|
GOLÎ TERAKKÎ*
Türkçesi: Ertuğrul ERTEKİN
NAR HANIM VE OĞULLARI
Mihrâbâd Havaalanı - 726
sayılı uçuş - Air France
Gece saat iki; yani bütün
gece uykusuzluk. Yani bitkinlik, yorgunluk, telaş; beraberinde
belirsiz bir özlem ve ıstırap; gideceğim, kalacağım ve geri
dönmeyeceğim için (o saçma düşüncelerden). Yahut da tam tersine,
burada, sevgili Tahran'da -bütün güzellikleri ve
çirkinlikleriyle- kalacak, yerimden kımıldamayacağım (o daha
saçma kararlardan). Kısacası lanet olsun bu yersiz yurtsuzluğa,
bu bitmek bilmez (ömrüm oranında bitmek bilmez) gidiş dönüşlere;
bu gece yarısı uçuşuna, bavullara, gümrükten -sırat köprüsünden-
geçişe; aşağılanırcasına vücudun, ayakkabıların, ceplerin,
çantanın, kulak deliklerinin ve ağız boşluğunun aranmasına.
Uğurlama. Konuşmaksızın,
bakışmaksızın, soğuk ve hızlı; sezdirilmemesi gereken gizli bir
öfke, nedensiz bir kızgınlıkla ve geride, yutulması, sineye
çekilmesi gereken acı bir his.
Kadınlar girişi. Dış
görünüşüm kabul edilemez. Başörtüm arkaya kaymış, mantomun en
alt düğmesi açık. Çok doğru. Siz haklısınız. Üstümü başımı
düzeltiyorum. Bavulumla el çantamı taşıyan hamalın acelesi var.
Parasını istiyor. Başka bir yolcu arıyor.
"Gümrüğe kadar benimle
gelmelisin." diyorum.
Anlaşmıştık. Diretiyor.
Gitmek istiyor. Bavulumu aramadan geçmesi için x-ray cihazının
üzerine koyuyor. Başka bir yolcuya işaret ediyor.
Kendi kendime, "Sinirlenme,
boş ver. Böyle işte. Parasını ver, gitsin." diyorum.
Camdan bir duvar, bu
taraftakileri öbür taraftakilerden; gidenleri kalanlardan
ayırıyor. Her iki topluluk da hüzünlü, keyifsiz; suskun dilleri
ve konuşkan bakışları cam duvarın içinden geçip bir toz bulutu
misali yüzlere konuyor.
Bavulumun içini dışını
dikkatle arıyorlar. Bavulumda şüpheli, korkutucu bir şey var; ne
olduğunu bilmiyorum.
Tehditkâr bir parmak
bavulumun içini gösteriyor.
"Kesici âlet!"
"Hangi kesici âlet? Benim
bavulumda mı?"
Polis başka bir memurla
konuşuyor. Eğilip cihazın üzerindeki belli belirsiz resme
bakıyorlar.
Uğurlamaya gelenler cam
duvarın ardından başlarını uzatıyorlar. Etrafımdakiler
fısıldaşıyor. Gözlerinin derinlerinde suskun bir soru
dalgalanıyor. Birdenbire şekil değiştiriyor, tehlikeli bir
yaratık gibi görünmeye başlıyorum. Suçluyum, mahkûmiyetim kesin.
Terörist mi?
Belki. Her olasılık
düşünülüyor.
Kesici âlet, oğlum için
Isfahan'daki adı sanı bilinmez bir mağazadan alelacele aldığım
altın rengindeki teber. Değersiz bir şey. Onunla kimse
öldürülemez, hele de uçağın pilotu.
Bavulumu kenara alıyorlar.
İçini iyice aramaları gerek. Yolcular kuşkuyla ve şaşkınlıkla,
belki de korkuyla bana bakıyor; bakışlar benim ve bavulumun
üzerinde yoğunlaşıyor.
"Yahu, bu eski bir teber.
Dervişlerin kullandıklarından. Hoşuma gitti, aldım. Bavulumda.
Onunla bir şey yapamam ya! Hem ne yapabilirim ki." diyorum.
Kulak asmıyorlar. Teberi
-kesici âleti- sakınarak bavulumdan çıkarıyorlar. Millet
bakıyor. Gümrük memuru, "Antika, gömü, değerli, kültür mirası."
diyor.
"Zeki!"
Faturası yanımda. Beş bin
tümen bile etmez. Üzeri Arapça kelimelerle, muhtemelen Kur'an
ayetleriyle süslenmiş.
"Tûtî Bey'in değerlendirmesi
gerek."
Hoparlörden Tûtî Bey'i anons
ediyorlar. Bir iki kişi gülüşüyor, birisi fısıltıyla bir sözcüğü
papağan gibi tekrarlıyor. Bir el kolumu tutuyor.
"Hanımefendi..."
Yaşlı bir kadın, bir şey
söylüyor. Bir şey istiyor. Anlamıyorum. Acelem var. Kesici
âletle ilgili sorunu çözmem gerek.
"Teberi istemiyorum. Sizin
olsun. Beni bırakın." diyorum.
Kaderim Tûtî Bey'in elinde.
Beklemeliyim.
Yaşlı kadın arkadan omzuma
vuruyor. Tekrar, "Hanımefendi. Kurban olayım! Geciktim. Uçağı
kaçıracağım." diyor.
Yaşlı bir köylü kadın.
Şaşkın ve perişan. Gümrük formunu doldurmamı istiyor.
"Hanımefendi, gözüm
görmüyor. Doğru düzgün okuryazarlığım yok. Oğullarım atla gel,
dedi. Bu kadar zor olacağını bilemezdim. İki defa pasaport
dairesinde bayıldım. Mahvoldum." diyor.
"Bekle. İşim var.
Başkasından yardım iste." diyorum.
"Kimden? Kimsenin vakti yok
ki." diyor.
Temiz giyimli bir genci
gösteriyorum.
"Ondan istedim. Garpta
büyümüş. Yazmayı bilmiyor. Oğullarımın da yazmayı unutmasından
korkuyorum. Farsçayı unutmuş olmalarından. Allahım sen bana
acı." diyor.
Tekrar Tûtî Bey'i anons
ediyorlar. Yaşlı kadın ısrarcı, peşimi bırakmıyor. Etrafımda
dönüyor. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilmiyor.
"Hanımefendi, İsveç
tayyaresi nerede?" diyor.
Pasaportuna bakıyorum. Boş.
