|
YILMAZ YILMAZ
SAHİPSİZ YAŞAMAK
----------------------------------------
T ıkış tıkış bir bavul. Karyolanın
üzerine rastgele atılmış çoraplar.
Yerde kırık bir vazo…
Pencerede bir erguvan, solmuş.
Yalnızlığı yüzüne vuran bir resim,
kireci dökülmeye başlamış duvarda tek kalan.
Bir oda müziği… Noktürn.
Kirli saçını eliyle geriye doğru
atınca kırık aynaya yansıyan yüzünü gördü. Gözlerinin altı torbalanmış.
Sanki yetmişli yaşlarını yaşayan bir sesiz gemi yolcusu.
Parmağını gözlerinin altındaki
torbalara sürdü. Şişlik, ezilmişlik… Vıcık vıcık bir duygu.
Alnındaki ben, yüzündeki
kırışıklıklar, sağ gözündeki kızarıklık, saç uçlarının bakımsız
kalmaktan kırılmış hali, kaşlarının cımbızla yolunmuş gibi durması,
görülmese de acı veren, sol kalçasındaki el büyüklüğündeki morluk.
Saat 04.00.
Gün ışığına söz geçiremeyen sesim,
dedi, içinden. Yazdı bunu güncesine.
Saat 06.10.
Gün ışığı otelin penceresinden doldu
odaya. Bunu da yazdı, sonrası yok.
Küçüklüğünü hatırladı. Hep
hatırlayacak…
* * *
Oda, sobanın üstünde fokurdayan
çaydanlığın çıkarttığı sesle doluyor. Güneş hafifçe sıyırmış bulutların
perdesini. Sabah evlerinde erken oluyor, her işçi evinde olduğu gibi. Az
sonra kamyonunun kornasını öttürecek Çavuş, dışarı çıkın haydi
gidiyoruz, demek ister gibi. Babası, kahvaltı niyetine annesinin önüne
koyduğu dünden kalma yarım somunun önüne çömelmiş, bir bardak çay, biraz
zeytin ve taze sabahların sessizliği içinde. Yorganın altından odaya
bakıyor. Beş kardeş, hepsi de aynı odada yatıp kalkıyor. Anne babası
dâhil… Bu, eski usul, kerpiçten yapılma, tavanı çinko kaplı evde yedi
can nefes alıp veriyor.
* * *
Saatine baktı. 07.30 arabasına
almıştı biletini, bir saatten fazla zamanı vardı. Telefonla resepsiyonu
arayarak saat 07.15'te bir taksiye ihtiyacı olduğunu, otogara gideceğini
söyledi. Bir de kahve…
Yan odadan gelen çocuk ağlamasıyla
karışan "Benim böyle feryadımı duymuyor musun?" diye iç yakan bir
arabesk parça… Kim söylüyor?
Suratında alaycı bir gülümseme asılı
kaldı. Fakültede "Kent Sosyolojisi" konulu bir konferans veren arkadaşı
Şenay geldi aklına. "Şimdi burada olsa, kim bilir ne fiyakalı
açıklamalar yapardı." Biraz önceki alaycı gülümseme yerini hırçın,
çocuksu, uçuk, sebepsiz, biraz kaprisli bir öfkeye bıraktı. İnsanların,
başka insanların hayatı hakkında fikir yürütürken merkeze kendi
ben'lerini alarak konuşmaları, tepeden bakarkenki acınası merhametleri,
gösteriş olsun diye halkın, daha doğrusu varoşlardaki halkın derdiyle
ilgilenir gibi yapmaları ve bir dolu şey dün akşamdan beri yatıştırmaya
çalıştığı, güç bela zaptettiği öfkesini yine sağalttı. Balkonun kapısını
açıp aşağıya tükürmek istedi. Kapıya yöneldi, arkasından yetişen
sağduyusu durdurdu onu.
-Dur, bekle biraz deli kız…
-Ne var, zaten hep senin dediklerini
yaptığım için bu hale gelmedim mi?
-Hayır, asıl burnunun dikine
gittiğin için geliyor bunlar senin başına. Hem…
-Haklısın, dünkü kavga, bugünkü
halsizlik, yarınki bilmem ne, hepsi benim burnum yüzünden…
Morluk… Sızı. Dünkü kavga. Unutmak
istediği.
