[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

CEMALEDDİN BİN ŞEYH*

Türkçesi: Hilmi UÇAN

 SİSLER KAHVESİ**

  

Yaprakların kestane ağaçlarının bulunduğu meydana doğru geçip gidişini seyrediyorum. Sararmış yapraklar. Bekliyorum. Parmaklarım da sararmış. Kırış kırış olmuş yaşlı deri. Bir kahvede, Zafer Meydanı. Zafer mi? Hangi zafer? 1918, 1945, 1962? Kimin zaferi? Yaşayanların zaferi mi, ölülerin zaferi mi? Kime göre? Cezayir gazetelerine göz atıyorum: Yaşlılar, donanlar, her şeye rağmen yaşamını sürdürmeye çalışanlar; yaşamadan, daha şimdiden ölmüş gençler. Onların ömrü yok mu? Evet, mezarlarında bile ölümü durduramazlar onlar. Bir mezara sahip olduklarında. Yaşam hapishanesi, bu düşündürür, tiksintiden ölüp gitmek daha iyidir. Ben kırk yıldan beri düşünüyorum. Nerede olursam olayım, hiç kimsenin olmadığı bir kahvede bile olsam. Hiç kimse mi? Evet, bunlar olabilir. Belki de bunun için öfkeliyim, normal bir durum. Zor. Kahvem için kaşık vermediler bana. Kalemimle şekeri karıştırdım. İlk olarak bir fincanda şiir yazıyorum. Denizim yok. Deniz, her zaman gözlerimin önünde, ellerimde, ciğerlerimin içinde oldu benim: Kazablanka, Sayda, Tipaza, Cezayir, Tigzirt, Gammarth, Djerba. Deniz yoksa bu, sürgün demektir. Bir ipeği kesen makas gibi kendisine bazı pencereler açmak için varoluşu eşeliyorum. Göğsümü rüzgâra vermek için falezi seçtim. Su yosunlarını ve mercanları düşünüyorum. Bekliyorum. Ne arıyorum ben? Önceki durumumu mu, yoksa benim yerime gelecek olan beni mi?

Eskiden, kahvede gevezelik edilirdi fakat özellikle oyun oynamak ve içmek için buraya gelinirdi: İskambil, dama, domino… Avuç içiyle ve bozuk parayla masaya vurduğumuzu uzaktan duyarlardı; taraftarlar, yorumlar, hileler. Parti sonları, bir sirkti bu. Ben, bir İspanyol oyunu olan ronda'yı seviyordum: As, dos, très, yediye kadar sonra da sauta, grat, rey. Ah İspanya! Malaga, Alicante. Rüya. Meydanlardaki sakin kahveler. Hayatı gözetecek, turos, tapas, turon1 yiyecek iki saat. Hiç değilse, orada, bize sarhoş muamelesi yapılıp manyak denmiyordu. El Hamra

Sevilla yakınlarında gümüşten otlak

Alméira'ın etrafında yaban karanfili

Omurgalar gibi sıralı dağlar

Fulya çiçekli tepelerde

Gırnata'nın dize geldiği yerde

Gırnata'nın son kralı Chico2, Tlemcen'e ölmeye geldi. Burada, Kurtuba'nın Endülüs şarkıları söylenirdi. Kahvelerde sık sık onun hikâyesi anlatılırdı. Şu hikâye ve daha başkaları.  Bu hikâyelerden birini anlatayım ister misiniz? Raşit Mimouni'nin3 hikâyesidir bu. Sağ eli bulundu onun. Onun ellerinden birisi her zaman bizim kapılarımıza konur, kapı tokmaklarıdır bunlar. Bu el mezar üzerindeydi. Kadavraya ulaşıncaya kadar kazdılar. Fas'a, Tanger'e kaçmaya, sonra da gidip Paris'te ölmeye mi yaramıştı bu? Alkolden ileri gelen bir siroz mu? Anasondan da değildi bu. Artık kimse anasondan yapılan içkiyi içmiyor. Viskiden? Öyle ki artık yazamıyordu. O zaman, ölmüştü o. Bu durumda insanın yapabileceği en güzel şey, alıp götürmekti onu. Cezayir'de ölmek istemişse yapacaktı bunu değil mi? Şüphesiz ki Paris'te mezarlıklar vardı. Bütün Fransa'da olduğu gibi. Orada da mezarlara saygı gösterilmez. İnsan Yahudi veya Kuzey Afrikalı bir savaşçı olarak ölürse bu tehlikelidir. Fakat sonuçta, ayrıntıya girmeden söylenirse onun elleri korunur. Onun sağ eli kesildi, Tombéza'yı yazdığı eli. Bu kitap okunursa her şey anlaşılır. 1984 tarihli. Cezayir'de yazarlar elsiz, gözsüz, dilsiz doğmak zorundadır. Böyle olunca onların kestirilecek hiçbir şeyleri de yoktur. Arap Yazarlar Birliği'nin bir sorunu yok. Tahir Djaout'nun, Yusuf Sebti'nin, Jean Sénac'ın da bir sorunu yok.