İlk yolculuğu. Adı, Nar Çınarî. Hızlı hızlı formu dolduruyorum.
Bin dokuz yüz on yedi doğumlu. Seksen üç yaşında. Benimle aynı
uçakta. Önce Paris'e, oradan İsveç'e gidecek.
"On yıldır oğullarımı
görmüyorum. İçim içime sığmıyor. Kurban olduklarım, ne diye
dünyanın öbür ucuna gittiniz, dedim. Bizim Yezdimizin nesi var?
İlla gideceğiz diye tutturdular. Gençlik hevesi, başlarına
vurmuş, derdi rahmetli kocam." diyor.
Tûtî Bey beni arıyor. Kısa
boylu, zayıf; boyu, on yaşında bir çocuğunki kadar, ama olgun ve
yaşlı gösteriyor; gözlüğünün camları şişe dibi kadar kalın.
Teberi eline alıyor. Konuşmuyor. Işığa tutuyor.
"Bu eski bir teber." diyor.
Başımı sallıyorum. Nar Hanım
başını uzatıyor, elini teberin kabzasına sürüyor.
"Hanımefendi, hediye kıtlığı
mı vardı? Bu derviş teberi." diyor.
"Eski yani…" diyorum.
Tûtî Bey üstelememden
rahatsız oluyor. Vakti yok. "Kabzası eski, ağzı yeni." diyor.
Herhâlde teberle pilotun,
hosteslerin ve diğer personelin başını kesmek ve yolcuları rehin
alıp uçağı Afrika'ya kaçırmak mümkün olduğu için tehlikelidir.
"Ahamenişler'den1 kalma
antika teber sizin olsun." diyorum.
Kabul etmiyor. Onu elimden
çıkarmam gerek. Yaşlı kadın yanımdan ayrılmıyor. Tûtî Bey'in
acelesi var. Uykusu geliyor. Esniyor.
Teberi alıyorum.
Havaalanının bekleme salonuna geliyor, beni yolcu etmeye gelen
arkadaşıma vermek istiyorum. Arkadaşımdan haber yok. Camların
ardında gülüşüyor, beni alkışlıyorlar. Utancımdan iki büklüm
oluyorum.
Genciyle yaşlısıyla, boy boy
çocuklarla kırk elli kişilik bir grup, ellerinde solmuş glayöl
çiçekleri, Hindistan'dan gelen misafirlerini bekliyor.
Kalabalık, ortalık mahşer yeri gibi.
Bir çocuk bacağımı
tekmeliyor. Solmuş çiçek demetini sevinçle sallayarak koşuyor.
Teberi kapının yanında duran
hamala hediye ediyorum. Nefes nefese, sinirli bir hâlde
dönüyorum; yaşlı kadın, şaşkın ve perişan, olduğu yerde duruyor,
korkuyla etrafına bakıyor. Nereye gideceğini bilmiyor. Beni
görünce seviniyor. El sallıyor. Yanıma geliyor.
"Hanımefendi neredeydin?
Beni bırakıp gittin sandım." diyor.
Peşimden geliyor. El çantası
ağır; nefes nefese kalıyor. Alnından ter damlıyor. Mantosunun
cebinden dört köşeli bir mendil çıkarıp yüzünü siliyor; masa
örtüsünün yarısı kadar büyük bir mendil.
"Süheyla Hanım bizim köyde
muallimlik yapıyor. Dünyadaki bütün şehirlerin ismini bilir. Nar
Nene, İsveç yazın bile buz gibidir. Sıfırın altında yüz elli
derece olur. İnekler, koyunlar oldukları yerde donuverirler,
dedi. Ben de korkumdan ne kadar yün elbisem varsa üst üste
giydim, sıcaktan patlıyorum." diyor.
Uçağın bir saat rötarı var.
Belki de iki saat. Belli değil. Uğurlamaya gelenler, kaygıyla
karışık sabırla, cam duvarın arkasında bekleşiyorlar. Bu
taraftakiler öbür taraftakilere bakıyor. Birbirlerini
duyamıyorlar.
Uçuşun tarih ve saati
önceden belirlenmişti ama gerçekleşir mi bilinmez. Binlerce
belki, kuşku ve korku. Kara düşünceler kafamın içinde dönüp
dolaşıyor. Belki de çıkış yasağım vardır? Belki de sevdiklerimi
bir daha göremeyeceğim! Belki de filan, filan ve filan benim
yokluğumda ölecek! Bu "belki"nin sonu "asla" sözcüğüyle
bitişiyor; "asla", bu yenilerde, ölümün idraki gibi zihnimi
meşgul eden, kıyıda köşede her an kendini göstermeyi bekleyen,
acı ve karanlık bir sözcük.
Nar Çınarî, sessiz sakin bir
gölge gibi peşimde. Durmadan konuşuyor. Kaygı, kıpır kıpır
gözlerinden ve titreyen ellerinden dökülüyor.
"Ne mutlu çocukları
yanlarında olanlara! Benim oğullarım çocukluktan beri havai idi.
Yerlerinde duramazlardı. Köy halkından nefret ederlerdi. Hep
şehre gitmek isterlerdi. Tahran'a gitmek... Başka bir yere
gitmek. Nereye olduğunu kendileri de bilmezdi. Biz gençken bir
yer bilmezdik. Yezd, bizim için dünyanın başı ve sonuydu."
diyor.
Dünyanın başı ve sonu!
"Neneciğim, ne mutlu sana ki
yerini yurdunu bilmişsin." diyorum.
Aklı oğullarında. Nerede
olduğunu, önünde henüz upuzun bir yol olduğunu unutuyor. Gözleri
hülyaya dalmış; arkasında bıraktığı Yezd'i ve kendisini bekleyen
yabancı şehri düşünüyor.
"Oğullarıma mektup
yazdırdım. Benim okuryazarlığım yok. Ben söyledim, Süheyla Hanım
yazdı. Siz bulunduğunuz yerde, dünyanın bir ucunda, mutlu ve
sağlıklı mısınız, diye sordum. Annem, biz burada kimsesiziz.
Soğuktan iliklerimiz dondu. Bazı geceler hüngür hüngür
ağlıyoruz. Buradan Amerika'ya gitmek istiyoruz, dediler
cevaben. Süheyla Hanım, Amerika şeytandır, dedi. Kocam öldü öldü
dirildi. Oğullarım hercai olmuşlar, ayakları yerden kesilmiş,
dedi. Nereye giderlerse gitsinler garipler." diyor.
