|
JÜLİDE UZSAYILIR
KIRMIZI
Ortalık niçin bu kadar soğuk ?
Anne sobaya odun attın mı?
Yatağımdan kafamı kaldırıp bakıyorum; köşe lambasının loş ışığında puslu
gölgeler kımıldanıyor belli belirsiz. Sönmeye yüz tutmuş sobanın
çıkardığı ışık oyun ediyor eşyalara. Zavallı annem bir nebze dinlenmek
için kıvrıldığı koltuğunda uyuyakalmış.
Üşeniyorum sıcak yataktan çıkmaya,
gözlerim yarı kapalı aklım odunlarda. Sobanın içi kararmış olmalı,
ortada bir odun ve az bir ateş kalmıştır, söndü söner. Ortadaki odun tek
başına yanmaz, yanına bir tane daha atmalı.
Göz kapaklarım kalkmıyor, sıcak
yatakta olmak ne tatlı bir duygu…
Kar suları mı akıyor ormanın
içinden?
Çok serin. Üzerimde siyah bir aba
var; upuzun. Cadı giysilerindeki gibi bir de kapüşonu var kocaman, yüzüm
görünmüyor. Ağaçların kuytuluğunda yürüyorum, boynuma doladığım kırmızı
yün atkı çözülmüş, o da çok uzun, iki boy arkamdan geliyor. Havaya çöken
efsûni grilik ruhuma engel olmuyor, yeşili algılıyorum.
Kuşlar bin bir ayrı sesle doğanın
gizemli senfonisini çalıyor. Dalından kopup yerleri kaplamış olan güz
yaprakları, orman canlılarına gelişimi fısıldıyor. Bulutlar iyice
yüklenmiş, boşaldı boşalacak. Ateş kızılı öfkesiyle şimşek çakıyor.
Göğün gürlemesiyse kızgınlıktan değil de isyanından gibi.
Açık bir alanda tek başımayım. Ama
biliyorum ki pek çok gizli seyircim var; oyuklar, yuvalar dolu.
İzlediklerini bildiğimi göstermek için ellerimi iki yana açıp kendi
etrafımda bir tur atıyorum, kırmızı atkı belime dolanıyor. Yuvalardaki
hareketi hissediyorum. Ciğerimi patlatana kadar hava çekiyor, yavaşça
bırakıyorum, bir tur daha dönerken garip bir haykırışla yere çöküyorum
ve ardından keskin vuruculuğuyla düşen iri damlalara kaldırıyorum
yüzümü, kapüşon açılıyor.
Adlandıramıyorum duyumsadığımı;
yağmur, saçlarımı ıslatarak süzülürken gözlerim kaygan bir vaşak gibi
parlıyor. Tekrar derin bir soluk alıyorum, ciğerlerim toprak kokusunu
büyük bir açlıkla yutuyor.
Başımı yere eğerek, ellerimi kahve
kızılı yaprakların arasına sokuyorum. Tırnaklarım var gücüyle ıslak
toprağa geçiyor, yağmur toprağı yumuşatmış.
Kozalaklara takılıyor gözüm,
kozalaklar çabuk tutuşur değil mi anne? Çıtır çıtır yanarlar.
Şu odunun yanına bir odun daha
koymalı…
Anne çok yoruldun hadi kalk yerine
yat artık.
Gözlerimi açamıyorum…
İskelenin tahtaları yer yer
kırılmış, üzerinde balık ağları var. Gözleri yumulu tekneler, anaç
denizin kucağında beşik gibi sallanıyor. Sıkıntıyla şişen bulutlar,
içkaralarını denize yansıtarak etrafı gri ve laciverdin asaletine
boyamışlar. Dingin sahneyi renklendiren tek şey, ufuk çizgisinin biraz
üzerindeki şarap kızılı çizgi.
Evimizin camından bakıyorum. Ellerim
pervaza, alnım cama dayalı ayakta duruyorum. Ormandan yeni gelmiş
olmalıyım, yüzüm soğuktan kızarmış, siyah aba üzerimde, atkı uzun bir
duvak gibi duruyor ardımda. Ellerimi başımın iki yanına getirerek açık
el ayalarımı cama yapıştırıyorum. Camın soğuğuyla beraber evimizi
hissediyorum.
İki katlı evimiz sahilin en
ücrasında tek başına duruyor. Yarı beline gelen taşlarının üzeri beyaz
badanalı. Tahta kapısına varmak için afillice dönen bir merdiveni var.
Cumbada annemin çok sevdiği sardunyalar... Sardunya ve kırmızıyı başkaca
sevdiğimi fark ediyorum.
Sardunyayı annem seviyor, ben
annemi… Kırmızı yakıcı ve yıkıcı ama sardunya da başka duruyor gibi.
