|
AHMET SARI
DERİ DÖKÜMÜ
----------------------------------------
Derimi daha iyi kaşıyabilmek için
tırnaklarımı uzattım.
Derimin kaşıntısını durduramıyordum.
Kemiklerimden, belki de iliklerimden gelen bir kaşıntı gibiydi bu, önüne
geçemiyordum. Başlangıçta omurga bölgemdeydi kaşıntı, sonra sağ ve sol
karın bölgeme, göğsüme, kollarıma ve ayaklarıma yayıldı. İlkin bilinçsiz
bir kaşıntı gibi duruyordu bu, sonra bilinçsizlik, yerini kaşıntıdan
zevk almaya bıraktı. Kısa vadeli bilinçsiz kaşıntılarım arttıkça bu
kaşıntı bir alışkanlık halini aldı. Kaşınmak için ister istemez kendime
vakit ayırır oldum; inanmayacaksınız ama kaşıntılarım için kuytu yerler
aradım. Bulduğumda bu kuytu yerleri, uzattığım tırnaklarımla dakikalarca
bedenimi, derimi kaşıdım durdum.
Her şey sanırım kahrolası yazın
geciktiği o günlerde olmuştu. Ekolojik denge bozulduğundan mıdır nedir,
geçen senelere oranla gelmesi gereken yaz çoktan gelmemişti. Nadiren
yağmurun yağdığı bu yerlerde her gün yağmur yağmaya başlamış, yazın
gelmesini iple çeken ve ona ihtiyaç duyan benim gibi üniversite son
sınıfta birinin özlemle beklediği o mevsim, kahretsin, bir türlü
gelmemişti. Derdim sadece bu olsa iyiydi. Bir de ebeveynlerime zaten beş
seneden beri yük olduğumdan dolayı, artık onların yüklerini azaltma
niyeti ve iş bulabilmek amacıyla çalışmak için önüme çıkan bilindik tüm
mağazalara başvurmuştum. Bim'e, Migros'a, Carrefour'a çoktan başvurmuş
orada prime-time iş bulamayınca bir de şansımı Turkcell adlı telefon
şirketinde denemeye çalışmıştım. Turkcell'in müşteri hizmetlerinde
çalışmak istiyordum. Ağzım iyi laf yapıyordu. Konuşmalarımı, diksiyonumu
arkadaşlar beğeniyordu. Bir de bu şirkette şansımı deneyeyim dedim.
Şirket elemanları mülakat için vakti ayarlamışlardı. O güne odaklandım.
Heyecanlıydım. Alanında uzman üç
şirket çalışanlarının bana sorabileceği tüm sorulara hazırlanmaya
çalışıyordum. Elbette yüreğim pır pır ediyordu, ne de olsa bugüne dek
okuduğum bölümde hazırlık sınıfı dâhil beş seneden beri ebeveynlerimin
gönderdiği parayla hayatımı sürdürmüş, ancak şimdi kendi ayaklarım
üzerinde duracağım gerçeği ile yüz yüze gelmiştim. Bu benim için büyük
bir fırsattı. Öğrencilikten belki de kendine güvenen bir birey oluşluğa,
kendi parasını kazanan olgun insan oluşluğa ilk adımdı bu. Bunun
ayrımındaydım.
Beni mülakata tabi tutacak üç
jürinin önüne etkili bir şekilde çıkabilmek için aylar öncesi
kıyafetlerimi seçtim. Turkcell mülakatım yaz ayında gerçekleşeceğinden,
kahverengi tonları sevdiğim için ayakkabılarım da dâhil kostümümü
kahverengi tonlarda beğendim. Ayakkabının kemerle, kemerin yaka
mendiliyle, gömleğin kravatla, kravatın ceketle ve aslında hepsinin
birbiriyle uyumuna dikkat ettim. Yaşadığım şehirde gezmedik, görmedik
mağaza bırakmadım. Giyeceğim kostümün tonlarının ve renk uyumunun,
karşısına çıkacağım insanları ikna etmede, ruhlarını etkilemede,
verecekleri kararlarda büyük payı olacağını düşündüm. Hatta kahverengi
tonlarda takım elbisem için uygun cep mendili bulamadığımdan dolayı,
koca bir günümü mağazalarda kahverengi cep mendili aramaya adadım.
Gezmelerimde birçok türde kumaş mendil gördüm ama kahverengi tonlarda
olmadıkları için onları almadım. Cebimden çıkardığımda bu mendilin takım
elbisemle uyum içinde olmasına dikkat ettim. Şirket çalışanlarının da
buna dikkat edeceğini düşündüm. Sonunda kuytu yerlerde konuşlanmış bir
çorapçıda kahverengi mendili hem de epey ucuza bulduğumda ruhum rahat
etti ve görüşmeye artık en azından dış görünüş olarak, mendilin
bulunmasıyla ruhsal olarak da hazır olduğumu hissettim.
Karşılarında oturduğumda hiç de
rahat hissetmedim kendimi. Heyecanımdan dolayı ağzımda, dilimde,
damağımda bir kuruluk oluştu. "Dilin, dudağın, damağın çölleşmesi" de
denebilirdi buna, tükürük bezlerimin kendilerine ihtiyaç duyduğum
zamanda beni oracıkta yapayalnız bıraktığı anlamına gelirdi bu. Tükürük
bezlerimin beni oracıkta yalnız bırakması, geri çekilmesi, kuruması da
neyin nesiydi? Yaklaşık yarım saatlik kıran kırana bir bilgi alış
verişinden sonra, yorgun zihnim, çökmüş, sırılsıklam olmuş bedenim.
