[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

YILMAZ YILMAZ

SAHİPSİZ YAŞAMAK

----------------------------------------

T ıkış tıkış bir bavul. Karyolanın üzerine rastgele atılmış çoraplar.

Yerde kırık bir vazo…

Pencerede bir erguvan, solmuş.

Yalnızlığı yüzüne vuran bir resim, kireci dökülmeye başlamış duvarda tek kalan.

Bir oda müziği… Noktürn.

Kirli saçını eliyle geriye doğru atınca kırık aynaya yansıyan yüzünü gördü. Gözlerinin altı torbalanmış. Sanki yetmişli yaşlarını yaşayan bir sesiz gemi yolcusu.

Parmağını gözlerinin altındaki torbalara sürdü. Şişlik, ezilmişlik… Vıcık vıcık bir duygu.

Alnındaki ben, yüzündeki kırışıklıklar, sağ gözündeki kızarıklık, saç uçlarının bakımsız kalmaktan kırılmış hali, kaşlarının cımbızla yolunmuş gibi durması, görülmese de acı veren, sol kalçasındaki el büyüklüğündeki morluk.

Saat 04.00.

Gün ışığına söz geçiremeyen sesim, dedi, içinden. Yazdı bunu güncesine.

Saat 06.10.

Gün ışığı otelin penceresinden doldu odaya. Bunu da yazdı, sonrası yok.

Küçüklüğünü hatırladı. Hep hatırlayacak…

* * *

Oda, sobanın üstünde fokurdayan çaydanlığın çıkarttığı sesle doluyor. Güneş hafifçe sıyırmış bulutların perdesini. Sabah evlerinde erken oluyor, her işçi evinde olduğu gibi. Az sonra kamyonunun kornasını öttürecek Çavuş, dışarı çıkın haydi gidiyoruz, demek ister gibi. Babası, kahvaltı niyetine annesinin önüne koyduğu dünden kalma yarım somunun önüne çömelmiş, bir bardak çay, biraz zeytin ve taze sabahların sessizliği içinde. Yorganın altından odaya bakıyor. Beş kardeş, hepsi de aynı odada yatıp kalkıyor. Anne babası dâhil… Bu, eski usul, kerpiçten yapılma, tavanı çinko kaplı evde yedi can nefes alıp veriyor.

* * *

Saatine baktı. 07.30 arabasına almıştı biletini, bir saatten fazla zamanı vardı. Telefonla resepsiyonu arayarak saat 07.15'te bir taksiye ihtiyacı olduğunu, otogara gideceğini söyledi. Bir de kahve…

Yan odadan gelen çocuk ağlamasıyla karışan "Benim böyle feryadımı duymuyor musun?" diye iç yakan bir arabesk parça… Kim söylüyor?

Suratında alaycı bir gülümseme asılı kaldı. Fakültede "Kent Sosyolojisi" konulu bir konferans veren arkadaşı Şenay geldi aklına. "Şimdi burada olsa, kim bilir ne fiyakalı açıklamalar yapardı." Biraz önceki alaycı gülümseme yerini hırçın, çocuksu, uçuk, sebepsiz, biraz kaprisli bir öfkeye bıraktı. İnsanların, başka insanların hayatı hakkında fikir yürütürken merkeze kendi ben'lerini alarak konuşmaları, tepeden bakarkenki acınası merhametleri, gösteriş olsun diye halkın, daha doğrusu varoşlardaki halkın derdiyle ilgilenir gibi yapmaları ve bir dolu şey dün akşamdan beri yatıştırmaya çalıştığı, güç bela zaptettiği öfkesini yine sağalttı. Balkonun kapısını açıp aşağıya tükürmek istedi. Kapıya yöneldi, arkasından yetişen sağduyusu durdurdu onu.

-Dur, bekle biraz deli kız…

-Ne var, zaten hep senin dediklerini yaptığım için bu hale gelmedim mi?

-Hayır, asıl burnunun dikine gittiğin için geliyor bunlar senin başına. Hem…

-Haklısın, dünkü kavga, bugünkü halsizlik, yarınki bilmem ne, hepsi benim burnum yüzünden…

Morluk… Sızı. Dünkü kavga. Unutmak istediği.