Sesinin rengi siyahtan mora döndü,
hakim olamadığı öfkesinin elinde oyuncak olmak istemediği halde, hatta
kırık camın kenarına iliştirdi yamru yumru kâğıda yazdığı notta olduğu
gibi "sakin ol" sözü ne kadar da anlamsız geliyor şimdi. Bütün "anlam"
yüklü şeylerin, epistemolojisini, geçmişini merak eden Şenay'dan da
nefret etmesi gerektiğini düşündü. Her kelime için bir epistemoloji.
Sevmiyordu bu kelimeyi.
-Kelime kelimedir, kavga kavgadır.
ne Epistemolojisi Allah aşkına Şenay!
Saçmalık… Balkonun kapısını açtı,
dışarı çıktı, kapıyı kapadı. Durdu bir süre, istenmediğini anlayan
sağduyusu üzgün, süklüm püklüm geri geri çekildi yatağın yanına değin.
Bir taş gibi düştü yatağın üstüne. Çamur gibi dağıldı her yere.
Balkondan içeriyi izleyen Gülnaz'ın içini pişmanlık kapladı bir an.
Dudakları titredi, yatağın beyazına bulaşan, odanın her tarafına
sıçrayan çamuru görünce. Martı sesleri geliyordu kulağına. Döndü, denize
baktı.
İskeledeki balıkçılar hazırlık
yapıyor. "Turist gezdirme mevsimi…"
Balıkçılık yapan pek az balıkçı
kalmıştı, onlar da şehrin bu tarafında pek bulunmaz. Ne şu ne bu geldiği
gibi gidecek bu deniz şehrinden. "Aslında bu küçük şehir, şehir ismine
pek de layık sayılmaz. Belde, kasaba gibi bir şey demeli."
Kapı çalındı mı acaba? İçeri girdi.
Odayı toparlamak geldi aklına, sonra vazgeçti. Kahveyi getiren otel
görevlisine söyler, zarar neyse öderdi.
"Ben küçükken küçücüktüm, süt içtim
acıktım."
* * *
Annesi her zamanki sabah neşesi ile
bir çırpıda hazırlayıverdiği sabah sofrasında babasıyla beraber kâh
dünden, kâh bugünden bahisler açıyor, sadece konuşmalarda adı geçen
mutlu yarınlar için hayaller kuruyordu. En olmadık yerde çalan korna
alıp götürürdü babasını. Yattığı yatağın içinde iyice büzülür, erir
giderdi babasının evden çıkmasıyla. Yorganı daha bir çekerdi üstüne.
Dışarıda gerçek dünya, içerde "ben" vardı. Hayat böyle güzeldi, yorganın
altında, hiçbir şeyi umursamadan, hiçbir şeye takılmadan,
düşünmek/düşlemek yarınları. Ayağının bir kısmı yorganın dışında kalsa,
ya da herhangi bir yeri, anlardı gerçek hayatın hep yanı başında
durduğunu. On bilemedin yirmi dakika sonra annesi onu da uyandıracaktı.
Bu cumartesi sabahı, haftanın yorgunluğunu atmak güzeldi ama biriken dağ
gibi çamaşır bugünden yıkanmalıydı. Her defasında deterjandan büzüşen,
yamrı yumru bir hal alan ellerine bakardı çamaşır bitince. Annesinin
öpücüklere boğduğu eller… Saat on olmuştur, çamaşır bitmiştir. Annesi,
kendi elleriyle ekmeğe yağ sürüyor.
* * *
"Dur dur dur…"
"N'oldu?"
"Ya, ne bileyim bu öykü çok… Nasıl
desem…"
"Çok, ne?"
"İşte Yeşilçam melodramı yazıyoruz
gibi geldi bana."
"Ne alaka, ne melo'su…"
"E, baksana; yoksul bir aile ama her
şeye rağmen mutlu. Tamam, öyküdeki küçük kız büyüyecek hatırı sayılır
bir yazar olacak ama bilmem ki nasıl desem, yani iyi yazar böyle
yetişmez her halde nasıl yetişir bak…"
"İyi de bu, turfanda hıyar değil ki
kalıbı formülü olsun… Yabani ot, çiçek farz et, her yerde her an
olabilir…"
"Değil olmaz, kentsel döngü buna
izin vermez."
"Ne… Ne…"
"Dalgayı bırak. Sosyal statü demek
istediğim. Yani yaşamlarımızı şekillendiren bir sosyal örüntü vardır,
bizler sadece bu örüntünün bir yerlerinde asılı duran örümcekler
gibiyiz. Evet, bir ağımız vardır, kurmuşuzdur bir yerlere, bu zamanın
gereği ya da zaten birbirine acıma duygusunu yitiren gözlerle bakan
zavallılığın gereği."