"Acele et. El çantanı
göstermen gerek." diyorum.
Nar Hanım'ın iki tane el
çantası var. İlkinin fermuarını açıyor. İçi ıvır zıvır dolu:
Birkaç tatlı kutusu, iki üç parça Yezd işi elbiselik kumaş,
birkaç tane plastik kâse, iki çift erkek ayakkabısı, oğulları
için hediyeler. İkinci çanta ağzına kadar nar ve patlıcan dolu.
"Bizim bahçenin narları."
diyor.
İşimiz bitiyor. Bu engeli de
aşıyoruz. Bavulları alıp yola koyuluyoruz. Nar Hanım arkamdan
geliyor. Biletini biletimle birlikte gösteriyorum. Yerimiz belli
oluyor. Üst kata çıkıyoruz. Pasaportum hazır, elimde tutuyorum.
Hiç nedensiz, belki de alışkanlıktan, tedirgin oluyorum. Kötü
bir şey olacağı duygusuna kapılıyorum. Kalbim çarpıyor. Bir
şeylerin eksik ya da fazla olmasından korkuyorum: Pasaportuma
damga vurulmamış olabilir; çıkışıma engel olacak bir şeyle
karşılaşabilirim. Niçin, bilmiyorum. Her şey olabilir. Her
zamanki sorular, her zamanki heyecan...
Sorunsuz atlatıyorum.
Üst baş araması eskisi gibi
değil. Daha kolay. Nar Hanım, vücuduna dokunulunca huylanıyor,
sıçrayıp gülüyor. Her bir kolunda bir tane altın bilezik,
parmağında da bir akik yüzük. Gösteriyor. Uzun uzun gösterirken
kaygılı gözlerle etrafına, uzaklara ve bana bakıyor. Çok değerli
olmayan bir çift yakut küpeyi cebine saklamış. Yakalanıp
mücevher kaçakçılığı suçlamasıyla tutuklanmaktan korkuyor.
Yakalanıyor da. Titriyor.
"Bu küpeleri gelinime
götürüyorum. Süheyla Hanım verdi. Yalanım varsa şuracıkta
öleyim. Gelinim ecnebi. Müslüman olmuş. Namaz da kılıyor."
diyor, yalvarıyor.
Kimsenin bir şey dediği yok.
Gidebilir. Küpeleri kendisine veriyorlar.
"Büyük oğlum ecnebi bir
kadınla evlenmiş. İsveç'in bir köyündenmiş. Annem, kendi
memleketine dön. Yezd kızları ay parçası gibidir. Biz İsveç
dilini de bilmeyiz. Karınla nasıl konuşuruz, dedim."
Bekleme salonuna geliyoruz.
Nar Hanım yanımdaki sandalyeye yığılıyor. Uyukluyor. Fısıltıyla
bir şeyler söylüyor. Başı öne eğik, ayakları açık. Sanki
rüyasında oğullarını görüyor; soğuk memlekette daha iyi bir
yaşam peşinde koşan havai oğullarını. Öne doğru eğilince
sandalyeden düşüyor. Yerimden sıçrıyorum. Başka bir yolcu da
yardım etmek için atılıyor. Kaldırıyoruz. Sersemliyor. Nerede
olduğunu bilmiyor. Bir oğlan çocuğu kahkaha atıyor, bir kadın
üzüntüyle başını sallıyor.
"Hanımefendi." Sesinde öfke
var. Başörtüsünü düzeltiyorum. Üstünü başını düzeltiyor. Başını
kaldırıyor. Gülmeye, en azından gülümsemeye çalışıyor.
Toparlanıyor ama gözleri mahmur ve yorgun, yaşlı bedeni yıkılmak
üzere.
Yolcular anons ediliyor.
Uçağa binme zamanı. Karışık, uzun sıra çıkışı zorlaştırıyor. Nar
Hanım'ın acelesi var, yolcuların arasına karışıyor. Uçağın
merdivenlerinin başında, ürkek ve korkak, duruyor ve şaşkın
şaşkın uçağın büyük kanatlarına bakıyor. El çantası ağır.
Kımıldayacak yer yok. İki basamak çıkıp duruyor. Yolu kapatıyor.
Hostes yardımına geliyor. Koluna girip basamak basamak onu
yukarı çıkarıyor.
Benim yanımda oturacak.
Seviniyor. Oturuyor, el çantasını güçlükle ayağının altına
yerleştiriyor.
"Ah oğullarım, nedir sizden
çektiğim! Keşke sizi doğurmasaydım, bu hâllere düşmezdim."
diyor.
Ayakkabılarını çıkarıyor.
Sızlanıyor. Ayaklarına kalın siyah çoraplar giymiş. Terliyor.
Yüzü kızarıyor.
"Çok şükür sizin yanınıza
oturdum. Süheyla Hanım, 'Nar Nene, şansın varsa kızın gibi iyi
birinin yanına oturursun.' demişti. Ne yazık ki kızım yok. Kız
annenin eli ayağıdır. Kızım olsaydı beni bırakıp İsveç'e
gitmezdi. Ya siz? Çocuğunuz var mı?" diye soruyor.
Ona arkamı dönüyor ve yüzümü
yastığa gömüyorum. Uyumalıyım.
Nar Nene yumuşak eliyle
omzumu hafifçe sıkıyor. Sıcak ve yorgun bedeni koltuğun üzerine
yayılıyor; benim yerimin yarısını kaplıyor. Açlıktan nefesi
kokuyor, ama bedeni güzel kokuyor. Battaniyenin ucunu gözlerime
kadar çekiyor, gözkapaklarıma bastıran uykuya teslim oluyorum.
"Hanımefendi, siz de mi
İsveç'e gidiyorsunuz?" diye soruyor.
Başımı sallıyorum.
"Kaybolmaktan korkuyorum."
diyor.
Cevap vermiyorum.
"Hanımefendi, İsveç'e
varınca bana haber verin."
"Uyu Nar Hanım, uyu."
diyorum.
Hostes, yolcuların emniyet
kemerlerini kontrol ediyor. Ben kemerimi taktım. Nar Hanım
uçakla yolculuğun kurallarını bilmiyor. Kafası karışık. Dönüyor.
Dirseği hızla böğrüme çarpıyor.
"Hanımefendi, benim yabancı
dilim yok." diyor.
Hostes, onun kemerini takmak
istiyor. Kemerin ucu Nar Hanım'ın altında kalmış, çıkmıyor.
