[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

ASIM ÖZ 

BÖLÜNÜK ÜLKE EDEBİYATININ ÇEVİRİSİNDE TEMSİL NOKSANLIĞI

---------------------------------------- 

"Cezayir vatanım, Arapça dilim, Müslümanlık dinim"

Abdülhamit Bin Badis1

 

"Cezayir'deki Fransız politikası Arap nüfusu bütünüyle yabancılaştırmış

ve onları mutlak bir depersonalizasyon içinde yaşamaya mahkûm etmiştir."

Frantz Fanon

 

"Ben, annemle Arapça konuşuyorum, kendimi Fransızca ifade edebiliyorum,

bu nedenle de kitaplarımı Fransızca yazıyorum."

Asiye Cebar

 

"Cezayirli okurlar beni çok seviyor. Kitaplarımı Fransızca okuyorlar;

çünkü kitaplarım Arapça'ya çevrilmedi. Kitaplarım Arapça hariç,

Endonezya ve Malezya dillerine, Japoncaya ve diğer birçok dile çevrildi."

Yasmina Khadra

 

Kuzey Afrika'da Osmanlı Devleti'nin hâkimiyet alanının ulaştığı ve en son sınırının çizildiği ülke olarak Cezayir'in Türkiye ile ilişkileri, çok uzun bir ortak geçmiş nedeniyle yakın ve sıcak ama aynı zamanda uzak. Önce sıcaklıktan, sıcaklığa zemin teşkil eden hususlardan bahsedelim. İlişkilerin sıcak oluşunda Cezayir'in, Osmanlıya bağlanmasının, diğer örnekleri gibi bir sefer sonrası bağlanma olmaması etkilidir kuşkusuz.

Cezayir, kendisinden üstün güç olan İspanya'nın tehditlerine karşı koymanın zorluğu ve koruyucu lideri Barbaros Kardeşlerin isteğiyle Osmanlının gücünün doruk noktasında olduğu bir dönemde imparatorluk topraklarına bağlanmıştır. Cezayir'in hâkimi Barbaros Hayrettin'e Kaptan-ı Deryalık verilerek, onun denizcilik deneyiminden yararlanılmış; Osmanlı Devleti'nin deniz gücü Akdeniz'de en yüksek noktasına erişmiştir. Bu sayede Barbaros, düşmanları olan Avrupalı deniz filolarını etkisiz hâle getirmiştir. Osmanlıların gücünün zayıfladığı bir dönemde; Navarin'de donanmasını kaybettikten sonra, Cezayir'i Fransa'ya bırakmak zorunda kalmıştır. Fransa'nın işgali karşısında, sonuçsuz diplomatik girişimlerle Cezayir'i geri almaya çalışmıştır. Güçsüzleşen Osmanlı'dan beklenen yardım gel(e)mese de; Cezayirliler 130 yıl sürecek bir direniş içine girerek Fransız sömürgeciliğine karşı koymuştur.

Fransa'nın Cezayir'i işgal ederek giriştiği Akdeniz ve Akdeniz'de bulunan ticaret yollarını kontrol etme isteği, sonraki dönemlerde Tunus ve Fas'ı işgal etmesiyle devam ederek, Suriye, Lübnan ve Türkiye'nin güneyine kadar uzanmıştır. Fransa, Avrupa'da yaşanan endüstrileşme sonrasında kapitalist üretimin her alana yayılması ve buna bağlı hammadde ihtiyacının büyümesi nedeniyle Ortadoğu'yu sömürgeleştirmeye girişen  bir devlet konumuna gelmiştir.