Sesinin rengi siyahtan mora döndü, hakim olamadığı öfkesinin elinde oyuncak olmak istemediği halde, hatta kırık camın kenarına iliştirdi yamru yumru kâğıda yazdığı notta olduğu gibi "sakin ol" sözü ne kadar da anlamsız geliyor şimdi. Bütün "anlam" yüklü şeylerin, epistemolojisini, geçmişini merak eden Şenay'dan da nefret etmesi gerektiğini düşündü. Her kelime için bir epistemoloji. Sevmiyordu bu kelimeyi.

-Kelime kelimedir, kavga kavgadır. ne Epistemolojisi Allah aşkına Şenay!

Saçmalık… Balkonun kapısını açtı, dışarı çıktı, kapıyı kapadı. Durdu bir süre, istenmediğini anlayan sağduyusu üzgün, süklüm püklüm geri geri çekildi yatağın yanına değin. Bir taş gibi düştü yatağın üstüne. Çamur gibi dağıldı her yere. Balkondan içeriyi izleyen Gülnaz'ın içini pişmanlık kapladı bir an. Dudakları titredi, yatağın beyazına bulaşan, odanın her tarafına sıçrayan çamuru görünce. Martı sesleri geliyordu kulağına. Döndü, denize baktı.

İskeledeki balıkçılar hazırlık yapıyor. "Turist gezdirme mevsimi…"

Balıkçılık yapan pek az balıkçı kalmıştı, onlar da şehrin bu tarafında pek bulunmaz. Ne şu ne bu geldiği gibi gidecek bu deniz şehrinden. "Aslında bu küçük şehir, şehir ismine pek de layık sayılmaz. Belde, kasaba gibi bir şey demeli."

Kapı çalındı mı acaba? İçeri girdi. Odayı toparlamak geldi aklına, sonra vazgeçti. Kahveyi getiren otel görevlisine söyler, zarar neyse öderdi.

"Ben küçükken küçücüktüm, süt içtim acıktım."

* * *

Annesi her zamanki sabah neşesi ile bir çırpıda hazırlayıverdiği sabah sofrasında babasıyla beraber kâh dünden, kâh bugünden bahisler açıyor, sadece konuşmalarda adı geçen mutlu yarınlar için hayaller kuruyordu. En olmadık yerde çalan korna alıp götürürdü babasını. Yattığı yatağın içinde iyice büzülür, erir giderdi babasının evden çıkmasıyla. Yorganı daha bir çekerdi üstüne. Dışarıda gerçek dünya, içerde "ben" vardı. Hayat böyle güzeldi, yorganın altında, hiçbir şeyi umursamadan, hiçbir şeye takılmadan, düşünmek/düşlemek yarınları. Ayağının bir kısmı yorganın dışında kalsa, ya da herhangi bir yeri, anlardı gerçek hayatın hep yanı başında durduğunu. On bilemedin yirmi dakika sonra annesi onu da uyandıracaktı. Bu cumartesi sabahı, haftanın yorgunluğunu atmak güzeldi ama biriken dağ gibi çamaşır bugünden yıkanmalıydı. Her defasında deterjandan büzüşen, yamrı yumru bir hal alan ellerine bakardı çamaşır bitince. Annesinin öpücüklere boğduğu eller… Saat on olmuştur, çamaşır bitmiştir. Annesi, kendi elleriyle ekmeğe yağ sürüyor.

* * *

"Dur dur dur…"

"N'oldu?"

"Ya, ne bileyim bu öykü çok… Nasıl desem…"

"Çok, ne?"

"İşte Yeşilçam melodramı yazıyoruz gibi geldi bana."

"Ne alaka, ne melo'su…"

"E, baksana; yoksul bir aile ama her şeye rağmen mutlu. Tamam, öyküdeki küçük kız büyüyecek hatırı sayılır bir yazar olacak ama bilmem ki nasıl desem, yani iyi yazar böyle yetişmez her halde nasıl yetişir bak…"

"İyi de bu, turfanda hıyar değil ki kalıbı formülü olsun… Yabani ot, çiçek farz et, her yerde her an olabilir…"

"Değil olmaz, kentsel döngü buna izin vermez."

"Ne… Ne…"

"Dalgayı bırak. Sosyal statü demek istediğim. Yani yaşamlarımızı şekillendiren bir sosyal örüntü vardır, bizler sadece bu örüntünün bir yerlerinde asılı duran örümcekler gibiyiz. Evet, bir ağımız vardır, kurmuşuzdur bir yerlere, bu zamanın gereği ya da zaten birbirine acıma duygusunu yitiren gözlerle bakan zavallılığın gereği."