Şirket çalışanlarının odasından dışarıya çıktığımda kendimi yaşlanmış
hissedişim. Umutsuzluğun o derin boşluğu. Nereden gelip de beni
bulduğunu bilemediğim terk edilmişlik duygusu. Soğuk ruhlar arasında
beyhude aranan sıcak bir dulda yoklaması. Mülakatta başarısız olduğumu
bana oturdukları yerden bildirdiklerinde ruhumun sırçadan köşkünün yerle
yeksan oluşu. Şangırrrr diye bir ses, yalnız benim duyabildiğim. Başımın
dönmesi ve soğuk bakışlar, o şirket çalışanları, o şirket çalışanları, o
şirket çalışanları.
Kendimi zar zor dışarıya atışımla
birlikte, içerisinin o basık havası yerine dışarıda esen o serin rüzgâr.
Boğazımı sıkan kravatı gevşetişim ve ceketimi çıkarıp kollarımın arasına
alışım. Uzun, upuzun bir yol, tenha. Ağır ağır bir yolculuk bu yolda,
hiç acelem yok. Sonra acelem olsa da ne olacak Allah aşkına.
Daha bu yolun yarısına gelmeden
omurga kemiğin olduğu bölgede bir kaşıntı başladı. Sırt kemiğimin olduğu
yerde bir kaşıntı. Kendimi kirli hissetmeye başlamıştım, kaşıntı ondan
mıydı? Üç şirket çalışanlarının soru bombardımanlarına maruz kalmam
sonucu, içinde zerre kadar iyi niyet taşımayan soruların, tuzak
soruların, alçak soruların, hiçbir amaç gütmeyen ne idüğü belirsiz
soruların bombardımanına uğradığım ve bunların altında çaresiz kaldığım
için kendimi kirli hissettiğimden mi başlamıştı bu kaşıntı bedenimde.
Yırtarcasına kalçamın üzerinde sırtımın altında yer alan bu bölgeyi
kaşımaya başladım. Yolda olduğum için bir araba geçer, biri görür diye
rahat rahat kaşıyamıyordum bu bölgeyi. Gömleğimi, kumaş pantolonun
üzerinden çıkarmış ve tırnaklarımı derime geçirmiştim. Kaşıntım
durmuyordu. Tırnaklarım omurga kemiğime yakın yerde kıllara değiyor,
derimin üzerinde sanki kabarcıklar varsaydığımdan beni bir şeyin ısırıp
ısırmadığı şüphesini duyuyordum. Kaşıntı kısa bir süre sonra sırtıma
doğru yayıldı. Sonra sağ ve sol karın bölgemde başladı. Göğsüme ve
kollarıma doğru sıçradı bu kaşıntı, ayaklarıma uzandı. Öylesine başlayan
bir kaşıntı gibi duruyordu bu, beni korkutmaya başladı. Kendimi otele
zar zor attım. Takım elbisemi, mülakatta giydiğim iğrenç elbisemi
hızlıca çıkarttım üzerimden. Kendimi kirlenmiş mi hissediyordum? Duşun
altına girdim. Sabunla, şampuanla bulabildiğim tüm temizlik
malzemeleriyle bedenimi yıkadım. Köpürttüm bedenimi, temiz,
kullanmadığım ikinci bir atleti kese yapıp bedenimi sabunla, şampuanla
köpürttüm. Derim kıpkırmızı olana, nerdeyse derim soyulana, başka bir
renk alana dek bu atlet keseyle üzerinden geçtim onun. Sonra sıcak suyla
kirli derimi, kirli sandığım derimi kanalizasyon çukurlarına gönderdim.
Yarım saate yakın kaşıntımı durdurabilmek için banyoda sıcak duşun
altında kaldım. Nefes alamıyordum artık. Tansiyonum da düşmüştü. Banyoda
ortalık buhar olduğu için göz gözü görmüyordu ve dışarı çıkmak zorunda
hissettim kendimi. Havluları üzerime geçirmeden kendimi otelin nevresimi
temiz yatağının üzerine attım. Kaşıntı geçmemişti. Kaşıntı derinden, çok
derinden gelmeye devam ediyordu.
Şimdi başıma gelen o olaydan biraz
daha zaman geçmesine rağmen derimi daha iyi kaşıyabilmek için
tırnaklarımı uzattım. Tırnaklarımı derime geçirdikçe, küçücük kıymıklar
halinde tırnaklarım arasında kendi deri kırıntılarımı görüyorum.
Kaşıdıkça kaşınıyor derim ve etim, sanki iskeletime varmak ve derimi
yırtmak, o köken kaşıntıya ulaşmak arzusu içindeyim. Bu susuzluk, tarif
edilmez bir susuzluk hali. Ve derimi kaşıdıkça aldığım haz da tarif
edilmez bir haz. Kendime zarar verdiğimin, üçüncü derece yanıktan bile
kötü görünen derimin soyulduğunun, yüzüldüğünün ayrımındayım. Ama
kaşıdıkça beni kendimden geçiren ve "daha derine, daha derine kaşı beni"
diyen tenimin benimle dalga geçtiğini düşünmeye başladım. Bedenim benim,
etim, tenim; kaşıntılarla kökenine ineceğim iskeletim. Belki
kemiklerimde iliğimdir bu kaşıntıyı veren bana. O zaman tırnaklarımla
derine, daha derine…-
|