|
ZEYNEP HİCRET
İŞTAHSIZ OĞLAN
----------------------------------------
En sevdiği arkadaşıydı Gülseli. Bir
ona gösterebilirdi resimlerini, bir o dudaklarını eğip bükmez, bir o
alay etmezdi çizdikleriyle; iyice görebilmek için başını eğer, saçları
kâğıda sürtünür, parmaklarını önce denizine, sonra güneşine, sonra
ağaçlarına dokundurur, bunların ne güzel şeyler olduğunu fısıldardı.
Gülseli onun görüntüsüyle ilgilenmezdi. Damaklarının çıkık olması,
dişlerinin üst üste binmesi onu ürkütmez, renklerinin neden böyle pis
bir yeşile döndüğünü sorup durmazdı. Ama Gülseli kaçardı ondan,
sevmezdi, yanına oturmazdı pis kokar diye.
Annesi de sevmezdi, çelimsiz,
iştahsız diye. Hep başka obur çocuklara imrenirdi. Sokağın çocuklarını
eve çağırır, onlara, 'hadi masaya dizilin bakayım' der, önlerine genişçe
tabakta şekerli makarna sürer, oğlunu da belki kıskanır da iştahı açılır
diye bir sandalyeye oturtur, bu aç çocukların tabaklarını nasıl silip
süpürdüğünü seyretmeye zorlardı. Ama oğlanın iştahı açılacağı yerde üç
gün ağzına lokma koymaz, göreni mide bulantısından öleceğine
inandırırdı.
Doktorların verdiği ilaçlar kâr
etmedi. Akrabalardan biri, 'hocaya gösterelim en iyisi' dedi. Üç gün
tütsü yaktılar. Çocuğu temiz bir örtünün altına sokup dumanı iyice
burnuna çekmesini öğütlediler. Kırk gün boyunca bekleyeceklerdi. Çocuk
on günden sonra bir dilim domates ve ince bir dilim salatalık yedi.
Bütün akraba, tanıdık, eş dost, konu komşuya haber salındı; mutluluk
paylaşılmalıydı ki artsın. Dayılar, halalar meyvelerle, yemişlerle akın
ettiler. Herkesi bir heyecandır sardı. Kapıcı, çocuğundan saklamayı
başardığı bir paket cipsiyi getirip yatağının başucuna koydu. Mahallenin
bakkalı ufak bir poşet içinde şekerlemeler gönderdi. Önce çocuğun odası
rengârenk yiyecek paketleriyle doldu, sonra da mutfak dolapları. Misafir
odasının vitrinleri bile sırf gelen erzakı yerleştirmek için boşaltıldı.
Evde bir curcunadır başlamıştı.
İştahsız oğlan on dördüncü gün
paketleri açtı, yemişleri elleriyle ufaladı, oraya buraya serpiştirdi,
gören güvercinlere yem atıyor sanırdı. Örtüler, nevresimler, halılar,
tüller leke içinde kaldı. Cipsileri ayaklarıyla eziyor, çıkan sesin
hoşluğuyla kendinden geçiyor, odanın içinde kahkahalar atarak dans
ediyordu. On beşinci gün çikolataları elleriyle mıncıkladı, aynanın
önüne geçip bir tek yeri beyaz kalmayıncaya dek kendini boyadı;
zencilere özeniyordu. Pencereden sokağın obur çocuklarına el salladı.
Çocuklar korkup annelerine koştular. Kadınlar camlarda velvele kopardı.
Zencinin biri onlara el sallıyor, çarpık dişleriyle gülücükler
dağıtıyordu.
Otuzuncu gün gelene dek annesi her
yaptığını bir şekilde mazur gördü, sesini çıkarmadı. Ne kadar hoşnutsuz
olsa da yarım kâse çorba içmesi onu memnun ediyordu. Düşlerinde oğlunun
iki tabak şekerli makarna yediğini görüyor, yanakları dolgun, gürbüz bir
çocuk olduğuna seviniyor, komşularına hava atıyordu. Sokaktan kan ter
içinde gelmesi, mutfağa dalması ve 'ne yemek var' diye sorması ona
anneliğini hissettiriyordu.
Ama otuzuncu günden sonra olmamasını
istedikleri şey oluverdi. Kırk gün geçmesini beklemekten başka çareleri
olmadığından, gözyaşları içinde oğlanın açlığını seyredeceklerdi. Evden
cenaze çıkmıştı sanki. Kimse ağzını açıp bir şey demedi. Kırk gün
dolduğunda tekrar hocaya götürdüler. Bu sefer muska yazıp verdi. Temiz
bir beyaz beze sarıp boynuna astılar. Geceleri ara sıra annesi oğlunu
yokladığında onun muskayı kemirdiğini görürdü.
