[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

JÜLİDE UZSAYILIR

KIRMIZI

Ortalık niçin bu kadar soğuk ?

Anne sobaya odun attın mı? Yatağımdan kafamı kaldırıp bakıyorum; köşe lambasının loş ışığında puslu gölgeler kımıldanıyor belli belirsiz. Sönmeye yüz tutmuş sobanın çıkardığı ışık oyun ediyor eşyalara. Zavallı annem bir nebze dinlenmek için kıvrıldığı koltuğunda uyuyakalmış.

Üşeniyorum sıcak yataktan çıkmaya, gözlerim yarı kapalı aklım odunlarda. Sobanın içi kararmış olmalı, ortada bir odun ve az bir ateş kalmıştır, söndü söner. Ortadaki odun tek başına yanmaz, yanına bir tane daha atmalı.

Göz kapaklarım kalkmıyor, sıcak yatakta olmak ne tatlı bir duygu…

Kar suları mı akıyor  ormanın içinden?

Çok serin. Üzerimde siyah bir aba var; upuzun. Cadı giysilerindeki gibi bir de kapüşonu var kocaman, yüzüm görünmüyor. Ağaçların kuytuluğunda yürüyorum, boynuma doladığım kırmızı yün atkı çözülmüş, o da çok uzun, iki boy arkamdan geliyor. Havaya çöken efsûni grilik  ruhuma engel olmuyor, yeşili algılıyorum.

Kuşlar bin bir ayrı sesle doğanın gizemli senfonisini çalıyor. Dalından kopup yerleri kaplamış olan güz yaprakları, orman canlılarına gelişimi fısıldıyor. Bulutlar iyice yüklenmiş, boşaldı boşalacak. Ateş kızılı öfkesiyle şimşek çakıyor. Göğün gürlemesiyse kızgınlıktan değil de isyanından gibi.

Açık bir alanda tek başımayım. Ama biliyorum ki pek çok gizli seyircim var; oyuklar, yuvalar dolu. İzlediklerini bildiğimi göstermek için ellerimi iki yana açıp kendi etrafımda bir tur atıyorum, kırmızı atkı belime dolanıyor. Yuvalardaki hareketi hissediyorum. Ciğerimi patlatana kadar hava çekiyor, yavaşça bırakıyorum, bir tur daha dönerken garip bir haykırışla yere çöküyorum ve ardından keskin vuruculuğuyla düşen iri damlalara kaldırıyorum yüzümü, kapüşon açılıyor.

Adlandıramıyorum duyumsadığımı; yağmur, saçlarımı ıslatarak süzülürken gözlerim kaygan bir vaşak gibi parlıyor. Tekrar derin bir soluk alıyorum, ciğerlerim toprak kokusunu büyük bir açlıkla  yutuyor.

Başımı yere eğerek, ellerimi kahve kızılı yaprakların arasına sokuyorum. Tırnaklarım var gücüyle ıslak toprağa geçiyor, yağmur toprağı yumuşatmış.

Kozalaklara takılıyor gözüm, kozalaklar çabuk tutuşur değil mi anne? Çıtır çıtır yanarlar.

Şu odunun yanına bir odun daha koymalı…

Anne çok yoruldun hadi kalk yerine yat artık.

Gözlerimi açamıyorum…

İskelenin tahtaları yer yer kırılmış, üzerinde balık ağları var. Gözleri yumulu tekneler, anaç denizin kucağında beşik gibi sallanıyor. Sıkıntıyla şişen bulutlar, içkaralarını denize yansıtarak etrafı gri ve laciverdin asaletine boyamışlar. Dingin sahneyi renklendiren tek şey, ufuk çizgisinin biraz üzerindeki şarap kızılı çizgi.

Evimizin camından bakıyorum. Ellerim pervaza, alnım cama dayalı ayakta duruyorum. Ormandan yeni gelmiş olmalıyım, yüzüm soğuktan kızarmış, siyah aba üzerimde, atkı uzun bir duvak gibi duruyor ardımda. Ellerimi başımın iki yanına getirerek açık el ayalarımı cama yapıştırıyorum. Camın soğuğuyla beraber evimizi hissediyorum.

İki katlı evimiz sahilin en ücrasında tek başına duruyor. Yarı beline gelen taşlarının üzeri beyaz badanalı. Tahta kapısına varmak için afillice dönen bir merdiveni var. Cumbada annemin çok sevdiği sardunyalar... Sardunya ve kırmızıyı başkaca sevdiğimi fark ediyorum.