"Aynı Şenay gibi konuştun ve Şenay
gibi kabul etmekte zorlanıyorsun; sıradan, basit bir yaşamları olan
bireylerin de bir gün kendi istedikleri doğrultuda yaşamı
"kurgulamaları" bence olanak dışı bir şey değil. Olabilir yani…"
"Olabilirlik açısından bakıyorsan
her şey olabilir. Kız, yani bizim kız, Gülnaz bu mutlu yuvanın serçesi
uçup gidemez mi bir gün?"
"İyi de neden? Mutlu olan hangi
insan başka bir tercihte bulunur ki?"
"Bak, bu son dediğin fena halde
ofsayt işte… Mutlu olmayı isteyen kim? Demek istediğim senin zeytin,
peynir bir de çay eşliğinde resmettiğin mutluluk her bireyin talip
olduğu mutluluk olmayabilir…
"?"
"Baştan alalım istiyorsan, yani bak
ne diyordu dün izlediğimiz filmde küçük kız adama: "Hayat hep böyle zor
mudur?"
"Genelde zordur…"
"Bitti, bu işte… Bir de hep üçüncü
kişi kullanıyoruz, soğuk duruyoruz, iç dünyasına giremiyoruz Gülnaz'ın.
Kızın yaşadıkları bizim kuruntumuz kalıyor. Bırakalım o konuşsun…"
"Değiştiriyoruz o zaman…"
"Bak, şöyle başlayalım: Dışarıdan
içeri taşıyor bütün gürültü. Kulaklarıma söz geçirebilsem, emir
verebilsem "işitmeyin" diyeceğim… Otelin lobisine çıktım, hangi taraftan
geldiğini kestiremediğim gürültüye sitem edecektim, ama nasıl?
* * *
Dışarıdan içeri taşıyor bütün
gürültü. Kulaklarına söz geçirebilsem, emir verebilsem "işitmeyin"
diyeceğim… Otelin lobisine çıktım, hangi taraftan geldiğini
kestiremediğim gürültüye sitem edecektim ama nasıl?
Her konuşma, tören öncesi böylesi
bir huzursuzluk kaplamasa içimi, "ne kadar güzeldir konuşmak" diyeceğim…
Öyle olmuyor işte. Her gün konuşma metinlerini gözden geçirmesem, uygun
olmayan yerleri daire içine alıp çıkma işaretiyle sayfa kenarına daha
düzgün ifadeleri yazmasam, sonra yaptığım bu düzeltme metni temize çekip
eskisiyle beraber Bay Başkanın odasına götürmesem… Benim söyleyemediğim
şeyleri söyleyen ve alkış toplayan başkan olmasa…
Başkanın odası da benim odam gibi
dökülüyor mu, sanmam. Ayna… Bari şu aynayı değiştirselerdi, kırık dökük…
Gözümün altında oluşan şu hınzır torbalar olmasa…
Şişmiş iyice… Su mu var ne içinde?
Nedim çocuklara kahvaltısını
yaptırmış mıdır acaba? Saat…
06.32… Erkenmiş; değil kahvaltı,
Nedim bile uyanmamıştır. Gerçi bu saatte normalde ben de uyanacak
değilim. Konuşma metnini son bir defa daha gözden geçireyim. Bu Bay
Başkan da kurduğu bozuk cümleleri ne diye… Neyse…
"Sayın Bakanım… Geçen yıla oranla,
kıyı şeridinde yaptığımız düzenlemeleri de fark etmişsinizdir sanırım."