Elimi güç bela sıcak ve yorgun bedeninin altına sokuyorum.
Huylanıyor. Sıçrayıp gülüyor.
"Biraz kalk lütfen."
diyorum. Kemerin ucunu parmaklarımın arasına sıkıştırıp
çekiyorum. Çıkmıyor. Daha hızlı çekiyorum. Faydasız. Şişman ve
ağır. Kemerin ve elimin üzerine oturuyor, kımıldamaya niyeti
yok. Hostes yardıma geliyor. Elini diğer taraftan sokuyor. Nar
Hanım gıdıklanıyor. Sıçrıyor. Yıkılıyor. Üzerime devrilince
kemerin ucu gövdesinin altından çıkıyor.
"Of hanımefendi, yağlarım
eridi. Ne çok güldüm. Keşke oğullarım da görseydi." diyor,
tekrar gülüyor. Elimi tutup sıcak ellerinin arasına alıyor.
Sevimli ve güzel yüzü,
yuvarlak kara gözleri parlıyor. Tekrar, "Hanımefendi, İsveç'e
varınca bana haber verin, kaybolmaktan korkuyorum." diyor.
Ona uçağın otobüs gibi
olmadığını anlatıyorum. On yerde durmaz. Tahran Havaalanı'ndan
kalkar, Charles de Gaulle Havaalanı'nda iner. İnip tayyare
değiştirmesi gerektiğini söylüyorum.
İyice kafası karışıyor.
Korkuyla bana bakıyor. Söylediklerimi anlamıyor. İsveç, duyup
ezberlediği tek ülke.
"Hanımefendi, üç gündür
yoldayım. Yezd'den otobüsle Tahran'a geldim. Otobüsümüz bozuldu.
Lastiği patladı. Yalpalayıp eşek üstündeki yaşlı bir adamı ezdi.
Biçare yaşlı adam oracıkta öldü. Velhasıl, başını ağrıtmayayım,
gece yolda uyuduk. Sivrisinek sabaha kadar rahat vermedi.
Mahvoldum. Yolda öleceğim sandım. Benim bin bir türlü derdim,
hastalığım var. Yaşım sekseni aşmış. Ama oğullarımı görme arzusu
bana güç kuvvet veriyor. Bu gördüğün el çantası narla, pirinçle
dolu. Birkaç şişe nar ekşisi de koydum. Ama ne ekşi. Bizim köyün
narı. Bu yüzden bana Nar Nene derler." diyor, kahkaha atıyor.
Elini uzatıp çantadan iki tane büyük nar çıkarıyor.
"Buyur, ye!"
Başımı sallıyorum. Eliyle
narı yumuşatıyor. Dikkatle narın şeffaf kabuğuna bakıyorum;
patlamak üzere olan ince bir balona benziyor.
"Yok, hayır, istemiyorum,
yumuşatma." diyorum, kenara çekiliyorum. Mantom beyaz.
"Korkma hanımefendiciğim, bu
nar sıradan narlara benzemez, bu muhabbet narı." diyor, güçlü
parmaklarıyla narın yarık yerine bastırıyor.
"Ben nar ağacının altında
büyüdüm. Anam babam yoktu. Ana sütü yerine bana nar suyu
içirdiler. Ağacın dalını çekiştirir, yere düşen yumuşak narların
suyunu emerdim. Anamın göğsü bellerdim. İnsanlar, ey küçük Nar,
bu ağaç senin annen, derdi. Aşk ağacıydı. Yanında bir de çınar
ağacı vardı. Bu da senin baban, dediler. Ana baba sahibi oldum.
Hüviyet almaya gittim, adam adın ne, diye sorduğunda, ey küçük
Nar, dedim. Babanın adı ne, dedi. Çınarcık, dedim. Git başımdan,
ağaç mı doğurdu seni, dedi. Evet, dedim ben de."
Mülayim bir sesi var.
Gözlerinin içi gülüyor. Toplu, ufak tefek, ayakları yere
değmiyor. Yüzü, al yanakları ve ıslak dudaklarıyla, yumuşak
kırmızı nara benziyor. Yaşlı kadının gönlü genç. Durmadan
hareket ediyor, küçük şişman ayaklarını sallıyor.
Uykum kaçtı.
Bir saattir uçuyoruz.
Kahvaltı servisi başlıyor. Nar Nene acıkmış; tereyağıyla reçeli
bir lokmada yutuyor.
"Hanımefendi, aç değil
misin? Neden yemiyorsun?" diye soruyor. İzin isteyip kahvaltımı
önüne çekiyor, ağzını şapırdatıyor.
"Sizin çocuğunuz var mı?"
diye soruyor.
Başımı evet anlamında
sallıyorum.
"Çocuklarınız sizin
yanınızda mı?"
"Evet."
"Ne mutlu size! Ne kadar
şanslısınız. Çocuk hayatın meyvesidir. Ben, on iki yıldır
oğullarımı görmüyorum. Eksik aklımla oğullarımın, Nar Hanım'ın
oğullarının, Garba gidecekleri nereden aklıma gelirdi ki! Büyük
oğlan mektup yazmış: Anne, ben namaz kılıyor ve vatan yolunda
savaşıyorum, diyor. Anneciğim kiminle savaşıyorsun, diye sordum.
Din ve vatan düşmanlarıyla, diye yazdı. Küçük oğlan böyle
şeylerle ilgilenmez. Yılda bir kez mektup yazar, tatlı sözler
söyler. Anne, gel birlikte diskoya gidelim, dans edelim, der.
Yalan söyler eşek sıpası. Ama işte bu yalanlarıyla kendini
sevdirir. Öbürkünün işi gücü savaş. Aklı fikri kafa kesmekte.
Sen kasap mısın, katil misin, dedim. Bir gün mutlaka generali
öldüreceğim, dedi. Zavallı kocam kafasına vurdu. Sıpa, general
Müslüman, dedi. Çoluk çocuğu var. Günahtır. İnatlaştı. Filancayı
da öldüreceğim, dedi. Yalan söylüyor. Sallıyor. İki defa ecnebi
kadınla evlendi. İlk karısı kediye benziyordu; bir deri bir
kemik. Kocam tükürdü. Gelininin resmini yırttı, helaya attı.