"Aynı Şenay gibi konuştun ve Şenay gibi kabul etmekte zorlanıyorsun; sıradan, basit bir yaşamları olan bireylerin de bir gün kendi istedikleri doğrultuda yaşamı "kurgulamaları" bence olanak dışı bir şey değil. Olabilir yani…"

"Olabilirlik açısından bakıyorsan her şey olabilir. Kız, yani bizim kız, Gülnaz bu mutlu yuvanın serçesi uçup gidemez mi bir gün?"

"İyi de neden? Mutlu olan hangi insan başka bir tercihte bulunur ki?"

"Bak, bu son dediğin fena halde ofsayt işte… Mutlu olmayı isteyen kim? Demek istediğim senin zeytin, peynir bir de çay eşliğinde resmettiğin mutluluk her bireyin talip olduğu mutluluk olmayabilir…

"?"

"Baştan alalım istiyorsan, yani bak ne diyordu dün izlediğimiz filmde küçük kız adama: "Hayat hep böyle zor mudur?"

"Genelde zordur…"

"Bitti, bu işte… Bir de hep üçüncü kişi kullanıyoruz, soğuk duruyoruz, iç dünyasına giremiyoruz Gülnaz'ın. Kızın yaşadıkları bizim kuruntumuz kalıyor. Bırakalım o konuşsun…"

"Değiştiriyoruz o zaman…"

"Bak, şöyle başlayalım: Dışarıdan içeri taşıyor bütün gürültü. Kulaklarıma söz geçirebilsem, emir verebilsem "işitmeyin" diyeceğim… Otelin lobisine çıktım, hangi taraftan geldiğini kestiremediğim gürültüye sitem edecektim, ama nasıl?

* * *

Dışarıdan içeri taşıyor bütün gürültü. Kulaklarına söz geçirebilsem, emir verebilsem "işitmeyin" diyeceğim… Otelin lobisine çıktım, hangi taraftan geldiğini kestiremediğim gürültüye sitem edecektim ama nasıl?

Her konuşma, tören öncesi böylesi bir huzursuzluk kaplamasa içimi, "ne kadar güzeldir konuşmak" diyeceğim… Öyle olmuyor işte. Her gün konuşma metinlerini gözden geçirmesem, uygun olmayan yerleri daire içine alıp çıkma işaretiyle sayfa kenarına daha düzgün ifadeleri yazmasam, sonra yaptığım bu düzeltme metni temize çekip eskisiyle beraber Bay Başkanın odasına götürmesem… Benim söyleyemediğim şeyleri söyleyen ve alkış toplayan başkan olmasa…

Başkanın odası da benim odam gibi dökülüyor mu, sanmam. Ayna… Bari şu aynayı değiştirselerdi, kırık dökük… Gözümün altında oluşan şu hınzır torbalar olmasa…

Şişmiş iyice… Su mu var ne içinde?

Nedim çocuklara kahvaltısını yaptırmış mıdır acaba? Saat…

06.32… Erkenmiş; değil kahvaltı, Nedim bile uyanmamıştır. Gerçi bu saatte normalde ben de uyanacak değilim. Konuşma metnini son bir defa daha gözden geçireyim. Bu Bay Başkan da kurduğu bozuk cümleleri ne diye… Neyse…

"Sayın Bakanım… Geçen yıla oranla, kıyı şeridinde yaptığımız düzenlemeleri de fark etmişsinizdir sanırım." Yok, bu cümle olmaz, Bakanla böyle senli benli olmak de nesi? Düzelt: "Sayın Bakanım, geçen yıl kıyı şeridinde yaptığımız düzenlemeler bu sene nihayete ermiştir. Artık yerli ve yabancı misafirlerimize gerek sosyal yapımıza gerekse çağdaş yapının estetiğine uygun bir göz zevkiyle hitap edeceğiz…" Ne cümle ama…