Kahvede bolca müzik dinlenirdi: 78'li 33'lü plaklar, kasetler. Bizim seçimimiz, bu Tlemcen'ın Endülüs şarkılarından yanaydı. Daha sonra Cheikha Remiti'yi sevdik. İçiyor ve sürekli Remitti vurgusuyla doldurun diyordu. Bizden biraz daha yaşlı, çok değil: 8 Mayıs 1923. Tahrik edici, acılı, ezilmiş, vahşi bir kadın. Her yerde, ormanlarda bile şarkı söylüyordu. Fakat ne radyoda ne televizyonda ne de festivallerde görünür… yasaklı. Boğuluyordu: la ghumma. Bereket versin ki Barbès, La Goutte d'Or, Lyon, Marseille ona kalıyordu. Hatta 1976'da Mekke. O zamanlar inanmıyor muydu? Onun gibi boğuluyorum, biraz elim titriyor, bunlar her zaman görülmez. Cezayir barlarında, Bağımsızlık'tan sonra, kendimi iyi hissediyordum. İnsanlar beni tanıyordu. Bir viandox4 veya bir meyve suyu istiyordum, bana bir Martini veya bir pastis5 getiriyorlardı bir kahve fincanında.

Tezgâhın üzerinde sadece fincanlar vardı. Hepsi de biraz titreşiyordu. Bizimle birlikte. Aslında, ben öyle çok içmem, canım istemiyor, hepsi bu. Arazide her zaman bir şişe rakı bulunur. Helikopterin her atağından önce kocaman bir yudum içilir. Arkadaşım Sandlo derdi. Bu, şu demek: Sek olsun, susuz. Bu yudum, midede öyle bir yanar tutuşurdu ki insan düşünemezdi artık. Arkadaşım fitili aldı mı dikkat de etmezdi. Bu durumlarda, boğulursam onun gibi yapıyorum. Artık sert rüzgâra ihtiyaç yok. Ve sonra şarap bize neden yasak? Lisede yazdırılan bir yazıyı hatırlıyorum. André Gide, Dünya Nimetleri'nde şöyle diyordu: "Bu Cezayir caddesi öğleye doğru, bir anason ve apsent kokusuyla doluyordu. Biskra'nın mağrip kahvelerinde sadece kahve, limonata veya çay içilirdi. Arap çayı; acılı bir tat; zencefil; doğuyu akla getiren içecek…"

Bizde eksiklik yaratan Doğu bu değil. Her yıl yüz bin genç Avrupa'ya gitmek için Cebel-i Tarık Boğazı'nı kaçak olarak geçmeye çalışıyor. Serap. Masalsı ve internet kafe ağzıyla söylersek, onlar her zaman başka yerdedirler, işsiz, evsiz barksız burada kaldıklarında bile.

Bağımsızlık kazanılınca her yerde sözler verilmişti. Birinci Mayıs'ta Başkan yemin etmişti: "Burjuvalar, yağlarını eritmek için, mağrip banyosuna geri getirilecek." O, gerekli olan lafları bulmayı bilirdi. Fransızca konuştuğunda, insan onu anlardı; Arapça konuştuğunda anlaşılırdı; iki dili aynı anda konuştuğunda yine anlaşılırdı. Bak: Ben seninle Fransızca konuştuğumda sen beni Arapça dinliyorsun, tersi durumunda da aynı dil bunlar. Caddede yürümelisin, kafelere, stada gitmelisin. Onların sadece televizyonda araları bozulur.