Cezayir'de toprakların, kolon denilen sömürge halkına dağıtılması 1833-1878 yılları arasında resmî olarak yapılmıştır. Fransa'nın Cezayir'e taşıdığı Avrupalı  nüfusun Hıristiyan ve Yahudi olması ve bu din ayrılığının yerlilerle Avrupalılar arasında bizzat devlet tarafından ayırt edici bir unsur olarak kullanılması, Avrupalı ve Cezayirli yerine Fransız- Müslüman olarak ayırt edilmesine yol açmıştır. Cezayirli, kendisini bir ırk temeline dayandırmadan kendini Müslüman olarak adlandırmayı seçmiştir. Mülksüzleştirilen Cezayirliler, siyasî olarak da Fransız vatandaşı değil, Yerli Kanunu çerçevesinde tebaa denilen, yurttaşlık hakkından yararlanamayan, medenî haklardan yoksun ikinci sınıf bir duruma getirilmiştir. Yetkili makamların izni olmadan seyahat özgürlüğü, Arapça eğitim yapan okulları, kendi dillerinde yayın yapan gazeteleri yoktu. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Cezayirlilerin siyasal bilinci arttı. Emir Abdülkadir'in torunu Emir Halit öncülüğünde başlayan siyasal örgütlenmelerle gelen istekler, 1954'te silahlı mücadelenin başlangıcına kadar ulaşarak devam etmiş, bu tarihten sonra bağımsızlık için Ulusal Kurtuluş Cephesinin öncülüğünde hem siyasî hem silahlı mücadeleye dönüşmüştür. Bu mücadele edebiyatın ve insanlığın vicdanında da yankı uyandırmıştır.

 

Entelektüel Üçgen

Fransa'nın sömürge politikalarının acımasızlığını ve adaletsizliğini her fırsatta okuyucularıyla paylaşan Sartre, Cezayir Bağımsızlık Savaşı boyunca düşüncelerini özerk bir aydın olarak savunmaya devam etmiş ve Fransa'yı Cezayir'de işgalci ve sömürgeci olarak tanımlamış, bağımsız Cezayir fikrini benimsemiştir. Ona göre   sömürgeciliği ve onun emperyal söylemini  terk ederek Cezayir'in bağımsızlığı için çalışmak aynı zamanda Fransızların ırkçı ve despot anlayışlardan uzaklaşmalarını sağlayacak  bir erdemdir.2 Sömürgeciliğin, politik tahakkümün ve ırkçılığın psikolojisi üzerine yazan Franz Fanon, bir doktor olarak tıp alanından hareketle yazdığı kitaplarda genelde sömürgeciliğe karşı bir başkaldırı sergilemiştir. Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nı, "sömürgeci zulmünü kırabilecek en olağanüstü savaş" olarak görmüştür. 1959 yılında, yani savaşın beşinci yılında kaleme aldığı Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi kitabında bu düşüncesini örneklerle kanıtlama yoluna gitmiştir.3 Ona göre binlerce silahsız sivilin işkence görmesine neden olan savaşın Cezayir halkı için anlamı bağımsızlık fikrinden başka bir şey değildir.

Fransa'nın bölgedeki kolonyal siyasetinin yaralı benliği olarak Albert Camus, bağımsızlık savaşı döneminde Cezayir kökenli bir Fransız olması sebebiyle konuya uzak kal(a)mamıştır. Camus, Cezayir konusunda federasyon fikrine inanan bir yazardır. İki toplumun eşit haklara sahip olacağı bir yapıyı savunmuştur. Bu amaçla ateşkesin sağlanmasını desteklemiş fakat düşündüğü ateşkes planı ya da Cezayir tasarımı  ütopik  olarak kalmıştır. Camus, 22 Ocak 1956 tarihli ateşkesten itibaren sessizliğe bürünmüştür. L'Expres gazetesindeki yazılarına son veren yazar, ateşkes için toplantılar düzenlediyse de Cezayirliler tarafından Fransız ve hain; Fransızlar tarafından ise Cezayirli olarak görülmekten öteye geçememiştir. Bu soyutlanma ölümüne kadar geçecek dört yıl içerisinde Cezayir'le ilgili hiçbir yazı kaleme almamasına neden olmuştur Cezayir bağımsızlık mücadelesi ise 1962 yılında zaferle sonuçlanmıştır.4  Bu mücadele zamanın İslâmcı dergilerinden Sebilürreşad ve Büyük Doğu başta olmak üzere farklı gazetelerde de büyük bir destek görmüştür.