* * *

Bu kıyı şeridinde ölmüştü babam. Yok yok, araba kazası falan değil… Kalp krizi hiç değil. Basit, bir karın ağrısı ile başlayan ve ölümle biten bir oyundu babamın oynadığı. Her an bir yerlerden çıkacak ve kocaman ellerini kulaklarının arkasından sallayıp dikleştirerek tavşan taklidi yapacaktı. Bekledim ama çıkmıyordu. Benimle beraber dört kardeşim de bekledi. Ben zamanla çıkmayacağını anlasam da kardeşlerimin anladığını zannetmiyorum. Bir insan kızlarını bu kadar sever mi? Kız çocuğu hem de? Babam farklı, çok farklı… Keşke bütün babalar öyle olsaydı. Gülderen, Gülseren, Gülbeyaz, Gülpembe, Gülnaz… Annem mi, Gülnur. Şaka değil, gerçek. Güllü isimlerimiz vardı ama on ikisinde bir çocuğun gülmesini hiç yaşamadım desem yeridir. "Koca kız" olmuştum ama olmak isteyen kim. Oyun çağını çoktan geçmiş bu koca, deli kızın babasının tavşan numarası yaparak bir yerlerden çıkmasını beklemesi kadar garip başka bir şey yoktur. Palavra, bir dolu gariplik var da benim garipliğim mi "garibinize gitti sayın bay." Yo, yo… Babamın gözünde hep çocuk olarak kalmak istedim ben. Annem çocukluğumu görmedi hiç. Evin en küçük kızı bir buçuk yaşındayken öldü. Babam hiç anlamadı niye öldüğünü. Ağladığını görmedim ama iki ay konuşmadı hiç, say ki ölü… Sen, sen olmasaydın konuşacağı da yoktu. Küçük emanet derdi sana o zamanlar… Ben gördüm. En büyük ablam, ablamız Gülderen görmemişti ama ben görmüştüm ağladığını. Yaşlı bir ikindi vaktine dönüyordu güneş… İyice çöken yüzünün üzgünlüğünde, kırçıl saçında sakalında, sırtında taşıdığı kırk yamalı bohça misali hayatında ağladığını gören bendim sadece. Burnunu gömüp saçlarıma, hıçkıra hıçkıra ağladı. Okula başladığım ilk günün sabahıydı. Korktum… Bir şey mi olmuştu?

Karın ağrısı, evet… Sırtında her zaman giydiği eski bir ceket vardı. Onu giymişti o sabah. İşe çıkmıştı. O günlerde geç geliyordu eve, erkenden de çıkıyordu. İşler iyi diyordu ama biliyorum işte, on iki yaşında bir kız çocuğu babasını kokladığı zaman bilir bunu çünkü çok yoruluyordu çok. Daha önce de üç beş defa tutmuştu bu karın ağrısı. Sabaha kadar kıvranmıştı, ablam o kadar zorladı ki hastaneye gitmek için… Gitmedi.

Tahıldı çoğunluklu yemeğimiz. Yufka ekmek, bulgur aşı, makarna… İşten geç döndüğü vakitler, babam için ayırdığımız tenceredeki yemek hep bıraktığımız gibi dururdu. Çoğu zaman yufka ekmeğine boylu boyunca sürdüğü ev yapımı biber salçasını pek severdi.

Tahıl, evet… Sanırım ben ve ablalarımın anlam veremediği, gecelerimizi zehir eden bu karın ağrısı apandisit dedikleri bir şeymiş.

İş dediğim. Hamallık… O kıyı şeridinde karnının ağrısı tutunca tenha bir banka oturmuş, kıvranmış da kıvranmış… Düşüp bayılmış sonra. Kaç saat kıvranmış orda bilmiyorum ama düşüp bayıldığını gören birkaç kişi hastaneye yetiştirdiğinde apandisiti çoktan patlamış ve kör bağırsağındaki zehir çoktan kanına karışmıştı.

* * *

- Alo, Nedim… Uyandırdım mı yoksa? Uyku tutmadı… Değil, aslında Bay Başkanın konuşma metnini yetiştirmek için uyumadım… Evet, onda başlıyor resepsiyon… Yok yok, alışığım ben… Çocuklar uyandı mı?... İyi, bırak uyusunlar… Esengül'ü bugün kontrole götüreceksin, unutmadın değil mi?... Ya hatırlatayım dedim, unutacağından değil… Biliyor musun bugün açılışını yapacakları kıyı şeridinde…

- Biliyorum… Üzme kendini… Esengül uyandı galiba başlar şimdi anne diye ağlamaya… Aslında… E, haklıyım tabii… Çocuklar annesini özlüyor, ne var bunda… İşi bırak işte… Biliyorsun çalışmana bir şey demiyorum… Neyse sonra konuşuruz, ben bir bakayım Esengül'e…

"Sanki yine olmadı…"

"Bu defa niye olmadı peki?"