1963'te, başkan %93 oyla seçilmişti. Bizde her zaman tek bir aday vardır. Normaldir, tek bir yer vardır ancak. Aday olmazsa yine de bir başkan seçilir ve beş yıl toplanmasa bile bir Ulusal Meclis seçilir. Ben, asla oy kullanmam. Niçin kendimi huzursuz edeyim: Ertesi gün, gazetelerde sonuçlar görülür. Seçmenler, onlara kapalı bir zarf verilir, yapılacak olan bu zarfı sandığa atmaktır sadece, pusula içindedir. Tunus'ta bunlar hiç değilse gerçek demokrattırlar. %99,61'i hayatta olan bir başkan için oy kullanmaya gelirler. Bizde, Bin Bella'nın yerine Bumedyen'i koydular. Seçim yok. O, bir bilgeydi. Maden ocaklarında bir konuşma yaptığı zaman, insan diyecekti ki Kur'an'ı ezberlemiş. Nasır arkadaşıydı. Öğüt versinler diye kodesteki bütün İslâmcılarını Cezayir'e göndermişti. Artık hiçbir şey söylemeye cesaret edilemezdi. Bizi rahatsız etmiyordu. Senede bir kere Ramazan ayında birkaç kahveyi kapattırıyor ya da uzun saçlı bazı tipleri ve yarı çıplak bazı çılgın bayanları tutukluyordu.

İnanılmaz, bu çılgın bayanlar. İbn-i Haldun Salonu'nun yanındaki Hükümet Sarayı'na çıkan merdivenlerde başkanlıktaki daktiloların sesi işitiliyordu. Hava güneşliydi, tam karşıda deniz vardı, onların yukarı çıktığı görülüyordu. Ne görülmüyordu, mini eteklerinin altında her şey görünüyordu onlara. Başkaları yoktu, delikanlılar, kafeteryada, uzun saçlar, kadife pantolonlar, kırmızı, yeşil, sarı gömlekler. Homo'lar. Onlarla birlikte her zaman bir de şair bulunurdu. İsmini söylemeyeceğim. Paris'te istedikleri şeyi yaparlar, bale ve koreografi bile, fakat burada bizim ahlakımız var: Bistro'da kadınlar yok, iz peşinde olan fazla tip yok. Bazı gençler, bazı yaşlılar… Onlar arabada kaldırımları izliyorlar, artık trafiğe bakmıyorlar, gözleriyle kalçaları yokluyorlar. Bunlardan günde iki bin tane tutuklamak gerekecekti. Polisler, bunlar, bu mini etekli kızlara el atmakta sonuncu değillerdi: Bacaklarının resmini çıkarıyorlardı. Kızların suçudur bu.

Tam kırk yıl, içkiyi bırakmam lazım. Fakat ben ne diyorum şimdi? İçkiyi bırakalı çok oldu, tam Bumedyen'in ölümünde bıraktım içkiyi. Ebu Karuba, Baba Karuba, kahvedeki arkadaşlarına anlatıyorlardı. Onun bakanı Le Père la Felure daha sonra gerekli bütün oyları alarak Başkan oldu. Hatta hemen ardından vekillere sahip olacak. Kabyle'ler6 oy kullanmak istemiyorlar mı? Onların yapacağı şey, demokrat ve halkçı bir başkan seçmek. Çatlaklık. Aslında çatlayan benim. Cezayir limanında garın hemen yanındaki küçük bir kahveden çıkıyordum. Tam üst tarafta Front-de-Mer bulvarı var. Kaldırım taşı döşenmiş bir caddede karşıdan karşıya geçiyordum, kuvvetli bir fren sesi işittim fakat hiçbir şey göremedim: Araba benim sırtımdaydı.