Belki sardunya güçlü ve dayanıklı olduğu için taşıyor kırmızının
ateşini, özümsüyor alazanın harını yangınını. Sardunyayı ve kırmızıyı
başkaca seviyorum bu yüzden. Kırmızıyı sardunyaya pek yakıştırıyorum,
bir de sobada yanan odunlara…
Odunlar yanarken kızarırlar,
kıpkırmızı ve sıcacık olurlar. Sobaya bir odun daha atmalı…
Göz kapaklarıma fil oturmuş
kalkmıyor…
Anne neredesin?
Ortalık niçin bu kadar nemli?
Gölgeler oynaşıyor, bir hamam
olabilir mi burası?
Küçücüğüm, çıplağım, cılız kollarımı
göğsümde kavuşturmuşum. Saçlarım darmadağın keçe gibi kabarmış, kafamın
iki katı olmuş. Bakışlarım ürkek, tenimi üşüten yalnızlık ürkütüyor
beni. Kurnalardan sular taşıyor. Yıka beni anne, mis kokulu sabunlarla
yıka küçük kızını, ipekleşen saçlarını yumuşacık tara, gülümseyerek sev
başımı, ısınsın içim.
Kurnalar anne! Kurnalar! Kan akıyor!
Tut elimi anne, korkuyorum, evimize
gidelim artık ne olur…Çok özledim evimizi…
Ne dedin?
Haklısın bir evimiz yok artık değil
mi?
Dayımlarda mı kalacağız bir süre?
Odam olmayacak mı? Ya oyuncaklarımı
nereye koyacağım?
Senin yanında uyuyacağım öyle mi?
Karnım acıktı anne, köfte yapar
mısın?
Peki anne, bana yine yemek
pişireceksin ama değil mi?
Söz ver ama kendi evimize gidince
odam da olacak değil mi?
Annecim ağlıyor musun?
Tamam çizme istemiyorum, onu da
sonra alırız peki.
Annecim üzülme, ben beklerim. Tut
elimi sen bırakma yeter.
Seni seviyorum anne.
Anne, dayım Pelinin babası mı ?
Benim babam nerede anne?
Amerika öyle bir şey mi anne?
Ne zaman arkamı dönsem beni yutacak
gibi ağzı açık duran o mağara mı?
Babamı da o mu yuttu anne?
Çok karanlık bu mağara, kaya
güvercinleri ve yarasa dolu içerisi. Boğuk boğuk sesler çıkarıyor
güvercinler. Hazan yaprakları buralara kadar savrulmuş. Kuru yaprakların
sesleri, baş aşağı sarkmış yarasaları havalandırır diye yere basmaya
korkuyorum. Parmak inceliğinde bir su akıyor yarıktan, buz gibi olmalı.
Yerler kaygan, zorlukla ilerliyorum. Bu nemli, yosun tutmuş, böcek dolu
mağarada yürümek ürkütüyor beni. Ufacık ve çelimsizim. Yol çok uzun ve
uçsuz görünüyor. Nasıl varacağım sonuna?
Amerika burası olmalı…
Evet…Evet...İşte…İşte oradasın yine.
Elimi uzatsam dokunabileceğim sana. Tam tutacakken kaçıyorsun,
uzaklaşıyorsun ben adım attıkça sen geriliyorsun. Gittikçe
uzaklaşıyorsun. Neden kaçıyorsun?
Beni almıyorsan yanına, sen de gitme
ne olur. Korkuyorum, küçücük bir kızım ben, bırakma beni!
Nereye gidiyorsun?
Hiç göstermedin yüzünü. Şu kalın
siyah cüppede gizlisin. Hep arkandan bakıyorum sana. Dön bana. Gitme
dur…Yüzüme bak lutfen
Neden? Neden bakmıyorsun?
Yüzüme bakmaya utanıyor musun
yoksa?
Diyecek bir lafında mı yok?
Babaaaa !
Aslına bakarsan benim de yok, sadece
kâbusumun içinde karşılaştık özür dilerim, yoksa çok eskidi sana olan
özlemim ve lâflar nedir ki?
Yok olup gider, kaybolurlar… Aynı
senin gibi…
Ama sevgi dolu bir yürek bütün
sözcükleri siler baba ve ancak seversen insanlaşırsın biliyor musun…
Sana uzanmış bu çıplak ve cılız kolları görebilirisin, dönüp bakmasan da
duyumsarsın; sevmeyi biliyorsan ve vicdanın varsa elbette…
Yoksa vicdanınla küs müsün?
Seni bırakıp gideli çok mu oldu?
Yapma baba, vefasız olan sensin,
vicdan dediğin küsmez insana, hele ki sen istemezsen hiç bırakmaz. Zaten
bırakmamıştır, sadık bir köle gibi peşindedir de sen arkanı
dönmüşsündür, körleşen yüreğin düşmanlık ediyordur mutlaka.
Saçmalama şeytan işi değil bu,
şeytanı ne sanıyorsun?
Çaresiz miydin?
Belki şeytanı seni çaresiz bırakan
yüreğinde, yüreğinin güçsüzlüğünde
aramalısın. Çünkü şeytanın bile gücü
yetmez sevgiyi alt etmeye.
