayışları boş sayan bir
enginlik içerisindedir. Annelik bütün ihtişamıyla; efsanelerdeki,
masallardaki, hikayelerdeki güzelliğini Zarifoğlu şiirinde ortaya kor.
Hatta şu bile söylenebilir: Niçin bu kadar mükemmel? Çünkü şiirlerde
kadına has her şey, muhteşem bir övgü içerisindedir. Kadın yoksulken
mükemmel, eşken mükemmel, anne iken mükemmel, sıkıntıdayken mükemmel.
Çünkü onda anne olma özelliğinin yıkılmaz gücü var.
“çocuk boşluktayken ölüye asılı kalmak
Annenin sesi her evden
Şehirde her baş dönmesinden
Çocuklarca çıngırak gibi duyulur
Annenin elinde birden tahta kaşık kırılır
……..
-hangi salıncaktasın çocuğum ipi iyi tut
Annenim ben
Yaklaşır kan kokusu yere vurur”
Cahit Zarifoğlu’nda kadın anne olduğunda zirvelerdedir.
Bütün güçlerin, bütün fedakarlıkların sahibidir. Onun artık tek bir
amacı vardır, çocuğunu doyurmak, beslemek, onu bütün engellerden
aşırmak, gürbüzleştirmek, ona gelecek her türlü olumsuzluğu göğüslemek.
Yememek, yedirmek.
“-annen ne söyledi
-(elmanın yarısını kardeşin yesin)
Kardeşin yesin anne yemesin mi”
Zarifoğlu’nda kadın hep yoksul. Ama bu yoksulluk hiçbir
mısrada çaresizlik değildir. O annedir ve bütün çarelerin sahibidir.
Zarifoğlu’nun kadın kahramanlarında yoksulluğun soylu
duruşunu görmek mümkündür. Bunun en somut şeklini “Yürek Dede İle
Padişah” çocuk romanında görmek mümkündür. Soyluluğun yegâne kaynağı
vardır, o da tevekküldür. Ve orda kadın kendine muhkem bir kale
bulmuştur: Annelik.
“ana
ekmek tahtasında yufka ve bir düş
kurar gibi gidip gelen el
eğilen ekmeğe sıcaklığını veren beden
sacın alevini alan incelik
içinde tereyağı eriyen bazlamayı
ana
aç çocuğa bir atlı gibi yetiştirir.”
Herhalde nirengi nokta bu olsa gerek. İnsanlığı yeniden
doğuran, yeniden üreten varlık: kadın. Aşağıdaki mısralarda olduğu gibi
buraya alınmayan bir çok mısrasında da kadının anneleşmesi dünyayı
yeniden şekillendirir. Bütün unsurlar, malzemeler hülasa bütün varlık
yeni anlamların sahibi olur.
“öyle ki kadın
Günü saati dolunca doğurunca
Bin yılı birden doğursun”
Ya da
“ey ana
Parkları çocuğunla eş doğurdun
Çimenleri mutlu kıldın”
Aslında Cahit Zarifoğlu şiirindeki kadının bütün
özelliklerini “Zeynep ve Uzaktan Fırat Üzerine İkili Anlatım” şiirinde
bulmak mümkündür. Uzun bir şiir, bu nedenle de birçok unsur, şiirin
mısraları arasına sinmiştir.
Zarifoğlu’nda eş olarak kadın ayrı bir ulviyettedir. O aynı
zamanda modern algılayışların kerih gördüğü kavramların sahiciliğini de
kınayıcıların zavallılığına aldırmadan şiirinde arz-ı endam etmesini
sağlar. Bu kavramlardan biri de “karı” kavramıdır. Bu kavramın aile, ev
anlayışındaki belirleyiciliği Zarifoğlu şiirinde çok net anlamıyla
kullanılmıştır.
“karılarımız her asrın insan güzelleri
İmkan bekçileri
Ağır arabalarla taşınan sancılarımız
Ağır tabanlarımız
Etten değil gibi az yiyen gövdemiz
Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan
Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan
Sıcağa ve nalın kıvılcımına gerçek isimler koyan”
Yukarıdaki ve aşağıdaki mısralar Zarifoğlu’nun bütün
eserlerindeki eş motifidir. Er’in koca olması, kadın’ın karı olması
hayatın bereketlenmesi, imkanların seferber olmasıdır. Evliliğe,
birbirine eş olmaya methiyeler dizilir.