Rüyamı görüyorum ne? Hastanedeyim. Liderlerimizin gidip öleceği Neuilly'nin7 Amerikalısında değil. Bizde. Pencereden çığlıklar, silah sesleri, patlamalar işitiyorum. Bekle gör: Fransızlar geri mi geldi? Daha 18 Haziran 1965'tir ve Bumedyen, Bin Bella'yı mı deviriyor? 1981'de midir ya da Tizi Ouzou'da 2001'de mi? 1988'de Cezayir'de mi? Boudiaf8 mı öldürüldü? Otomobil, vurup beni yere düşürdüğünden beri ne önceyi ne sonrasını hatırlıyorum, karıştırıyorum. Boş bir sayfayı yaşıyorum. Bir önceki gün ne yaptığımı bilmiyorum artık. Bir isim, bir sima yok artık belleğimde. Bütün gün yatıyorum ve oturuyorum.

Koridorda sesler işitiyorum. Bir kadın: Buteflika'nın Sahra'daki konuşmasını dinlediniz mi? Artık Fas'a karşı bir savaşa gerek yok! Biraz kahve, doktor? Çok hoş, dün akşam kocam Nice'ten getirdi bu kahveyi. Evet, İsviçre'den geri dönünce oraya gitti, bunu iyi bilmek lazım. Sesler uzaklaştı.

Artık kafa çekmiyorum, artık sigara içmiyorum. Spor sayfaları. Fransa, Zidan sayesinde dünya kupasını kazandı. Bizden değil midir o? Gazetede Başkan'ın konuşması ve fotoğrafları var. Artık onu tanımıyorum. Bunun Şadli mi, Budiyaf mı ya da Zerval mi olduğunu bilmiyorum. Rüya mı görüyorum ya da başka bir şey mi? Gittikçe, tam hastanenin altındaki meydanın yanından silahlar ateşleniyor, tanklar homurdanıyor, helikopterler dönüp duruyor. Massu mu?9 Tahar Zbiri mi?10 Emirler mi? Rakı içmedim. Radyo, ordunun göstericilere ve İslâmî gruplara ateş açtığını söylüyor. Müslüman olunmaz: Cami, ramazan, Cuma, Kur'an, aile hukuku? Fakat artık her ne kadar Fransızlar yoksa da Fransızlar aramızda mı? Dışarı çıkmam lazım, kahvemde bir Martini almam lazım. Artık yürüyecek hâlim yok. Hastabakıcıya, beni pencerenin yanına oturtmasını söyleyeceğim. Zili çalıyorum. Hiçbir şey yok. Çağırıyorum. Hiçbir şey yok. Hastanede hiç kimse yok, karolar üzerinde koşup duran başparmağım kadar büyük hamamböcekleri var sadece; yatağımın etrafında dört dönüyorlar, çarşafın üzerine tırmanmaya başlıyorlar, yumruğum kadar iri. Ateş ediyorlar, gürlüyorlar, yaklaşıyorlar. Gece, masasının üzerinde 60'lık bir şişe alkol var. Makideki gibi. Dönen helikopterler işitilmiyor artık, can veren dost, içeceğim, ben…

Ne oluyor bana? Her yerde dalgalar, çağlayanlar, burgaçlar hâlinde akıp giden su gibi sesler duyuyorum. Kâbus görüyorum ya da Cezayir'de artık üç günden birinde su var sadece, gece; bazı mahallelerde her altı günde bir. Küvetler, leğenler, bidonlar dolduruluyor. Son kattaki dairelere ise hiç su çıkmıyor. Çok yüksek. Benim hastane odamdaki gibi. Barajlar yapıldığında ne taşıma ne dağıtım düşünülmüş. Artık geriye sarnıçlardan başka bir şey kalmıyor. O zaman, bu sel gibi akıp giden sular, kaçışlar nedir? Pencereye kadar sürünerek gidiyorum. Açıyorum. Yanılmıyordum: Bab-el Qued'de bir med-cezir bu. World Despair Centre11. Hiç kimse… Rakı şişesini bitiriyorum. Son bir sayfa yazıyorum, suların sesini işitiyorum, sövüp sayıyorum…

Kız kardeşleriniz açık elbiselerini fır döndürüyorlar, kudurganlıklarımızın oğulları. Sular sürükleyip getiriyor, saçmalıktan boğulmuş, aylak aylak gezmekten pestili çıkmış yıkıntılarınızı, bazı cinayetlerin üzerine konulan yanağı. Ve yüzkarası uyuşturucu tutkunları, sahte sorunlar icat ediyorsunuz. Dudaklarınızda irinlenmiş ayetlerle aynalarımızı örteceğinize ve cehaletle hayatı sıvayıp kapatacağınıza mı inanıyorsunuz?   