Sonra küçük oğlanın resmi geldi. Saçlarını uzatmış. Ay parçası
gibi olmuştu, kız gibi. Anne, ben ecnebilerin sazını çalıyor,
düğünlerde şarkı söylüyorum, diye yazmış. Kocam, şerefimiz iki
paralık oldu, dedi. Kaşlarını almış. Jöle sürmüş. Bu benim oğlum
değil, dedi. Üzüldü. Benim oğullarım öldü, dedi. O kadar ağlayıp
sızladı ki sonunda gerçekten öldü. Ben de kocasız, çocuksuz
hayat olmaz olsun dedim, gidip nar ağacının altına uzandım.
Azrail'in gelip canımı almasını bekledim. Birden köylülerin bana
seslendiklerini duydum. Postacıydı. Bisiklet zilinin sesi hâlâ
kulaklarımda. Ne güzel şıngırdıyordu. Köy çocukları duvarın
üzerine oturmuşlar, alkış tutuyorlardı. Muhtar da gelmişti. Nar
Hanım, dedi, ne oturuyorsun, Garptan sana mektup geldi. Mektubu
muhtar aldı. Zarfla pulu kendisine ayırdı. Bunlar belge,
arşivlenmeleri gerek, dedi. Mektup küçük oğlandandı. Anne, atla
gel, diye yazmış. Seni çok özledim. Senin de ölmenden
korkuyorum, diyor. Ah hanımefendiciğim, sanki yüz yıl
gençleşmiştim. Yerimden fırladım. Annem, dedim, sana gelen bana
gelsin. Nasıl da kadınlara benzemişsin. Ne olursan ol benim
canımsın. İsveç nerede? Sorup soruşturdum. Köyde kimse İsveç'in
nerede olduğunu bilmiyordu. Muhtar, gitme, yolda ölürsün, dedi.
Gideceğim, dedim. Yalın ayak da olsa İsveç'e gideceğim. Millet,
yedi denizi aşman gerek, dedi. Aşarım, dedim ben de. Allah
benimle. Çocuklarım yolumu gözlüyor. Büyük oğlan asabidir.
Sabahtan akşama kadar intikam, der durur. Kafası kurmasebzî2
gibi kokar. Şah zamanında iki defa hapse girip çıktı. Uslanmadı.
Tekrar hepsini sallandırmalı, dedi. İntikam almalı. Annem,
dedim, hepsi Allah'ın kulu. Hayır, dedi. Bu sözler küfür. Sadece
biz Allah'ın kullarıyız. Gerisi din ve vatan düşmanı. Bir gün
köyümüze birkaç polis geldi. Oğlumu arıyorlardı. Zamanın
generalinin bodrumuna saklandı. Kırk gün gizlendi. General ona
ekmek su verdi. Sonunda dağa çıktı, aldı başını gitti. Üç yıl
kendisinden haber alamadık. Öldü sandık. Üç yıl yas tuttuk.
Herkese şehit oldu, dedik. Millet başsağlığına geliyordu.
Altımızdaki halıyı satıp parasını tören düzenlemeleri için
mescide verdik. Bir gün, çok şükür, İsveç'te olduğu haberi
geldi. Önce İsveç'in İran'da bir yer olduğunu sandık; kuzeyde
bir köy... Sonradan dünyanın öbür ucu olduğunu anladık. Küçük
oğlan da heveslendi. Yerlere kapandım. Sen bari gitme, dedim.
Kâr etmedi. Ben de başka bir yere gitmek istiyorum, dedi. Başka
bir şehre. Genç, dediğim dedik, katır gibi inatçı bir varlık.
Çıkıp gitti. Birkaç yıl Türkiye'de avare dolaştı, sonra ağabeyi
sahip çıktı. Başınızı ağrıttım. Bırakmadım ki uyuyasınız. Çocuk
insanın başına neler getirir görün işte. On yıldır uykudayken de
uyanıkken de oğullarımla konuşuyorum. Bunayıp da oğullarımı
unutmaktan korkuyorum. Kocam bunama berekettir, rahmettir,
derdi. Keşke çocuk sevgisi içimizden çıkıp gitseydi. Keşke
başımızı toprağa koyup ölseydik. Ben, çocuklarımı görmeden
başımı toprağa koymayacağım, diye yemin ettim. Namaz kılarken
hep oğullarımın ismini yüksek sesle tekrarlardım. O kadar çok
tekrarladım ki sonunda sesimi duydular. Bana bilet gönderdiler.
Yezd'den Tahran'a geldim. Mühendis Bey'in evine gittim, Süheyla
Hanım'ın kardeşi. Mühendis Bey beni havaalanına getirdi.
İsveç'te patlıcan yoktur, dediler. Yanıma birkaç kilo aldım.
Keşke siz de İsveç'e gelseydiniz. Hemen bu akşam patlıcan
pişireceğim. Sonra da fisincan.3 Her akşam sevimsiz oğullarım
için bir İran yemeği yapacağım; Yezd havası burunlarında tütsün
diye. İsveç hangi cehennemde? Süheyla Hanım, su ağızda donar,
dedi. Gözyaşları cam kırıkları gibi olur. İnsanı oracıkta kör
eder. Allahım! Sakın çocuklarım kör olmuş olmasın, dedim. Bunca
zamandır ne yediler, Allah bilir. Kocam, domuz eti yiyorlardır,
dedi. Bu yüzden kadına benzemişler. Büyük oğlum kabadayıdır.
Kaşını almamış ama kaşlarını çatıp o kadar çok ondan bundan
intikam almayı düşünmüş ki gözleri birbirine yaklaşmış. Varır
varmaz küçük oğlumu kucaklayacağım. Göğsüme bastıracağım. Akşam
ayak ucunda yatıp başımı ayaklarının üzerine koyacağım. Çocukken
yalın ayak yürürdü. Ayakları çimen kokardı. Isırgan otunun
tüyleri her yerine bulaşırdı. Şimdi elini ayağını ecnebi
sabunlarıyla yıkıyor. Ecnebiler gibi kokuyordur. Büyük oğlum
doğduğunda erkek gibi kokuyordu. Ter kokan yetişkin erkekler
gibi. Kocam, bu oğlan şerli, dedi; kokusundan belli. Allah'ın
hikmeti, dedim. Hepsi güzel kokacak değil ya! Herkesin bir
kokusu var. Kediler, köpekler de kokar ama yürekleri temizdir.
Kuşlar leş gibi kokarlar ama dilsiz, masumdurlar. Kocam bu
oğlanın beyni çürümüş, dedi. Bu koku kafasından geliyor.