Yaşamı doğuran, devam ettiren
sevginin gücü değilse nedir sence? Zamanla birlikte yitip giden
maddelerden başka kalıcı olabilen nedir? Bağlayıcı olan?..
Ama sen gittin baba. Ben küçücük bir
kızdım ve seni özlüyordum. Anneme sorduğumda; "Çalışmaya gitti baban
uzaklara, ama gelecek." diyordu, beni avutmak için. Tekrar tekrar
soruyordum. "Biraz sabret kızım gelecek, gittiği yer çok uzak, ondan
hemen gelemiyor." diyordu. Çok sabrettim, çok bekledim baba.
Oyun parklarındaki babalarda aradım
önceleri, babanın nasıl olduğunu.
Salıncakta sallıyorlardı küçük
kızlarını, kaydırağın ucunda bekliyorlardı kuma düşmesinler diye. Ben
kumlara düştüm baba, toza toprağa bulandım, sonra hep kendim kalktım
ayağa… Ağlamadım, tekrar kaydım tekrar düştüm, kaslarım diğer kızlardan
daha çabuk güçlendi bu yüzden.
Okula başladım, sen hâlâ
gelmemiştin. Ben sormaya devam ediyordum, annemse; "Az kaldı kızım
gelecek, biraz daha sabret." diyordu. Sınıf arkadaşlarımın babalarında
aradım seni, ödevlerine yardım ediyorlardı, öğretmenle sorun yaşayınca
gelip konuşuyorlar, koruyorlardı. Ben ödevlerimi kendim yaptım,
kavgalarımda yalnızdım, diğer kızlardan daha çabuk büyüdüm ve
başarabilmek için korkmamak gerektiğini öğrendim bu yüzden.
Görüyor musun yokluğun bile bana
neler öğretti? Bir de yanımda olsaydın kim bilir daha neler
öğrenecektim?
Bilmiyorum ki anlatayım…
Bir baba kızını nasıl öper? Kolunun
altına aldığında, okşadığında dünya başka mı görünür, kolay ve güvenilir
mi olur yaşam? Sen olsaydın yanımda, ben bambaşka mı olurdum? Annemin
saçları bu kadar beyaz olmaz mıydı? Beyaz olurdu belki ama boyardı, boya
almaya parası olurdu, şimdi kendisine hiç para harcamıyor ki, sabahlara
kadar dikiş dikiyor, okul masraflarını karşılamak ve evi geçindirmek
kolay değil. Ben ancak parttime işlerde çalışıyorum harçlığımı
çıkarabilmek için.
Sen yanımızda olsaydın farklı olur
muydu?
Ben okula giderken şımarmadım hiç,
oynayıp zıplamadım, biraz tasasız bir şımarıklığa vaktim olur muydu
acaba?
Tırnaklarımızı kırılasıya geçirmez
miydik hayata; tutunabilme çabasıyla?
Biraz daha büyüyüp liseye gelince
artık sormaz oldum seni anneme. Anlamıştım bizi bırakıp gittiğini.
Sormadım sebebini, annem de anlatmadı hiç. Gitmiştin işte… Düşünmeden
ardında bıraktığın minik kızın geleceğini ve bir kadına yüklediğin bu
büyük sorumluluğu. Bunun sebebi olabilir miydi?
Neden gittin demeyeceğim ama
soruyorum;
Bir kadının tırnağındaki güç kadarı
da yok muydu tırnaklarında?
* * *
Hayır annem, kendi kendime
konuşmuyorum, az önce uyanıktım, dalmış mıyım yine, hay Allah sobaya
odun atacaktım güya.
Doğrulup oturuyorum, ne zor geldi
yataktan kalkmak. Uyanabilmek için çok uğraştım ama görünen o ki
başaramamışım.
Ev ısınmış, annem her şeyi
hallettiği gibi ateşi de kurtarmış, sobanın başında ellerini
ovuşturuyor. Sırtında neredeyse on beş yıldır kullandığı, omzuyla
bütünleşmiş görünen yün şalı var. Daha kırk dört yaşında ama saçları
bembeyaz. İki belik yaptığı saçlarını tepesine sarar annem, belikleri
beyaz bir taç olur başına, pek yakışır, pek asil durur…
Yanına gidip sarılıyorum sıkıca,
koltuk altımda kalıyor başı, örgülü tacına bir öpücük konduruyorum.
Dayıyor o da başını göğsüme, yanakları al al olmuş sobanın sıcağından.
Al yanaklarını alıyorum avucumun içine, küçükken aynı onun bana yaptığı
gibi okşuyorum. Beraberce sobanın kapağını açıp bakıyoruz, sönmekte olan
odunun yanına bir tane daha koymuş, kızarmışlar nar gibi kor ateş olmuş,
kıpkırmızı, sırt sırta, sıcacık yanıyorlar…-
|