Sayfamın üzerine sizi uzatıyorum, ayı kazımaya, kan çıbanlarınızla onu doldurmaya koşuyorum ki ay, kumul altına tiksintisini gizlesin. Sizin kör elleriniz, gün ışığını söndürürken volkan bile şahlanıyor, kendini şiddetle denizkulağının içine atıyor.

Adalet, ne sizin adınıza ne büyücülerden ne de hadım edicilerden doğacak. Adalet; özgür, Özgür, ÖZGÜR olmaktan doğacak. Anlıyor musunuz?-

 

 

 

 

 

*          Cemaleddin Bin Şeyh: 27 Şubat 1930 yılında Kazablanka'da doğdu. Cezayirli bir üst düzey bürokrat aileye mensuptur. Tlemcen kökenlidir.1951 yılından 1953 yılına kadar Arapça ve hukuk öğrenimi için Cezayir'de bulunur. 1956'dan 1962'ye kadar Arapça öğrenimini Paris'te sürdürür. Öğretmenlik yapar, doçentlik sınavını geçer. 1962'de bağımsızlığını kazanan Cezayir'e geri döner. Cezayir Edebiyat Fakültesi'nde Orta Çağ Arap Edebiyatı Ana Bilim Dalı'nda asistan, daha sonra öğretim görevlisi olur. Burada Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nü, 1965-1968 yılları arasında yayın yönetmenliğini yaptığı Les Cahiers Algériens de Littérature Comparéee adlı dergiyi kurar. Jacqueline Lévi-Valensi ile ortaklaşa Diwan Algérien'i yayınlar. 1945-1965 yılları arasında Fransızca yazılan Cezayir Şiiri (Etude Critique et Choix de Textes, Hachette, Paris) bu dönemin en önemli referanslarından biri olan eleştirel antolojidir. Yine bu yıllarda Révolution Africaine, Jeune Afrique, Afrique Asie gibi çeşitli haftalık dergilerde siyasal, yazınsal yazılar yazar. (Bu yazıların çoğu Ecrits Politiques'e alınmıştır, Biarritz, Atlantica-Séguier, 2001). Cezayir'den tekrar ayrılır. 1969'dan 1972'ye kadar CNRS'de14 araştırma görevlisi, daha sonra Paris VIII Üniversitesi'nde, son olarak da 1997 yılına kadar Paris IV Sorbonne'da öğretim üyesi olarak çalışır. 1992 yılında Centre Culturel Français'nin daveti üzerine Cezayir'e döner. Ortak tavırları ve metinleri az değildir (Cezayir hakkındaki ortak yapıtlara katılım). Les Années Noires Algériennes de la Décennie Ècoulée. Yaptığı çalışmalar arasında Orta Çağ Arap Edebiyatı alanında uzmanlık ve eleştiri çalışmaları ve tercümeleri, özellikle André Miquel ile birlikte seri halinde Binbir Gece (Dört cildi daha önce Gallimard'ın Folio dizisinde, 1.Cildi 2004-205'de Pléiade'da görüldü.), aynı şekilde biri ortak iki denemesi, Les Mille et Une Contes de la Nuit (Gallimard 1991) vardır. Le Voyage Nocturne de Mohamed (Mi'râdj) (Imprimerie Nationale, 1988) daha az tanınan bir tercümesidir. Bu çeviriyi bir araştırma izler: L'Aventure de la Parole- Introduction à l'étude des récits apocalyptiques Arabes. André Miquel ile birlikte ortak olarak hazırladıkları D'Arabie et d'Islam adlı bir söyleşi çalışması (Odile Jacob, 1992) vardır. Bu uzmanlık yapıtlarının yanında birçok şiir derlemesi de vardır. La silence est déjà tu (Rabat, SMER, 1981)- L'Homme poème, Jean Sénac (Actes Sud, 1983)- États de l'aube (Rugerie, 1986)- Transparence à vif (Rugerie, 1990)- Alchimiques (Poëgram, 1991)- Déserts d'où Je fus (Tétouan, 1994)- Lambeaux (Paris, 1995)- Parole Montante (tarabuste, 1997)- Cantate pour le pays des îles (Marsa éditions, Paris, 1997)- Şiirleri bütün olarak Tarabuste yayınlarında tekrar basılmaktadır: üstteki ilk 2 başlık, 2002'de Şiirler I,  Le silence s'est déjà tu Şiirler II adıyla bir araya getirildi, 2003'te yayınlanan Sans répit de lumière daha önce yayınlanmamıştır. Bir roman-kronik'in, Rose Noire sans parfum (Paris, Stock, 1998) ve birçok öykünün yazarıdır. Une enfance algérienne (Leyla Sebbar tarafından derlenen yayınlanmamış metinler, Gallimard, 1997) içindeki "Tlemcen La Haute", Les Algériens au café (Leyla Sabbar tarafından derlenen metinler, Paris, Al Manar Yay. 2003) içindeki burada yayınladığımız "Bistrot des Brumes" bunlardandır.