Ayaklarından değil. Ne diyeyim. Bana gül gibi kokuyordu. Eee,
ben âşığım. Elimde değil. Mecnun'a, Leyla çakala benziyor,
demişler; çakala benzeyen Leyla'ya kurban olayım, demiş. Âşık
böyledir. Küçük oğlan uyumludur. Bana ecnebilerin sazını çalar,
ben de oynarım. Ne göbek atarım ama. Gel de gör. Anne, senin
yemeklerin harika, diye yazmış; İran restoranı açacağım. Zengin
olacağım. Adını da "Nar Hanım ve Oğulları Restoranı" koyacağım."
Hava kötü, uçak sallanıyor.
Uçağın sallanması Nar Nene'nin hoşuna gidiyor. El çırpıyor, kısa
bacaklarını sallıyor.
Bu kadın havada asılı
olduğumuzu bilmiyor mu? Uçak düşerse binlerce parçaya
ayrılacağımızı? Yaşamımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu?
(Korkularım.)
"Hanımefendi, hacet gidermek
için nereye gitmemiz, gerek." diye soruyor.
Cevap vermiyorum.
Geriliyorum, kalbim hızla atıyor. Dakikaları sayıyorum. Zaman,
upuzun bir ana dönüşüyor; ayaklarım, korkunç bir acıyla yeri
arıyor, katı, sağlam zemini.
Nar Nene dayanamıyor.
Kemerini çıkarıyor, öne doğru eğiliyor. Fransız hostes ona
oturmasını işaret ediyor. Nar Nene, şişman bacaklarını birbirine
bastırıyor.
"Otur, sabırlı ol.
Düşersin." diyorum.
Dinlemiyor. Acelesi var.
Koridora çıkıyor. Ayakkabıları koltuğun altında. Sendeliyor.
Arkadaki yolcu yardımına
koşuyor. Genç, atik bir adam. Koluna girip yardım ediyor. Uçak,
hava boşluğuna giriyor, bir kadın çığlık atıyor. Nar Nene, bir
eliyle genç adama tutunuyor, öbür eliyle oturmakta olan bir
yolcunun boynunu tutuyor, gülüyor. Fransız hostes İranlı
yolculardan usanıyor. Ümitsizce başını sallayıp uyarmaktan
vazgeçiyor.
Gözkapaklarım kapanıyor.
Gözlerimin önünde Nar Nene'nin oğulları beliriyor. Üşüyorlar.
Titriyorlar.
"Oğullar, aradığınız yer
burası mıydı?" diye soruyorum. Cevap vermiyorlar. Siyah saçları
karla kaplı. Başka bir şehre gidiyorlar; dağların, derelerin
ötesindeki bir şehre. Sıcak ve tanıdık bir şehre. Ben de
geliyorum, bekleyin, diyorum. Tren düdüğü çalıyor. Yolcular
pencerelerden, kapılardan sarkmışlar. Nene de orada. Sizler
nereye gidiyorsunuz, diye soruyor. Kimse bilmiyor.
Uçağın şiddetli
sarsıntısıyla uyanıyorum. Uzaktan Nar Hanım'ın sesini duyuyorum.
Tuvalet kapısını yumrukluyor.
"Hanımefendi yardım edin,
hanımefendi!"
Hostes yorgun ve sinirli.
Umursamıyor. Yolculardan biri kalkıp kapıyı açıyor. Elini,
yüzünü yıkamış, çadorunun4 ucundan su damlıyor.
"Of, ne kadar dar bir yer.
Allah göstermesin. Kusura bakmayın ama bizim helalar gibisi
yok."
Uçağın sarsıntıları zamanla
azalıyor. Nefesimi koyuveriyorum, ama bedenim hâlâ gergin,
ellerim hâlâ dermansız. Battaniyeyi yüzüme çekiyor, uçak durana
dek gözlerimi açmıyorum.
Uçağın tekerleri hızla yere
çarpıyor, Nar Nene yerinden sıçrıyor. Yolcuların eşyalarını
toplamakta olduğunu görüyor. Aceleyle kemerini açıyor.
"Hanımefendi, vardık mı?"
diye soruyor.
"Evet."
"İsveç'e vardık mı?"
"Hayır."
"O zaman neredeyiz?"
"Paris."
Yolcuların acelesi var.
Koridorda sıra oluşturmuş, birbirlerini itip kakıyorlar.
"İsveç, sonraki durak."
Kaçıncı kez, oğullarına
gitmek için inip uçak değiştirmesi gerektiğini söylüyorum.
"Aman Allahım! Benim
okuryazarlığım yok. Bunların dilini de anlamam." diyor.
"Biletini göster. Sana yol
gösterirler." diyorum.
"Kime göstereyim?"
"Air France görevlilerine."
"Ben inmem. Yerimden
kımıldamam. Kaybolmaktan korkuyorum." diyor.
"Gel, ben sana yardımcı
olayım." diyorum.
"Hanımefendi, kurban olayım,
İsveç'e kadar benimle gel." diye yalvarıyor.
Gözünde yaşlar birikiyor.
Başını öne eğiyor, kendi kendine konuşuyor.
"Nar Hanım, kalk. Korkma,
kaybolmazsın. Seni benden daha iyi birine teslim edeceğim."
diyorum. Tereddüt ediyor. Çaresiz, kabul ediyor.
"Allah bilir belki de
oğullarım buradadır." diyor.
"Belki."
Ayakları şişmiş, ayakkabı
ayağına olmuyor. Ayakkabılarını koltuğunun altına alıp yürüyor.
İnliyor. Dizleri tutulmuş.
"Çocukların hatırı olmasaydı
yerimden kımıldamazdım. Bizim Yezd cennet gibidir. İnkılâp
şehirlilerin işi. Bizimle işi olmaz. Meşed Ekber'in oğlu polis
olmuş. Kötü bir çocuk değil. Şehre gitmiş. Annem, sen bari
kalsaydın, ihtiyarlıkta elim ayağım olurdun, dedim, dinlemedi."
diyor.
Hostesler uçak kapısına
dizilmişler. Nar Nene hosteslerle hoşbeş ediyor. Hostesi öpmek
istiyor. Boyu kısa, ağzı hostesin yanağına yetişmiyor. Hostes
gülümsüyor, elini sıkıyor.
Önümüzde uzun bir koridor
var.
"İsveç buradan çok mu uzak?"
diye soruyor.
El çantasını alıyorum. Çok
ağır. Kendisine geri veriyorum.