 

Yaralı Kültürel Biçimleniş

O yıllardan bu yana Cezayir ile Türkiye arasında zaman zaman durgunluklar yaşansa da bozulamayacak nitelikte derin bir bağ var. Ama bu bağ Cezayir halkının Osmanlı yönetiminden hoşnutsuz olduğunu, kendi halkına karşı bir propaganda olarak sunan Fransa'yı anımsatırcasına İslâmî Cezayir söz konusu olduğunda benzer bir kara propagandayla karşılaştı doksanlı yıllar boyunca Türkiye halkı. Tabii bu karşı kara propagandadan bağımsız bir biçimde işleyen ya da işleyemeyen bir de çeviri süreci var kültürel planda. Bu çeviriler ise daha çok düşünce yoğunluklu kısmen de Cezayir'in yakın geçmişine ışık tutan siyasî çalışmalar var. Fransız kökenli ünlü Cezayirliler arasında filozof Jacques Derrida son yıllarda öne çıkan bir isim. 1905-1973 yılları arasında yaşamış olan Malik bin Nebi, Cezayir halkının sosyolojik dönüşümünde oldukça emeği geçmiş ve bu konularda önemli eserler vermiştir. Bu eserler yetmişli yıllardan itibaren Türkçeye kazandırılmış bilinç ışıklarının yanmasında epey etkili olmuştur. Yine aynı şekilde Frantz Fanon'un eserleri de bilinç ışıklarına psikiyatri, sömürgecilik vb. noktalarda oldukça önemli katkılarda bulunmuştur. Üstelik bu eserler, bir şair tarafından Türkçeye kazandırılmıştır çoğunlukla. Ama edebiyat alanında bu kadar ses getiren insanları etkileyen çeviriler yapılamamıştır ne yazık ki. Dergilerde yer edinen ve belli yıllarda yoğunlaşan ve orada kalan çeviriler kültürel kamuda dolaşamamıştır. Kuşkusuz bu, sadece çevirinin Türkçe boyutuyla ilgili değil. Daha çok Cezayir'in sömürülen kültürel biçimlenişinin getirdiği sorunlarla ilgili. Bu edebiyat ise yukarıda ana hatlarıyla ortaya koymaya çalıştığımız ve farklı boyutları da olan benlik bölünmüşlüğünü yansıtıyor. Cezayir'de sanatın güçlü kolu olarak  edebiyat bu benlik bölünüklüğünü birebir yansıtıyor. Bu alanda kolonyal Fransız etkisinin oldukça fazla olduğu görülüyor. Ne Cezayirli ne de Fransız olabilen; Abdülhamit Bin Badis'in Cezayir halkının Müslüman kimliğini kaybetmemesi üzerine kurulu olan mücadelesinden uzak bir çeviri edebiyatla karşı karşıya olduğumuzu söylemek bir indirgemecilik olarak algılanmamalıdır.

Onun mücadelesi halkın Cezayirli kalmasının koşulu olarak, Arapça konuşmaları ve dinî kimliğini korumalarını esas olarak benimsemiştir. Abdülhamid Bin Badis, 1919- 1939 yılları arasında siyasal çalışmalarda, Konstantin şehrinde imamlık yanında dinî düşüncelerini benimsettiği bir öğrenci grubu oluşturmuştur. Eşsihab dergisini yayınlayarak düşüncelerini halka ulaştırmıştır. 1925 yılında El Müntekid isimli gazeteyi çıkararak. Arapça ve Arap kültürünün öğretilmesi için mücadelesini basın yoluyla yapmıştır. 1931 yılı Mayıs ayında "Cezayirli Müslüman Âlimler Cemiyeti"ni kurarak cemiyetin başkanlığını da yapmıştır. Dernek, Cemaleddin Afganî ve Muhammed Abduh'un görüşlerini savundu. Bin Badis'in geliştirdiği "Cezayir vatanım, Arapça dilim, Müslümanlık dinim" sloganı halk arasında geniş yankı uyandırdı. Abdülhamit Bin Badis, 1940'ta öldükten sonra, onun arkadaşları 1954 yılında başlayan kurtuluş savaşına katıldılar.