“ben ve kadınım
Açık anlamlı şu bildiğiniz gibi
Ve dünyada
Yere basarak
Erkekliği ve kadınlığı hükümet ettik”
“Babamla bir kraldı anam”
Her halde kaside yazmaktır evliliğe ve methiye bölümünün
zirvesidir.
Kadınlığın ve erkekliğin evlilikle hükümet olması. Ve “eş
krallığı” kadın ve erkeğin birlikte yaşaması. İnsan, Cahit Zarifoğlu’nda
kadını okuyunca, istemeden de olsa, şiir türünün ruhuna aykırı olarak,
politik bir taraf oluyor: kadının üstünlüğü adına, ortaya çıkan ve her
hal-ü karda mutsuzluk hikayelerinden birinin öznesi kişilerin akımları
olan, “kadın izm’lerine” bir çift laf söyleme ihtiyacı duyuyor. Cemil
Meriç’ten sonra izmlerle ilgili daha etkin ne söylenebilir ki: “izmler
toplumlara giydirilmiş deli gömlekleridir, itibarları menşeilerinden
gelir.”
Cahit Zarifoğlu şiirinde kadın bütün modern anlatım
biçimleri içerisinde köydedir, tarladadır, ormandadır. Ot yolar, ağaç
kırar, yemek pişirir, yoksulluk çeker, fakirlik sürer; ama annelik
yapar. O eşinin yanında krallığını kurar. Hükümetini sürdürür. Erkeğiyle
yarış içerisinde değildir. Üstün olmanın dalaveresini kurmaz. Modern
söylemin, bilimin, filimin çizdiği kadın portrelerinin hiçbiri, onun
dünyasında yer almaz. Onun acısı çocuğunun kolundaki çiziğin
derinliğindedir. Onun sevinci kızının saçının telindedir. Onun mutluluğu
kocasının yanındadır. Onun aşikârlığı evinin duvarlarınadır. Onun
ortalığı sedirin, serginin uzandığı yerdir.
Zarifoğlu’nun kadın profili; ne kadar köyde, tarlada,
bağda, bahçede olsa da o duruşuyla modern tasavvurların tamamına isyan
basmaktadır. Çünkü o kalabalık sözlerin ötesinde bir kadın duruşu ortaya
koyuyor. Bu duruş, bütün kalabalık söylemlere galip sükutun isyanıdır.
Gandi’den ödünç olsun: “duruşum mesajımdır.”
AŞK
Cahit Zarifoğlu’ndaki kadın anne olarak cennettir, kız
kardeş olarak cennettir, eş olarak cennet.
Sevgili olarak ıstırap. Aslında kahramanlık.
“Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara
Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara”
Hayatımda iki kitabın çok başka bir yeri vardır. Aşağı
yukarı ikisini de aynı dönemde okudum. Biri Durali Yılmaz’ın “Fetva
Yokuşu”, diğeri Cahit Zarifoğlu’nun “Savaş Ritimleri” Fetva Yokuşu’ndan
sonra ayağımın takıldığı bütün taşlardan özür diledim. Her özürden sonra
da etrafıma bakıyordum, bana “deli, kendi kendine konuşuyor.” Diyen
birilerinin olup olmadığına. Uzun sürdü, sonra kurtuldum. Lakin Savaş
Ritimleri’nin etkisinden hala kurtulamadım: “Aşk büyüklere ait bir
hastalıktır ve çokta matah bir şey değildir.” Düşüncesini ben de yıktı
ve babalık kariyerimde ayrı bir çizgi oluşturdu.
Savaş Ritimleri’ni aslında bütün duyarlılıklarımızın
yoğunlaştığı Afgan Cihadını anlatıyor diye okumuştum; ama o roman en
güzel aşk romanı olarak bende kaldı. Evet okuduğum aşk romanlarının aşkı
bütün boyutlarıyla, bütün sadeliğiyle ve en saf haliyle anlatanı Savaş
Ritimleri’ydi. Her şeyden öte aşık da maşuk da daha 10 yaşına varmamış
ve Mecnun’u da Leyla’yı da kendilerinde mecz etmişlerdi. Kerem de
ordaydı, Aslı da.