Ah, neler düşünmedi kadıncağız, ne
çareler. Ama oğlan ne Nuh dedi ne de peygamber. Ona, sırf iştahı açılsın
diye Allah biliyor, kaplumbağa aldı. Bu obur hayvan belki onun yıllardır
başaramadığını başaracaktı. Oğlu severdi kaplumbağaları. Ama onu da iki
günde kendine benzetmesin mi... Ya bu velette bir terslik var ya da
hayvan hastalıklı çıktı. Götürüp sahibine geri verdim, onun yerine iki
güzel balık aldım. Adam o kadar tembihledi beni, ben de oğlanı
tembihledim, sakın iki taneden fazla yem atma, diye. Kendi yemediğini
onlara yedirmiş. Hayvanlar hazımsızlıktan öldüler. Anlayamadık,
anlasaydık kustururduk hayvanları. Elden bir şey gelmez artık. O günden
sonra sinirleri daha da bozuldu, hiçbir şey yemiyor. Ağzını konuşmak
için bile açmıyor. Ne yapsam da onu bu illetten kurtarsam! Ah elim kolum
nasıl da bağlı. Komşu kadınlar önümüzdeki Cuma Eyüp Sultan'a gidecekler.
Ben de mi onlara katılsam? Yandaki Fadime'yi de alırım, o da gelsin,
aklıma geldiği iyi oldu, onun da kızı sorunlu, onunki de obez: çok
yiyor. Bu çocuk milletinin ortası yok. Nedir anaların bunlardan çektiği?
Babalar çekip gidiyor tabi. Babalar rahat, umurlarında mı?
Evet, babasının da umrunda olmadı
hiç. O da sevmedi onu. Aslında babasının sevip sevmediğini pek
anlayamıyor. Sünnet olduğu gün adamcağızın iki ayağı bir pabuca girdi.
Bir telaş, pür telaş, alnının nemlendiğini gördü. Eğer telaş etmek
sevgidense, gerçekten seviyor babam beni, dedi. Tam bir yıl didikledi
durdu babacığı. Binlerce yere telefon etti. Her akşam eve bir tomar
broşür ve kartvizitle döndü. Çok yoruldu çok.
Yo, dediğine göre öyle fukara
çocukları gibi belediyede olmazdı bu iş. Kalabalık, pislik. Özel
olacaktı. Paraya kıyacaktı, yeter ki acımasındı oğlunun pipiciği.
Sonunda güveneceği birini buldu. Güvenebilirdi nihayetinde, adamı bir ay
boyunca eve akşam yemeğine getirdi. Birlikte balık tutmaya gittiler, bir
kahvede oturup geçmişlerini anlattılar, birbirlerinin arkadaşlarıyla
tanıştılar, iyice güvendiler birbirlerine, iyice mutmain oldular. Oğlunu
kimin eline teslim edeceğini bilmesi hakkıydı, karısı ne diye kızıp
duruyor. Öyle kolay mı? Bilmeyen ne anlar.
Zavallı oğulcuğu, nasıl da canı
yanacak haberi yok. Onunkini dün gibi hatırlıyor. Kendi babasının beti
benzi nasıl atmıştı biliyor. Her gece gelip yoklamasını, durumu vahim
gözlerle kontrol etmesini unutamıyor. Babası çok severdi onu. Ama
oğulcuğununki şişmeyecek, şişip kızarmayacak, çişini yan yapıyor diye
babacığı kıyametleri koparmayacak, damarının kesildiğini düşünüp
korkular demlemeyecek, sabah ilk iş yakasına yapışmayacak doktorun,
eczane eczane gezmeyecekler. Sonuçta onu özele götürecek. Öyle gariban
çocuklarla bir tutamaz oğlunu. Oğlu sümüklü değil. İkiyüzü verecek, acı
çektirmeyecek.
İşte, babasını böyle anımsıyor.
Bundan sonraki evrelerde görüntü tamamen silikleşiyor. Bir sonrakinde
kara gözlüklü bir adam beliriyor; kel. Ona öğretmenim diyecek. O da onu
sevmeyecek. Hep hastalıklı çocuklar, sıska köpekler, kuru ağaçlar, eğik
çatılı evler çizdiğinden sevmeyecek. Ama ne yapsın, gördüğünü çiziyor
diye hakir görülmeyi anlayamıyor. O kimseye çatmayan, sessiz, uslu bir
öğrenci olmak istiyor. Öğretmenini dinlemek istiyor.
Her ne kadar beni zorla kabul etmiş
olsa da annemin akrabası olduğu için göz yumduğunu söylese de
tembihlerine uymak istiyorum, istediği gibi bir öğrenci olmak için
elimden geleni yapacağıma söz veriyorum.
Burada, sorularına cevap veren,
ödevlerini aksatmayan öğrenciler arasında, üzüm üzüme baka baka kararır,
diyerek aklımın başıma geleceğini, sorduğu suallere eksiksiz yanıt
vereceğimi, ev ödevi diye bir tomar kâğıda çiziktirdiğim budalaca
şeylerle onunla âdeta alay etmeyeceğimi, beslenme saatinde burnumu
tıkayıp oturmayacağımı, her sabah yumurtamı yiyip her akşam yatmadan
ballı sütümü içeceğimi o da annem gibi umut ediyor, bekliyor. Başka ne
yapabilirler ki. Sevmeyi akıllarına bile getirmiyorlar. Oysa sevseler,
herkes sevse beni, arkadaşlarım olurdu o zaman, onlarla top oynardım,
yakalamaca oynardım. Beni ebe yapsınlar. Söz veriyorum, hiçbirini
bulmam, sobelenir yine yumarım. Elliye kadar, hatta yetmezse yüze kadar
sayabilirim. Yeter ki oynayabileyim onlarla. Yeter ki aralarına alsınlar
beni. Hem o zaman yorulurum, yorulunca da iştahım açılır, oturup hep
beraber şekerli makarna yeriz. Ama onlar, sen koşamazsın, diyorlar, sen
hastasın. Düşüp öleceğimden korkuyorlar. Düşmekten neden korkuyorlar?