Sardunyayı annem seviyor, ben annemi… Kırmızı yakıcı ve yıkıcı ama sardunya da başka duruyor gibi. Belki sardunya güçlü ve dayanıklı olduğu için taşıyor kırmızının ateşini, özümsüyor alazanın harını yangınını. Sardunyayı ve kırmızıyı başkaca seviyorum bu yüzden. Kırmızıyı sardunyaya pek yakıştırıyorum, bir de sobada yanan odunlara…

Odunlar yanarken kızarırlar, kıpkırmızı ve sıcacık olurlar. Sobaya bir odun daha atmalı…

Göz kapaklarıma fil oturmuş kalkmıyor…

Anne neredesin?

Ortalık niçin bu kadar nemli?

Gölgeler oynaşıyor, bir hamam olabilir mi burası?

Küçücüğüm, çıplağım, cılız kollarımı göğsümde kavuşturmuşum. Saçlarım darmadağın keçe gibi kabarmış, kafamın iki katı olmuş. Bakışlarım ürkek, tenimi üşüten yalnızlık ürkütüyor beni. Kurnalardan sular taşıyor. Yıka beni anne, mis kokulu sabunlarla yıka küçük kızını, ipekleşen saçlarını yumuşacık tara, gülümseyerek sev başımı, ısınsın içim.

Kurnalar anne! Kurnalar! Kan akıyor!

Tut elimi anne, korkuyorum, evimize gidelim artık ne olur…Çok özledim evimizi…

Ne dedin?

Haklısın bir evimiz yok artık değil mi?

Dayımlarda mı kalacağız bir süre?

Odam olmayacak mı? Ya oyuncaklarımı nereye koyacağım?

Senin yanında uyuyacağım öyle mi?

Karnım acıktı anne, köfte yapar mısın? 

Peki anne,  bana yine yemek pişireceksin ama değil mi?

Söz ver ama kendi evimize gidince odam da olacak  değil mi?

Annecim ağlıyor musun?

Tamam çizme istemiyorum, onu da sonra alırız peki.

Annecim üzülme, ben beklerim. Tut elimi sen bırakma yeter.

Seni seviyorum anne.

Anne, dayım Pelinin babası mı ?

Benim babam nerede anne?

Amerika öyle bir şey mi anne?

Ne zaman arkamı dönsem beni yutacak gibi ağzı açık duran o mağara mı?       

Babamı da o mu yuttu anne?

Çok karanlık bu mağara, kaya güvercinleri ve yarasa dolu içerisi. Boğuk boğuk sesler çıkarıyor güvercinler. Hazan yaprakları buralara kadar savrulmuş. Kuru yaprakların sesleri, baş aşağı sarkmış yarasaları havalandırır diye yere basmaya korkuyorum. Parmak inceliğinde bir su akıyor yarıktan, buz gibi olmalı. Yerler kaygan, zorlukla ilerliyorum. Bu nemli, yosun tutmuş, böcek dolu mağarada yürümek ürkütüyor beni. Ufacık ve çelimsizim. Yol çok uzun ve uçsuz görünüyor. Nasıl varacağım sonuna?

Amerika burası olmalı…

Evet…Evet...İşte…İşte oradasın yine. Elimi uzatsam dokunabileceğim sana. Tam tutacakken kaçıyorsun, uzaklaşıyorsun ben adım attıkça sen geriliyorsun. Gittikçe uzaklaşıyorsun. Neden kaçıyorsun?

Beni almıyorsan yanına, sen de gitme ne olur. Korkuyorum, küçücük bir kızım ben, bırakma  beni!

Nereye gidiyorsun?

Hiç göstermedin yüzünü. Şu kalın siyah cüppede gizlisin. Hep arkandan bakıyorum sana. Dön bana. Gitme dur…Yüzüme bak lutfen 

Neden? Neden bakmıyorsun? 

Yüzüme bakmaya  utanıyor musun yoksa?

Diyecek bir lafında mı yok?

Babaaaa !

Aslına bakarsan benim de yok, sadece kâbusumun içinde karşılaştık özür dilerim, yoksa çok eskidi sana olan özlemim ve lâflar nedir ki?

Yok olup gider, kaybolurlar… Aynı senin gibi…

Ama sevgi dolu bir yürek bütün sözcükleri siler baba ve ancak seversen insanlaşırsın biliyor musun… Sana uzanmış bu çıplak ve cılız kolları görebilirisin, dönüp bakmasan da duyumsarsın; sevmeyi biliyorsan ve vicdanın varsa elbette…

Yoksa vicdanınla küs müsün?

Seni bırakıp gideli çok mu oldu? 

Yapma baba, vefasız olan sensin, vicdan dediğin küsmez insana, hele ki sen istemezsen hiç bırakmaz. Zaten bırakmamıştır, sadık bir köle gibi peşindedir de sen arkanı dönmüşsündür, körleşen yüreğin düşmanlık ediyordur mutlaka.

Saçmalama şeytan işi değil bu, şeytanı ne sanıyorsun?

Çaresiz miydin?

Belki şeytanı seni çaresiz bırakan yüreğinde, yüreğinin güçsüzlüğünde

aramalısın. Çünkü şeytanın bile gücü yetmez  sevgiyi alt etmeye.