Roman çocuklara bakışımı değiştirdi. Onların aşklarına
saygıyı öğretti. Sonra çocuklarım büyüdüler. “Büyük adam” oldular. Okula
başladılar. Oğlum ilkokul 1. sınıfta aşık oldu. Bir yıl boyu
harçlığıyla okul kantininden sadece Ülker Hanımeller aldığını öğrendik.
Çünkü sevdiği kız o bisküviyi seviyordu, ve ola ki kendisinden isterdi.
En mutlu olduğu gün kızın kendisine alayla dil çıkardığı gündü: Çünkü o
kendisini muhatap almıştı. Evet aşk buydu ve Savaş Ritimleri’nde de
böyle anlatılıyordu.
Zarifoğlu romanında aşk kendi varlığını sıkıntıyla, çileyle
ama kimsenin farkına varamayacağı bir kahramanlıkla ortaya kor. Çünkü
özellikle “sevilen”, –bu kelime özellikle kullanılmıştır. Ve
belirleyicidir.- bu kahramanlığın çokta farkında değildir. Aşık kendini
yer, bitirir. Ama bu sadece kendi karanlığındadır.
Aşk aslında tadına doyum olmaz hüzündür.
“biliyorum çok geç oldu
……
Yeni atandım aşkın tırpanlarına
……..
Eyvah hüzün bu
Eyvah hüzün yine
Çatında alnımın
Hüznüm ağam oldu eyvah
Bir şey yap silkip at.”
Zarifoğlu’ndaki aşk ta -aslında belki de bütün aşklarda-
şöyle sevgiliden küçük bir iz bir işaret; bütün sorunları çözecek,
kapkaranlık geceleri aydınlık sabahlara taşıyacak, sızıları dindirecek,
hüzünleri neşeye tebdil edecektir.
“Hadi düşün beni
İçim otursun aklım
Durulsun diye”
Cahit Zarifoğlu belki de aşkın en tatlı tarafına kalemini
salmıştır. Orda şıp sevdilik yok. “Allıyı gördü allıya, pulluyu gördü
pulluya” da yok. Kendini bütün varlığıyla hiçleyen, sevgiliye karşı
hiçbir korunağı olmayan, hep sevgilinin merhametine muhtaç, kendinin
çirkinliği sevgilinin güzelliği, kendinin hoyratlığı sevgilinin
narinliği, hep yükseklerin sahibi sevgiliye asla ulaşamayacak olan
derin bir kara sevda vardır.
Aşkın kara sevda oluşu da, sevgiliye ulaşılmazlığı da;
aslında yukarıda ki kadın tasavvurunun doğal bir sonucudur. Aslında bu
aşk anlayışında yaşanan hayatın biçimide belirleyicidir. Zarifoğlu’nun
kahramanının yaşadığı coğrafya da aşk anlayışının çok belirleyicisidir.
Maşuk, aslında bütünüyle kadın; uzakların varlığıdır. Ulaşılmazlık
aslında birazda uzaklıktadır. Yüceliktedir.
Cahit Zarifoğlu’nda olan, bir başka yerde veya kimse de
olmayan aşkın bir başka şekli de; zarifoğlu’nda aşk kalıcıdır. Yani
sevgili sadece uzakta olan değildir. Yani evindeki de aşık olunandır. Ve
o da uzakta olan kadar ulaşılmazdır. Bu da yine yukarıda çizilen kadın,
eş portresi içerisinde anlamını bulabiliyor.
Bu çerçevede üzerinde önemle durulması gereken bir diğer
nokta, aşık olan sadece erkek değildir. Kadında kendi vakarı -ki bu çok
belirleyici, sınırlandırıcı- içerisinde aşkını en fedakar şekilde yaşar.
Bu aynı zamanda insanı anlamlandırma ile de ilintili. Bunun izlerini
geleneksel kültürümüzde de o kültürden iz taşıyan kişilerde de bulmak
mümkün. Hatta belirleyici: “Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” |