Modern Cezayir edebiyatı Arapça ve Fransızca arasında bölünmüş durumda olup ülkenin yakın geçmişinden etkilenmiştir. Bugün Cezayir edebiyatına baktığımızda eserlerini Fransızca kaleme alan bir çok edebiyatçı var. Hatta Medine'den Uzaklarda5 ile Aşk ve Fantazya6 adlı eserleriyle Türk(çe) okurunun da tanıdığı çağdaş Cezayir edebiyatının önde gelen isimlerinden Asiye Cebar (Assia Gjebar), aynı zamanda "Académie Française" üyesi. Asiye Cebar, bu kitapları hakkında şunları ifade eder: "Medine'den Uzaklarda bir üçlemenin ilk kitabıydı. Benim romanlarımı yazarken çalışma önce olayların tarihine bakarım. Çünkü ben özümde bir tarihçiyim. Bunu yaparken de akademik bir çalışma yapmaya çalışmıyorum. Sadece tarihi gerçeklere bağlı kalmaya çalışıyorum ve bu kitaba başladığımda Cezayir'de dinî konular üzerinde ceza alan şiddet gören kadınlar üzerine yazdım. Kadın-erkek Cezayirde 200 bin kişiyi kaybettik.

Paris'te oturuyordum ve bu dönemler üzerine yazmak istedim ama konuya öncelikle İslâm'ın kökenlerine inerek bakmak lazım. Çünkü bu yaşanan şiddet yalnızca özünde olan değil politik olarak kullanılmasıyla ilgili olduğunu düşünüyordum. Bu nedenle Hz. Muhammed'in öldüğü yıldan başladım anlatmaya ve bütün sonraki halifeler dönemini, Hz. Ali'nin değil de Hz. Ebu Bekir'in halife olmasını; ardından bu dönem içinde gördüm ki öne çıkan otuz üç tane önemli Müslüman kadın var.

Ben, bütün bunları yaparken her şeyi kadınların gözünden anlatıyorum. Bir tarihçi olduğum için gerçek olayları öğreniyorum ve bunları öğrendikten sonra romancı hayal gücüm işin içine giriyor ve sanki o dönemde yaşayan kadınların gözünden anlatmaya çalışıyorum." "Osmanlıların boyunduruğunda yaşadı ülkem, yaklaşık 300 yıl, Fransızlar gelene kadar. Sömürgesine girdiğimiz zaman Fransızlar, kişiliğimizi bile değiştirmek istediler. O zaman Osmanlı hükümranlığında geçen sömürge dönemi özlemle hatırlandı. O nedenle ne zaman Cezayir'de Osmanlıdan bahsedilse bir nostaljiyle hatırlanır.

Türkçeye çevrilen ikinci kitabım olan Aşk ve Fantazya'da babamla olan ilişkimden çok bahsediyorum. Şundan da bahsediyorum, babam Fransız eğitimi sayesinde hoca olabildi ve Fransız dili eğitimi alabildi. Ama şunu belirtmem gerek, babam, çok büyük bir Mustafa Kemal hayranıydı. Zaten 40'lı yıllara kadar yaşayanların hepsi Mustafa Kemal hayranıdır. Tüm çocukluğumda bana Mustafa Kemal'den bahsetti, onun ne kadar ilerici ve yenilikçi olduğundan."