"Bak, sen bu taraftan
gideceksin, ben bu taraftan. Yolumuz aynı değil. Biletini
şuradaki bayanlara göster (uçak şirketinde çalışan bayanları
gösteriyorum). Onlardan yardım iste." diyorum.
Korkuyla bana bakıyor. Bu
zamansız ayrılığı beklemiyordu. Ceketimin ucunu tutuyor.
"Neneciğim. İyi yolculuklar.
Patlıcan yemeğinden bir tabak da benim için ayır." diyorum.
"Nasıl anlatayım? Ben
dillerini bilmem ki." diyor.
"Bileti göster."
"Ne diyeyim."
"İsveç." de.
Kendi kendine tekrar ediyor,
"İsveç" ve biletine bakıyor.
"Hanımefendi!" diye
bağırıyor.
Yola koyuluyorum. Arkama
bakmıyorum. Uzun, yorucu bir yolculuktu. Ayağımı yere bastığım
için mutluyum; yerle gök arasındaki o kahrolası sarsıntılar yok
artık. İranlı yolcular aceleyle birbirlerini geçiyorlar. Arkam
henüz Nar Nene'ye dönük: Gitti mi, gitmedi mi?
Yolcuların çoğu benden önce
gelmiş. Pasaport kontrol gişesinin önünde uzun bir sıra var. Sol
taraf Avrupa vatandaşlarına ayrılmış, sağ taraf yabancıların.
Araplar, İranlılar, siyahîler, sarışınlar, Afganistanlılar…
Birisi omzuma vuruyor. Yabancı bir adam.
"Pardon, yanınızda oturan
yaşlı bayan hareket edemez durumda. Sizi arıyor." diyor.
"Yardım edecek kimse yok mu?
Benim acelem var." diyorum.
"Sizi arıyor. Söyleneni
anlamıyor. Yabancılardan korkuyor."
Of… Dönüp koridora
bakınıyorum. Nar nene, tek başına, yapayalnız. Koridorun
ortasında, ayrıldığımız yerde, el çantasını koltuğunun altına
almış, yerde oturuyor. Yolcular hızla yanından geçiyor. Uzaktan
beni görüyor, sevinçle çığlık atıyor. Yüzü pembeleşiyor. Öne
atılıyor, emekleyerek beni karşılıyor.
"Hanımefendi, kusuruma
bakma. Kurban olayım! Ayaklarım taş kesildi. Bir adım bile
atamıyorum. Gelip geçen herkese, İsveç, dedim. Kaç kez söyledim.
Dönüp bakmadılar bile." diyor.
Bir kadın elinde tekerlekli
sandalyeyle geçiyor. Nar Nene özlemle ona bakıyor.
"Bu sandalyelerden
hanımefendi, bu sandalyelerden bul." diyor.
"Tamam. Burada otur. Ben
gelene kadar yerinden kımıldama." diyorum.
Air France görevlileriyle
konuşuyorum. Rica ediyorum. Faydasız. Tekerlekli sandalyeler
önceden alınmış. Form doldurmak, birkaç gün beklemek gerek.
Açıklıyorum: Bu kadın
İran'ın köyünden geliyor (gereksiz bir açıklama); ayakları
tutmuyor, yürüyemeyecek hâlde.
Acıyorlar ama kurallara
uymaları gerek. Her işin bir kuralı var. Önceden istekte
bulunmamız gerekiyordu.
Ne yapmalıyım? Bırakıp
gideyim mi? Hayır, yapamam. Yüreğim elvermez. Gözüm yük taşımada
kullanılan tekerlekli arabalara takılıyor; etrafı parmaklıklarla
çevrili olmayanlardan birine. İçine oturulabilir. Harika. Acele
ediyorum. Nar Nene, elinde ayakkabıları, bacaklarını açmış
koridorun ortasında yerde oturuyor. İnsanlar umursamadan
yanından geçip gidiyorlar. El çantasını arabaya koyuyorum.
Kendisini ne yapacağım diye düşünüyorum. Arabanın önü ve yanları
açık.
"Nar Hanım, kalk. Arabanın
önüne otur." diyorum.
"Vay hanımefendi!" diyor
korkuyla bana bakarak. İnanamıyor. Gülüyor.
"Vayı mayı yok, ya Allah,
haydi kalk!"
"Ya Allah!"
"Çabuk ol."
Çaresiz kabul ediyor.
Utanıyor. İnsanlara bakıyor.
"Bu arabanın içine mi?" diye
soruyor.
"Evet, kalk. İşim var.
Geciktim." diyorum.
Kızarıp bozarıyor.
Ağlamaklı.
"Hanımefendi, rezil olurum.
Herkes bana güler."
"Neneciğim, kimse seni
tanımıyor. Garpta hiçbir şey ayıp karşılanmaz. Kımılda."
diyorum.
Ayağı ağrıyor. Yardım
ediyorum. İnliyor. Yuvarlanıp düşüyor, doğruluyor, ellerinin
üzerinde, arkası arabaya dönük duruyor.
"Otur." diyorum, omzuna
bastırarak.
Fısıltıyla "Vay
hanımefendi!" diyor. Ağır. Araba hareket ediyor, yalpalayarak
öbür tarafa gidiyor, duvara çarpıyor. Yolcular bakıyor.
Gülüşüyorlar. Nar Hanım başörtüsüyle yüzünü kapatıyor.
Arabayı sürmek, içindeki
ağırlıkla birlikte, kolay değil. Kendi etrafımızda dönüyor, bir
sağa bir sola gidiyoruz. Nar Nene yardım ediyor, topuğuyla yere
bastırıp arabayı öne itekliyor. Oradan geçen biri yardımıma
koşuyor. İkimiz birden arabayı tutuyor, Nar Nene'yi itekliyoruz.
"Ah oğullar! Neredesiniz
gelin de annenizin hâlini görün." diyorum.
Biletini alıyorum.
Bakıyorum. Gutenberg. Coğrafya bilgim zayıf. Gutenberg'in
İsveç'te bir yer olduğu kesin. İsveç'in neresinde bilmiyorum.
Oğullar orada annelerini bekliyor. Uçak şirketinin görevlilerine
soruyorum. B terminaline gitmesi gerek. Yani havaalanının öbür
ucuna. On dakikalık yol. Hem de otobüsle.
Nar Hanım başını kaldırıp
dinliyor. Dikkatle yüzüme bakıyor. Otobüs durağına kadar
önümüzde uzun bir yol var.
Nar Hanım'ın bileti elimde.