Düşüşlerin büyükleri de pek
korkuttuğunu büyüyünce gördü. Örnek, patronu. En büyük korkusunu bildiği
gibi biliyor onun da sevmediğini. Bir patronun ne istediğini bir türlü
bulamıyor. Dakikası dakikasına, hem de İstanbul trafiğinde bu mucizeyi
gerçekleştirmesi, mesai arkadaşlarıyla iyi geçinmesi, sessiz sedasız her
istenileni yerine getirmesi, işini sevmesi, hiçbir şey umurunda olmuyor.
Hep şikâyet etmek, uyarmak, korkutmak için bir neden buluyor. Bir gün
kravatına attığı düğümü müessesesine yakışır bulmadığını söylüyor. Başka
bir gün, gömleğinin renginde bir sorun mu var, diyor. Daha ertesi gün,
çok zayıf olduğundan ve bu görüntünün bir işveren olarak kendisini
rahatsız ettiğinden dem vuruyor. Hastalıklı olabileceğinden
endişeleniyormuş. Birkaç gün sonraysa derisinin ölü gibi sapsarı
kesildiğini, son günlerde halsizliğinin gözünden kaçmadığını, isterse
istifasını anlayışla kabul edebileceğini söylüyor. Onu istifaya
zorlamasının sebebini bütün gece düşündüğü hâlde bulamıyor. Birinden
şikâyet mi almış? Araştırıyor. Arkadaşlarıyla iyi geçinen biri
olduğundan bu sebebe de tutunamıyor, başka sebebe bakınıyor ama ne
olduğunu çıkaramıyor.
Acaba iştahsız birini çalıştırmak
yasaklandı mı diye düşünüyor. Yoksa biri patrona şekerli makarnadan
nefret ettiğimi mi söyledi.
Açıkçası korkuyordu işsizlikten.
Karısı da işsiz kalacağını söylüyordu. Bırakıp gidecekti işten atılırsa.
O da sevmezdi onu. Konuşmaz, hal hatır sormaz, iki poşet taşımakla
yorulur, çocuğunu parka götürmez diye kızardı ona. Sen ne biçim adamsın,
derdi. Televizyon bile seyretmezsin, maç izlemezsin. Ne gelene bi hoş
geldin dersin, ne gidene güle güle. On iki yıldır hep aynı şey, eve bile
bunca yıl dakikasını şaşmadan geldin, ara sıra geç gel be mübarek,
insana kavga zevki tattır, karını endişelendir, ilişkimizde renk olsun
biraz, bir yerlere takıl demiyorum, hiç değilse kapının önünde iki
dakika eğleş, insan bu kadar mı sıkıcı olur. Varsa yoksa elinde o
buruşmuş gazete parçası. Okuya okuya hatmettin, biraz da oğlunla
ilgilen, karınla ilgilen. El âlemin hayatını okumanın sana bir faydası
olmaz diyorum. Kımılda biraz, hayata dön. Hayallerin hepimizi öldürecek,
anlamıyor musun?
Ne demek istediğini anlamazdı. Oğlun
oğlun deyip durması ise tam bir fiyasko. Oğlu ondan nefret ederdi bir
kere. Elini vermez, kucağına gelmez, dediğini yapmazdı. Daha bir bucuk
yaşında var yoktu, pis baba, dedi. Bunu duyduğunda dünyası başına
yıkılmış, hayallerini yerle bir etmişti. Üç ay kendine gelemedi, ne bir
lokma yedi ne de bir yudum içti. Hep bu 'pis baba' kulaklarını aşındırdı
durdu. Biricik oğlunun günahsız ağzından dökülen pis baba olmak
istemiyordu. Oysa bir o anlayacaktı, bir o hak verecekti iştahsızlığına.
Onun sayesinde hayatla bağını kuvvetlendirecek, sık dallı ve bol
yapraklı ağaçlar çizecekler, birlikte gürbüz, neşeli çocukların
oyunlarına katılacaklar, hatta belki karşılıklı oturup şekerli makarna
yiyeceklerdi. Şimdi nasıl, mümkün değil birleşmeleri. Bir baba oğul
ilişkisi kurulamaz aralarında. Onun yarası var. Yarası bir türlü
iyileşmiyor. Yarayı kim iyileştirecek? Yara derinde. Gel yarayı bul,
oğlum. Yaşamaya olan, dünyaya olan, kendime olan iştahımı kaybettim. Gel
onu aç, oğlum.-
|