 Kitabın başlığında geçen "Fantazya" sözcüğü Arap atlılarının yaptığı binicilik gösterilerinin ifade ediyor fakat aynı zamanda kendi kurdukları hayal aleminde yaşayan kadınların fantezilerine gönderme yapıyor. Asiye Cebar, ülkesine ve sömürgeciliğe kadınların gözünden bakarak Cezayirli kadınların belli belleğini romanlarına taşırken bilinç ve benlik  yabancılaşmasını da büyük ölçüde dışa vuruyor bu sözleriyle.

Cezayir edebiyatı, genel olarak üç döneme ayrılıyor: Bağımsızlık öncesi, bağımsızlık dönemi ve 90 sonrası olmak üzere. İlk dönemde Muhammed Dib, Mouloud Feraoun, Mouloud Mammeri ve Kateeb Yaseen öne çıkıyor. İkinci dönemde Fransız işgaline karşı duran ve Cezayirlilik kimliğini öne çıkaran eserler üretilmiş. Bağımsızlık sonrasında ise sosyalist bakış açısının baskın olduğu görülüyor. 90'lı yıllarla birlikte İslâmcı yazarlar öne çıkıyor. Yaklaşık 100.000 kişinin hayatına mal olan çatışmalar, şiddetin ve kaosun kökleri ve getirdikleri sorgulanıyor. Yeni kuşak yazarlar arasında Reşid Bu Cudra (Rachid Boucera), Rachid Mimoni ve Cezayir ordusunda bir dönem binbaşı olarak görev yapan Yasmina Khadra takma adıyla yazan Muhammed Moulessehoul'u görüyoruz.7

"Her ne olursa olsun, bizim de en az Batı edebiyatı kadar güzel ve zengin sanatçılarımız var: Mısır'dan Taha Hüseyin'i, Francois Mauriac'ı, Tunus'tan Ebu El Kassam Ech-Chabbi veya Necip Mahfuz ve Cezayir'den Malek Haddad'ı, Avrupalı olup başarı vaat eden, ancak fos çıkan yazarlara tercih ederim" diyen Yasmina Khadra da  eserlerini Fransızca yazıyor. Beyrut, Bağdat ve Irak'ın bir çöl köyü olan Kafr Karan'da geçen Bağdat'ın Sirenleri'nde, çekingen bir gencin nasıl bir intihar eylemcisi olduğunu anlatıyor. Hayal kırıklığı ve ümitsizliğin genç insanları nasıl kökten dincilerin eline düşürdüğü izleği yeni oryantalizmden bildiğimiz bir yaklaşım. Khadra'nın romanı boyunca bir "sürükleyici" motif gibi yer alıyor. Aslında sadece bir iş, bir ev ve bir kadın düşlemişlerdi ama, gelecekleri yoktu. Hegel'in efendisinin bakışının yani "köleyi" kendi iradesinin bir oyuncağı kılmanın onu sadece efendisinin ihtiyaçlarını giderecek uygun bir vasıta olarak görmenin bir sonucudur bu romanda işlenen.

Khadra, "Bizde yalnızca kendilerini düşünen, yalan söyleyen ve aldatan hükümetler var. Gençler enerji ve hırs dolular, kendi ülkelerinin şekillenmesine neden katkıda bulunamadıklarını anlayamıyorlar. Kökten dincilere katılıyorlarsa, bu öncelikle siyasal bir davranıştır" diyor. Bu yaklaşımları onun eserlerinde dile getirdiğini ifade ettiği "Cezayirli bakış açısının", "kızgınlığının" ve "Cezayirli umutlarının" da bir yansıması ama aynı zamanda yerel nüfusa ve onun İslâmî yönelişine karşı mütehakkim bir edayla konuşmanın da göstergesi aslında.