Yok, bu cümle olmaz, Bakanla böyle senli benli olmak de nesi? Düzelt:
"Sayın Bakanım, geçen yıl kıyı şeridinde yaptığımız düzenlemeler bu sene
nihayete ermiştir. Artık yerli ve yabancı misafirlerimize gerek sosyal
yapımıza gerekse çağdaş yapının estetiğine uygun bir göz zevkiyle hitap
edeceğiz…" Ne cümle ama…
* * *
Bu kıyı şeridinde ölmüştü babam. Yok
yok, araba kazası falan değil… Kalp krizi hiç değil. Basit, bir karın
ağrısı ile başlayan ve ölümle biten bir oyundu babamın oynadığı. Her an
bir yerlerden çıkacak ve kocaman ellerini kulaklarının arkasından
sallayıp dikleştirerek tavşan taklidi yapacaktı. Bekledim ama
çıkmıyordu. Benimle beraber dört kardeşim de bekledi. Ben zamanla
çıkmayacağını anlasam da kardeşlerimin anladığını zannetmiyorum. Bir
insan kızlarını bu kadar sever mi? Kız çocuğu hem de? Babam farklı, çok
farklı… Keşke bütün babalar öyle olsaydı. Gülderen, Gülseren, Gülbeyaz,
Gülpembe, Gülnaz… Annem mi, Gülnur. Şaka değil, gerçek. Güllü
isimlerimiz vardı ama on ikisinde bir çocuğun gülmesini hiç yaşamadım
desem yeridir. "Koca kız" olmuştum ama olmak isteyen kim. Oyun çağını
çoktan geçmiş bu koca, deli kızın babasının tavşan numarası yaparak bir
yerlerden çıkmasını beklemesi kadar garip başka bir şey yoktur. Palavra,
bir dolu gariplik var da benim garipliğim mi "garibinize gitti sayın
bay." Yo, yo… Babamın gözünde hep çocuk olarak kalmak istedim ben. Annem
çocukluğumu görmedi hiç. Evin en küçük kızı bir buçuk yaşındayken öldü.
Babam hiç anlamadı niye öldüğünü. Ağladığını görmedim ama iki ay
konuşmadı hiç, say ki ölü… Sen, sen olmasaydın konuşacağı da yoktu.
Küçük emanet derdi sana o zamanlar… Ben gördüm. En büyük ablam, ablamız
Gülderen görmemişti ama ben görmüştüm ağladığını. Yaşlı bir ikindi
vaktine dönüyordu güneş… İyice çöken yüzünün üzgünlüğünde, kırçıl
saçında sakalında, sırtında taşıdığı kırk yamalı bohça misali hayatında
ağladığını gören bendim sadece. Burnunu gömüp saçlarıma, hıçkıra hıçkıra
ağladı. Okula başladığım ilk günün sabahıydı. Korktum… Bir şey mi
olmuştu?
Karın ağrısı, evet… Sırtında her
zaman giydiği eski bir ceket vardı. Onu giymişti o sabah. İşe çıkmıştı.
O günlerde geç geliyordu eve, erkenden de çıkıyordu. İşler iyi diyordu
ama biliyorum işte, on iki yaşında bir kız çocuğu babasını kokladığı
zaman bilir bunu çünkü çok yoruluyordu çok. Daha önce de üç beş defa
tutmuştu bu karın ağrısı. Sabaha kadar kıvranmıştı, ablam o kadar
zorladı ki hastaneye gitmek için… Gitmedi.
Tahıldı çoğunluklu yemeğimiz. Yufka
ekmek, bulgur aşı, makarna… İşten geç döndüğü vakitler, babam için
ayırdığımız tenceredeki yemek hep bıraktığımız gibi dururdu. Çoğu zaman
yufka ekmeğine boylu boyunca sürdüğü ev yapımı biber salçasını pek
severdi.
Tahıl, evet… Sanırım ben ve
ablalarımın anlam veremediği, gecelerimizi zehir eden bu karın ağrısı
apandisit dedikleri bir şeymiş.
İş dediğim. Hamallık… O kıyı
şeridinde karnının ağrısı tutunca tenha bir banka oturmuş, kıvranmış da
kıvranmış… Düşüp bayılmış sonra. Kaç saat kıvranmış orda bilmiyorum ama
düşüp bayıldığını gören birkaç kişi hastaneye yetiştirdiğinde apandisiti
çoktan patlamış ve kör bağırsağındaki zehir çoktan kanına karışmıştı.
* * *
- Alo, Nedim… Uyandırdım mı yoksa?
Uyku tutmadı… Değil, aslında Bay Başkanın konuşma metnini yetiştirmek
için uyumadım… Evet, onda başlıyor resepsiyon… Yok yok, alışığım ben…
Çocuklar uyandı mı?... İyi, bırak uyusunlar… Esengül'ü bugün kontrole
götüreceksin, unutmadın değil mi?... Ya hatırlatayım dedim,
unutacağından değil… Biliyor musun bugün açılışını yapacakları kıyı
şeridinde…
- Biliyorum… Üzme kendini… Esengül
uyandı galiba başlar şimdi anne diye ağlamaya… Aslında… E, haklıyım
tabii… Çocuklar annesini özlüyor, ne var bunda… İşi bırak işte…
Biliyorsun çalışmana bir şey demiyorum… Neyse sonra konuşuruz, ben bir
bakayım Esengül'e…
"Sanki yine olmadı…"
"Bu defa niye olmadı peki?"