Yaşamı doğuran, devam ettiren sevginin gücü değilse nedir sence? Zamanla birlikte yitip giden maddelerden başka kalıcı olabilen nedir? Bağlayıcı olan?..

Ama sen gittin baba. Ben küçücük bir kızdım ve seni özlüyordum. Anneme sorduğumda; "Çalışmaya gitti baban uzaklara, ama gelecek." diyordu, beni avutmak için. Tekrar tekrar soruyordum. "Biraz sabret kızım gelecek, gittiği yer çok uzak, ondan hemen gelemiyor." diyordu. Çok sabrettim, çok bekledim baba.

Oyun parklarındaki babalarda aradım önceleri, babanın nasıl olduğunu.

Salıncakta sallıyorlardı küçük kızlarını, kaydırağın ucunda bekliyorlardı kuma düşmesinler diye. Ben kumlara düştüm baba, toza toprağa bulandım, sonra hep kendim kalktım ayağa… Ağlamadım, tekrar kaydım tekrar düştüm, kaslarım diğer kızlardan daha çabuk güçlendi bu yüzden.

Okula başladım, sen hâlâ gelmemiştin. Ben sormaya devam ediyordum, annemse; "Az kaldı kızım gelecek, biraz daha sabret." diyordu. Sınıf arkadaşlarımın babalarında aradım seni, ödevlerine yardım ediyorlardı, öğretmenle sorun yaşayınca gelip konuşuyorlar, koruyorlardı. Ben ödevlerimi kendim yaptım, kavgalarımda yalnızdım, diğer kızlardan daha çabuk büyüdüm ve başarabilmek için korkmamak gerektiğini öğrendim bu yüzden.

Görüyor musun  yokluğun bile bana neler öğretti? Bir de yanımda olsaydın kim bilir daha neler öğrenecektim?

Bilmiyorum ki anlatayım…

Bir baba kızını nasıl öper? Kolunun altına aldığında, okşadığında dünya başka mı görünür, kolay ve güvenilir mi olur yaşam? Sen olsaydın yanımda, ben bambaşka mı olurdum? Annemin saçları bu kadar beyaz olmaz mıydı? Beyaz olurdu belki ama boyardı, boya almaya parası olurdu, şimdi kendisine hiç para harcamıyor ki, sabahlara kadar dikiş dikiyor, okul masraflarını karşılamak ve evi geçindirmek kolay değil. Ben ancak parttime işlerde çalışıyorum harçlığımı çıkarabilmek için.

Sen yanımızda olsaydın farklı olur muydu?

Ben okula giderken şımarmadım hiç, oynayıp zıplamadım, biraz tasasız bir şımarıklığa vaktim olur muydu acaba?

Tırnaklarımızı kırılasıya geçirmez miydik hayata; tutunabilme çabasıyla?

Biraz daha büyüyüp liseye gelince artık sormaz oldum seni anneme. Anlamıştım bizi bırakıp gittiğini. Sormadım sebebini, annem de anlatmadı hiç. Gitmiştin işte… Düşünmeden ardında bıraktığın minik kızın geleceğini ve bir kadına yüklediğin bu büyük sorumluluğu. Bunun sebebi olabilir miydi?

Neden gittin demeyeceğim ama soruyorum;

Bir kadının tırnağındaki güç kadarı da yok muydu tırnaklarında?

* * *

Hayır annem, kendi kendime konuşmuyorum, az önce uyanıktım, dalmış mıyım yine, hay Allah sobaya odun atacaktım güya.

Doğrulup oturuyorum, ne zor geldi yataktan kalkmak. Uyanabilmek için çok uğraştım ama görünen o ki başaramamışım.

Ev ısınmış, annem her şeyi hallettiği gibi ateşi de kurtarmış, sobanın başında ellerini ovuşturuyor. Sırtında neredeyse on beş yıldır kullandığı, omzuyla bütünleşmiş görünen yün şalı var. Daha kırk dört yaşında ama saçları bembeyaz. İki belik yaptığı saçlarını tepesine sarar annem,  belikleri beyaz bir taç olur başına, pek yakışır, pek asil durur…

Yanına gidip sarılıyorum sıkıca, koltuk altımda kalıyor başı, örgülü tacına bir öpücük konduruyorum. Dayıyor o da başını göğsüme, yanakları al al olmuş sobanın sıcağından. Al yanaklarını alıyorum avucumun içine, küçükken aynı onun bana yaptığı gibi okşuyorum. Beraberce sobanın kapağını açıp bakıyoruz, sönmekte olan odunun yanına bir tane daha koymuş, kızarmışlar nar gibi kor ateş olmuş, kıpkırmızı, sırt sırta, sıcacık yanıyorlar…-

 

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 10/06/09 14:45.