İbrahim Demirci'nin bir yazı ile kısmen tanıttığı Reşid Bu Cudra'yı Halep Kültür Müdürlüğü tiyatro salonunda düzenlenen etkinlikte "Fransızca yazışı konusundaki sorulardan sıkılmış gibiydi" der. Arapçaya bir çeşit aşkla bağlı olduğunu belirtirken onun "Kur'an dili" oluşunu da anan Reşid Bu Cudra ilk eserlerini neden Fransızca yazdığı sorusuna şöyle cevap verir: "Arapça benim ana dilim ama o zamanlar Cezayir'de okullarda Arapça yasaktı, biz evde özel dersler alarak öğrendik Arapçayı. Ayrıca, benim yazdığım kitapları Arap dünyasında -ne Kuzey Afrika'da, ne doğuda- kimse basmazdı!"8 Onun  edebiyata ilişkin en azından gerçekçi edebiyatın siyasî araçsallığına katılmadığını biliyoruz ama  dine ilişkin yaklaşımlarının ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz..

Fanon, karşılıklı tanımanın insan hayatı ve ilişkisi için gerekli olduğunu söyler. Karşılıklı tanıma olmaksızın bir kimlik, öz değer, saygınlık olamaz. Bu imkândan mahrum bırakılan kişiler lânetli bir hizmetkârlığın ve nesneliğin zindanına hapsolurlar. Türkiye ile Cezayir arasında birlikte yaşanan ortak geçmiş, müziğe de yansımış; bir türküde olduğu gibi:

 

"Cezayir'in yüksek olur evleri

İçindedir ağaları beyleri

Türkçe de bilmez Arapçadır dilleri

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı

Hep bakışırlar bize karşı

Sultan Cezayir vay aman aman ...."

 

Ama edebiyat düzleminde bu türkünün yakıldığı zamanlardan bu yana pek bir değişiklik olmamış. Hâlâ bölünmüş benlikli yazarların birkaç kitabıyla sınırlı bir tanışıklık var. Onların ise algıladığımız çerçevede Cezayir'i temsil ettiği söylenemez. Bu yüzden Cezayir edebiyatının Türkçedeki temsil biçiminin gerçekliği sorgulanmalıdır. Sorgulama ise önce şimdinin şeyleştiriciliğini yani var olanı anlamak, eleştirmek sonra ise  dönüştürmek için gerekli çabaları ortaya koymakla tamamlanabilir.-

 

 

1          Akt.Sabri Hizmetli; Bin Badis (Cezayir Bağımsızlık Mücadelesi Önderi), Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara, 1994.

2          Jean Paul Sartre, Hepimiz Katiliz, Sömürgecilik Bir Sistemdir, (Çev. Süheyla N. Kaya), İstanbul, Belge Yayınları, 1999.

3          Frantz Fanon, Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi, (Çev. Kamil Çileçöp), İstanbul, Pınar Yayınları, 2009

4          Georges-Marc Benamou, Bir Fransız Yalanı, Bir Soykırım Soruşturması Cezayir Savaşı ve Gerçekler, (Çev. Sonat Ece Kaya), İstanbul, Babıâli Kültür Yayıncılığı, 2006

5          Assıa Djebar, Medine'den Uzaklarda,Çeviren: Veysel Uysal, İstanbul,Cep Kitaplar,1992

6          Asiye Cebar,  Aşk ve Fantazya, Çevirmen: Ayşegül Sönmezay, İstanbul, Can Yayınları,2003.

7          Yasmina Khadra; Mohamed Moulessehoul: 1955 Cezayir doğumlu Mohamed Moulessehoul, 1964 yılında askeri okula girdi. 36 yıllık askerlik yaşamından sonra 2000 yılında binbaşı rütbesiyle Cezayir ordusundan ayrıldı. Kitaplarını Yasmina Khadra takma adıyla yayımlayan Mohamed Moulessehoul'un "Bağdat'ın Sirenleri" adlı kitabı 2007 yılında Destek Yayınları'ndan çıktı.

8          İbrahim Demirci, "Cezayir'den Bir Romancı: Reşid Bu Cudra" Hece  146.sayı

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.

 

 


Son değiştirilme tarihi: 08/12/11 18:44.