"Bizim derdimiz ne, meselemiz ne?"
"Modern bireyin modern zamanda içine
düştüğü ikilemi, girdiği çıkmazı yansıtmak mı?"
"Değil ya… Ne işimiz var öyle boyalı
cümlelere… İnsan, insan. Hepsi bu. Yani, sürekli farklı, ayrıksı tanım
duvarları arasındaki insan… Bak dışarıya: Her yer insan. Elini sallasan
bir yaşama değecek. Onlardaki sinerji sana geçebiliyor mu, mesele bu
işte…"
"Ya sen şimdi onlardaki sinerji sana
geçebiliyor mu, dedin ya… Bak aklıma ne geldi."
"Evet, dinliyorum…"
"Bir film vardı, adamın birine öyle
bir yetenek verilmiş, dokunduğu kişinin…"
"Üfff ya!"
"N'oldu?"
"Bırak filmi falan… Ben gerçek
yaşamdan bahsediyorum. Yönetmenin gördüğü kâbustan bana ne… Yalın,
çıplak, sade… Çirkef, karamsar, küflü…"
"O zaman her şeyi olduğu gibi
yansıtmak gerek… Yani ne bileyim, konuşan aslında Gülnaz değil de
bizmişiz gibi oldu. Bırakalım, kız konuşsun. Yani oldu diye kaç kişi
yaşamını böyle iç monologlarla, gel-gitlerle ifade eder ki. İnsanların
çoğu dümdüzdür…"
"Harikasın… Bak anlamışsın ne demek
istediğimi… Tabii ya, ne karışıp duruyoruz yaşamlara. Bırakalım
özgürlüğe kanat açsın Gülnaz… Nasıl olsa biz buradayız… Değil mi?
"Öyle… O zaman yine üçüncü kişiye
dönüyoruz."
"Dönelim, evet. Şöyle başlayalım:
Her zamanki gibi bir sabah, deniz bu mevsimde nasılsa öyle; biraz
hırçın, sürekli kıyıyı dövüyor. Günlerdir süren hazırlık bugün için.
Çalışmalar bitmiş gibi. Uzaktan bir motorlu sesi geliyor.
* * *
Her zamanki gibi bir sabah, deniz bu
mevsimde nasılsa öyle; biraz hırçın, sürekli kıyıyı dövüyor. Günlerdir
süren hazırlık bugün için. Çalışmalar bitmiş gibi. Uzaktan bir motorlu
sesi geliyor. Simitçiler, dönerciler, limonata ve ayran satıcıları,
şalgamcılar, baloncular, pamuklu şekerciler birazdan doldurmaya başlardı
tören alanını. Dün gece geç saatlere kadar süren tören platformunun
kurulumu boyunca çalışan işçiler şimdi platformun etrafında usta bir
heykelin eseri izlemesi gibi hayranlık dolu bakışlarla bir birlerine
gülümsüyor. Uzaktan pek seçilmeyen bir martı, kanadı kırık olabilir mi,
kıyıda kayalıkların arasında sürünür gibi… Uçmuyor.
Gülnaz, kaldığı salaş otel odasının
balkon kapısını açıp dışarı çıktı. Kıyıda üç beş tekne sallanıp duruyor.
Birkaç balıkçı teknenin bakımını yapıyor. Teknelerin çoğu artık
balıkçılık yapmıyor, hemen hepsinin üzerinde İngilizce üç beş kelime…
Hırkasına iyice sarıldı. Burnunu çekti, hapşıracak gibi oldu. Çok değil
üç saat sonra bu meydanda konuşma yapacaktı. Yıllar önce burada
yaşamıştı, çünkü. Çocukluğu, babasıyla hayatının geçtiği bu yer.
Belediye Başkanı, ilçelerinin böyle kalemi kuvvetli bir gazeteci
çıkarmış olmasını ilçenin amatör internet sitesinde yağlaya ballaya
anlatır dururdu hep.