"Bizim derdimiz ne, meselemiz ne?"

"Modern bireyin modern zamanda içine düştüğü ikilemi, girdiği çıkmazı yansıtmak mı?"

"Değil ya… Ne işimiz var öyle boyalı cümlelere… İnsan, insan. Hepsi bu. Yani, sürekli farklı, ayrıksı tanım duvarları arasındaki insan… Bak dışarıya: Her yer insan. Elini sallasan bir yaşama değecek. Onlardaki sinerji sana geçebiliyor mu, mesele bu işte…"

 

"Ya sen şimdi onlardaki sinerji sana geçebiliyor mu, dedin ya… Bak aklıma ne geldi."

"Evet, dinliyorum…"

"Bir film vardı, adamın birine öyle bir yetenek verilmiş, dokunduğu kişinin…"

"Üfff ya!"

"N'oldu?"

"Bırak filmi falan… Ben gerçek yaşamdan bahsediyorum. Yönetmenin gördüğü kâbustan bana ne… Yalın, çıplak, sade… Çirkef, karamsar, küflü…"

"O zaman her şeyi olduğu gibi yansıtmak gerek… Yani ne bileyim, konuşan aslında Gülnaz değil de bizmişiz gibi oldu. Bırakalım, kız konuşsun. Yani  oldu diye kaç kişi yaşamını böyle iç monologlarla, gel-gitlerle ifade eder ki. İnsanların çoğu dümdüzdür…"

"Harikasın… Bak anlamışsın ne demek istediğimi… Tabii ya, ne karışıp duruyoruz yaşamlara. Bırakalım özgürlüğe kanat açsın Gülnaz… Nasıl olsa biz buradayız… Değil mi?

"Öyle… O zaman yine üçüncü kişiye dönüyoruz."

"Dönelim, evet. Şöyle başlayalım: Her zamanki gibi bir sabah, deniz bu mevsimde nasılsa öyle; biraz hırçın, sürekli kıyıyı dövüyor. Günlerdir süren hazırlık bugün için. Çalışmalar bitmiş gibi. Uzaktan bir motorlu sesi geliyor.

* * *

Her zamanki gibi bir sabah, deniz bu mevsimde nasılsa öyle; biraz hırçın, sürekli kıyıyı dövüyor. Günlerdir süren hazırlık bugün için. Çalışmalar bitmiş gibi. Uzaktan bir motorlu sesi geliyor. Simitçiler, dönerciler, limonata ve ayran satıcıları, şalgamcılar, baloncular, pamuklu şekerciler birazdan doldurmaya başlardı tören alanını. Dün gece geç saatlere kadar süren tören platformunun kurulumu boyunca çalışan işçiler şimdi platformun etrafında usta bir heykelin eseri izlemesi gibi hayranlık dolu bakışlarla bir birlerine gülümsüyor. Uzaktan pek seçilmeyen bir martı, kanadı kırık olabilir mi, kıyıda kayalıkların arasında sürünür gibi… Uçmuyor.

Gülnaz, kaldığı salaş otel odasının balkon kapısını açıp dışarı çıktı. Kıyıda üç beş tekne sallanıp duruyor. Birkaç balıkçı teknenin bakımını yapıyor. Teknelerin çoğu artık balıkçılık yapmıyor, hemen hepsinin üzerinde İngilizce üç beş kelime… Hırkasına iyice sarıldı. Burnunu çekti, hapşıracak gibi oldu. Çok değil üç saat sonra bu meydanda konuşma yapacaktı. Yıllar önce burada yaşamıştı, çünkü. Çocukluğu, babasıyla hayatının geçtiği bu yer. Belediye Başkanı, ilçelerinin böyle kalemi kuvvetli bir gazeteci çıkarmış olmasını ilçenin amatör internet sitesinde yağlaya ballaya anlatır dururdu hep.