**        Buradaki "kahve", içkili kahve, basit lokanta anlamına gelen "Bistrot" sözcüğünün karşılığı olarak kullanılmıştır.

1          İştah açıcı ön yiyecekler.

2          Gırnata'nın son kralı Ebu Abdullah, ağlayarak El-Hamra sarayını, Gırnata'yı terk eder. Chico, İspanyolca'da "genç erkek" anlamına gelir.

3          20 Kasım 1945 doğumlu Cezayir'li yazar. 12 Şubat 1995'te hepatit'den ölür. L'Honneur de la Tribu, La Fleuve Détourne, Tombéza gibi yapıtları vardır. Birçok ödül almış bir yazar. Bu ödüllerin arasında 1991 yılında Académie Française, 1993 yılında Albert Camus ödülleri de vardır.

4          Aromalı bir tür sos.

5          Martini, Pastis : Sert alkollü içecekler.

6          Cezayir'deki berberiler. Berberi kimliğinin bayraktarları. Zaman zaman ırkçılıkla suçlanmışlardır.

7          Neuilly: Fransa'da Seine nehri üzerinde bir belde.

8          Cezayir'in ilk devlet başkanı bağımsızlık savaşının önemli isimlerinden olan Ahmet Bin Bella'dır. Bin Bella'yı, o dönemin savunma bakanı olan Hayri Bumedyen devirir. Bemedyen'in 1978'de ölümü üzerine Albay Şadli Bin Cedid cumhurbaşkanı olur. 1991'de FIS (Front Islamique du Salut= İslamî Kurtuluş Cephesi) seçimleri kazanınca Şadli Bin Cedid istifa etmiştir. Yönetime ordu el koymuş ve devletin başına Muhammed Budiyaf getirilmiştir. Boudiaf  ise 1992'de bir subay tarafından öldürülmüştür. 

9          Jacques Massu, bağımsızlık savaşı yıllarında Cezayir'deki isyanları bastırmaya çalışan orduda görev yapan, en yüksek Fransız nişanı olan Légion d'honneur'e sahip bir general. Daha sonra 2000 yılında Le Monde gazetesine yaptığı bir itirafta 24 bin kişiye sistemli işkence yapıldığını, 3000'den fazla kişinin kendileri tarafından öldürüldüğünü söyleyen kişi.

10        Tahir Zbiri, Ahmet Bin Bella'yı tutuklamakla görevlendirilen albaylardan biri. Bin Bella'yı sabah giysileriyle yakalayıp tutuklayan albay.

11        Dünya Umutsuzluk Merkezi.

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.

 

 


Son değiştirilme tarihi: 08/12/11 18:44.