Odasına dönüp yatağın kenarında
duran çantasını aldı. Yatağa oturdu, çantasından çıkardığı sigarasını
dün Bay Başkanın hediye ettiği çakmakla yaktı. Komidinin üzerinde duran
haftalık haber dergisi Bülten'in yeni sayısını incelemek için aldı. Hem
gazetede üç gün köşe yazıp hem de ülkenin en prestijli haber
dergilerinden birinde editör olmak zor işti. Tasarımdan haberlere çok
beğendi dergiyi. Yalnız şarkıcı bir kadının -adı lazım değil- köpeğini
çiftleştirmek için kapı kapı dolaştığı haberini sevmedi. Her ne kadar,
editör de olsa, istemediği bir haberi yayınlamak zorunda kalışı ne ilkti
ne de son olacaktı. "Bu böyledir." dedi.
İşinde ustaydı; her yerde adı saygı
ve övgüyle anılıyordu ama… İşte bir de bu vardı: "Ama, ancak, fakat…"
"Devam eden bir cümlenin en büyük kâbusu bu bağlaçlardır." İşinden
dolayı eşini ihmal edişi var'mış. Tabii bu kocasının ve çevresinin
söylediği. Ona kalırsa hiç de ihmal ediyor değildi. Tamam belki her şey
çok güzel değildi, o sadece filmlerde olurdu: her şey çok güzel olacak,
ama çekilmeyecek, şikayet edecek kadar da kötü sayılmazdı. Hayır, bunu
kabullenmiyordu zaten Gülnaz. Başarılı bir gazeteci, editör; aynı
zamanda başarılı bir yaşam ustasıdır, onun felsefesine göre.
Kızı olmasa, belki kocası daha erken
açardı boşanma davasını. Küçük kızım için bekledim ama senin düzeleceğin
yok, diyerek boşanmak için başvurmuştu mahkemeye.
Canı cehenneme…
* * *
-Lan saçı uzun aklı kısa, ne işin
var senin öyle züppe insanların evinde?
-Ders çalışıyoruz beraber ne var
bunda, çok hödüksün…
-Bana mı, abine mi dedin o lafı?
-Evet, sana dedim, amma kalın
kafalısın…
Çat.
* * *
Elini yanağında gezdirdi, sonra
saçlarında, kolunda… Abisi o gün çok dövmüştü onu. Babası; "Yapma,
etme…" dese de sesini duyuramamıştı. Duyursa bile evin reisi bu yarı
felçli yatalak adam değildi uzun zamandır.
Çat.
Saate baktı. Lavaboya gitti, sonra
duşa girdi. Makyajını yaptı. Giyindi. Törene kırk dakika vardı, aşağıya
inmeliydi. Odadan çıkmak için kapıya doğru yürüdü, durdu sonra. Döndü.
Çat.
Ses her yerdeydi, sanki cam
kırıklarına basıyordu; çat, çat, çat…
Usulca yürüyordu. Sağa sola baktı
üstünkörü. Aradığı neydi?
Çat.
Sigarasını aldı sonra yatağının
üstünden, çantasına koydu.
Çat.
Bay Başkanın çakmağını da nerdeyse
unutuyordu, almazsa olmaz…
Çat.
Sonra toplamaya başladı.
Çat.
Az önce abisini anımsamıştı, her
anımsayışta yaşadığını yaşıyordu işte. Ne cam kırığıydı ne de çıkrık
sesi.
Çat, çat, çat…
Eğildi yatağın üstüne, halıfleksin
üzerine, kenara köşeye dağılmış kırıkları toplamaya başladı. Çantasına
koydu her parçayı yine. Abisi olacak hödük, kendi çocukluğuna
benzetemediği kızı, kalın kafalı olduğu her halinden belli kocası, kız
avcısı şiş göbek patronu, gazetedeki kambur çaycı, içi leş gibi kıroluk,
görgüsüzlük kokan apartman kapıcısı, kapıcının karısı dilsiz Zehra, her
partide, davette evli olduğunu bile bile ona askıntı olmayı kendine
görev bilen yağlı reklâm müşterisi -ki reklâmların birçoğunu büyük
olasılıkla onun için veriyordu- Oktay Bey, yıllar yılı her şey değiştiği
halde sürekli "Zamanın en mühim müşkili geçmişi unutmaktır." diyen
emektar köşe yazarı Davut Yerde… Hepsi için topladı kırıkları yerden.
Neydi ki yaşam dedikleri?
Nefes aldı, verdi. Al, ver…
Yokladı içini, kalbi yerinde
değildi.
|