Odasına dönüp yatağın kenarında duran çantasını aldı. Yatağa oturdu, çantasından çıkardığı sigarasını dün Bay Başkanın hediye ettiği çakmakla yaktı. Komidinin üzerinde duran haftalık haber dergisi Bülten'in yeni sayısını incelemek için aldı. Hem gazetede üç gün köşe yazıp hem de ülkenin en prestijli haber dergilerinden birinde editör olmak zor işti. Tasarımdan haberlere çok beğendi dergiyi. Yalnız şarkıcı bir kadının -adı lazım değil- köpeğini çiftleştirmek için kapı kapı dolaştığı haberini sevmedi. Her ne kadar, editör de olsa, istemediği bir haberi yayınlamak zorunda kalışı ne ilkti ne de son olacaktı. "Bu böyledir." dedi.

İşinde ustaydı; her yerde adı saygı ve övgüyle anılıyordu ama… İşte bir de bu vardı: "Ama, ancak, fakat…" "Devam eden bir cümlenin en büyük kâbusu bu bağlaçlardır." İşinden dolayı eşini ihmal edişi var'mış. Tabii bu kocasının ve çevresinin söylediği. Ona kalırsa hiç de ihmal ediyor değildi. Tamam belki her şey çok güzel değildi, o sadece filmlerde olurdu: her şey çok güzel olacak,  ama çekilmeyecek, şikayet edecek kadar da kötü sayılmazdı. Hayır, bunu kabullenmiyordu zaten Gülnaz. Başarılı bir gazeteci, editör; aynı zamanda başarılı bir yaşam ustasıdır, onun felsefesine göre.

Kızı olmasa, belki kocası daha erken açardı boşanma davasını. Küçük kızım için bekledim ama senin düzeleceğin yok, diyerek boşanmak için başvurmuştu mahkemeye.

Canı cehenneme…

* * *

-Lan saçı uzun aklı kısa, ne işin var senin öyle züppe insanların evinde?

-Ders çalışıyoruz beraber ne var bunda, çok hödüksün…

-Bana mı, abine mi dedin o lafı?

-Evet, sana dedim, amma kalın kafalısın…

Çat.

* * *

Elini yanağında gezdirdi, sonra saçlarında, kolunda… Abisi o gün çok dövmüştü onu. Babası; "Yapma, etme…" dese de sesini duyuramamıştı. Duyursa bile evin reisi bu yarı felçli yatalak adam değildi uzun zamandır.

Çat.

Saate baktı. Lavaboya gitti, sonra duşa girdi. Makyajını yaptı. Giyindi. Törene kırk dakika vardı, aşağıya inmeliydi. Odadan çıkmak için kapıya doğru yürüdü, durdu sonra. Döndü.

Çat.

Ses her yerdeydi, sanki cam kırıklarına basıyordu; çat, çat, çat…

Usulca yürüyordu. Sağa sola baktı üstünkörü. Aradığı neydi?

Çat.

Sigarasını aldı sonra yatağının üstünden, çantasına koydu.

Çat.

Bay Başkanın çakmağını da nerdeyse unutuyordu, almazsa olmaz…

Çat.

Sonra toplamaya başladı.

Çat.

Az önce abisini anımsamıştı, her anımsayışta yaşadığını yaşıyordu işte. Ne cam kırığıydı ne de çıkrık sesi.

Çat, çat, çat…

Eğildi yatağın üstüne, halıfleksin üzerine, kenara köşeye dağılmış kırıkları toplamaya başladı. Çantasına koydu her parçayı yine. Abisi olacak hödük, kendi çocukluğuna benzetemediği kızı, kalın kafalı olduğu her halinden belli kocası, kız avcısı şiş göbek patronu, gazetedeki kambur çaycı, içi leş gibi kıroluk, görgüsüzlük kokan apartman kapıcısı, kapıcının karısı dilsiz Zehra, her partide, davette evli olduğunu bile bile ona askıntı olmayı kendine görev bilen yağlı reklâm müşterisi -ki reklâmların birçoğunu büyük olasılıkla onun için veriyordu- Oktay Bey, yıllar yılı her şey değiştiği halde sürekli "Zamanın en mühim müşkili geçmişi unutmaktır." diyen emektar köşe yazarı Davut Yerde… Hepsi için topladı kırıkları yerden. Neydi ki yaşam dedikleri?

Nefes aldı, verdi. Al, ver…

Yokladı içini, kalbi yerinde değildi.

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.

 

 


Son değiştirilme tarihi: 08/12/11 18:44.