Dikkatle bakıyorum. Paris-Gutenberg uçuşuna bir saat kalmış.
Fazla vaktimiz yok. Tüm gücümü kullanarak katlanmış bir çarşaf
gibi arabanın üzerinde duran Nar Hanım'ı koridorun sonuna kadar
götürüyorum. Köşe başında gözüm yürüyen merdivene ilişiyor,
korkuyla ne yapacağımı düşünüyorum.
Yürüyen merdiveni görünce
Nar Nene yerinden sıçrıyor, gözleri fal taşı gibi açılıyor.
"Baksanıza hanımefendiciğim,
bu merdiven hareket ediyor. Ben gitmem. Başka bir yoldan
gidelim. Öbür taraftan. Merdivenin öbür tarafı düz. Bizim
merdivenler gibi. Ben gelmem. Düşer, ölürüm." diyor.
"Çok konuşma. Sus, yoksa
bırakır giderim." diyorum. Yorgunum, sabrım da tükendi.
"Nar Nene, senin İsveç'te ne
işin var? Ne diye yollara düştün? Mahvolursun." diyorum.
Sinirliyim, kimin yakasına yapışacağımı bilmiyorum.
Kolundan tutuyorum.
Kaldırıyorum. İnliyor. Dizlerini doğrultamıyor. Arabadan iniyor,
duvara yaslanıyor. Çantasını alıyor, merdivenlerden aşağı
iniyorum. Nar Hanım yukarıdan bana bakıyor. Elini duvara
dayamış, korkuyla bir bana bir hareket eden basamaklara bakıyor.
Bir iki kez öne atılmaya hazırlanıyor, iki adım ilerliyor. Bir
ayağını kaldırıyor, sonra başını sallayıp korkuyla geri
çekiliyor. İlk basamakta yuvarlanacak, eminim.
"Nar Hanım, ilk basamağa
otur, oturarak aşağı in." diyorum.
"Ah hanımefendiciğim! Ey
Allahım! Ne edeyim. Yapamam. Oğlum, İsveç dağın ardında,
demişti. Meşhed'e gitmekten daha kolay, demişti. Uçağa binip
ineceksin, demişti." diyor.
Bir çare düşünürken uzun
boylu iki İsveçli adamın Nar Hanım'ın arkasında durduklarını
görüyorum. Nar Hanım yollarını kapatıyor. Ona bir şey
söylüyorlar, anlamıyor; bana İsveççe bir şey söylüyorlar,
anlamıyorum. Nar Hanım'ı yavaşça kenara itiyorlar, ama hâlâ
yolları kapalı. Birbirleriyle konuşuyorlar. Bana işaret
ediyorlar; ben açıklama yapamadan onlar Nar Hanım'ı kollarından
tutup kaldırıyorlar. Nar Hanım çığlık atıyor. Huylanıyor.
Gülüyor. Eğilip bükülüyor, demir tokalı ayakkabıları koltuğunun
altından düşüyor. Kısa şişman ayaklarını sallıyor, İsveçli
adamların boyunlarına, yakalarına asılıyor. Ağır, onu kaldırmak
kolay değil. Kendi kendime üçü birden şimdi tepe taklak
olacaklar, diyorum. Ama sağ salim iniyor, gülerek Nar Hanım'ı
yere bırakıyorlar. Sakinleşmesi uzun zaman alıyor. Kafasından,
yüzünden ter damlıyor. Başörtüsü kaymış, ağarmış kınalı saçları
dışarı çıkmış.
"Muhtar, Neneciğim, yedi
denizle yedi dağı aşmalısın, demişti. Ama arabaya binmem
gerektiğini, yabancı adamlar tarafından taşınacağımı
bilmiyordu." diyor.
Araba yukarıda kaldı. Ağır
aksak çıkış kapısına kadar gidiyoruz. Boştaki bir hamal bize
bakıyor. Sesleniyorum. Para karşılığında Nar Hanım'ı otobüse
kadar götürecek. B terminaline, diyorum.
Biliyor.
"Nar Hanım, ayrılmamız
gerek. Bu bey seni otobüse kadar götürecek, şoföre seni nerede
indireceğini söyleyecek. Korkma. Bunlar iyi insanlardır."
diyorum.
"Sen ne yapacaksın?" diyor.
"Ben kendi yoluma
gideceğim."
"Hanımefendi…"
"Haydi selametle."
Gözleri yaşarıyor. Elimi
tutuyor, üç dört defa yüzümü öpüyor. El çantasını açıyor. Bir
nar çıkarıp bana veriyor.
Muhabbet narı.
"Keşke siz de İsveç'e
gelseydiniz, birlikte olurduk. Yemeklerimi yerdiniz. Benim
oğullarım çiçek gibidir. Allah şahit, çok iyi ve şefkatlidirler.
Kâbe'ye ant olsun öylesine demiyorum." diyor ama Kâbe'nin ne
tarafta olduğunu bilmiyor.
"Biliyorum. Başka sefere."
diyorum.
"Başka sefer yok. Benim
şurada iki üç günüm kaldı." diyor.
Hamal onu bekliyor. Güler
yüzlü bir siyahî. Nar Hanım dikkatle ona bakıyor. El çantasını
ona veriyor. Koluna giriyor, yavaş yavaş, karınca misali adım
adım, uzaklaşıyor. Dönüp şefkatli gözlerle dünya gözüyle son kez
bana bakıyor.
Nar elimde.
Bavullarımı bulmalıyım. Bir
saat geçti. Yolcuların hepsi gitti. Bavullarımı depoya
koymuşlar, deponun kapısı kilitli. Uykusuzluk, yorgunluk ve
açlıktan mahvoldum.
Air France yetkilisi
telefonla birini arıyor. Bana biraz beklemem gerektiğini
söylüyor. Biraz, yarım saat oluyor. Bir saat oluyor. Sonsuzluğa
dönüşüyor. Oturup bekliyorum.
Nar Hanım'ı düşünüyorum.
Kendi kendime, varmıştır, şimdi yemek pişirmekle meşguldür,
diyorum. Oğulları ona, yeni elbiseler alacaklar, başını o büyük
tekdüze yağlık yerine ince ipekli şalla örtecek. Onu gezmeye
götürecekler, şehrin büyük meydanını görmeye, sinemaya, sahile,
hayvanat bahçesine… Bu gece, on yıllık ayrılıktan sonra, başını
büyük oğlunun pis kokulu ayaklarına koyacak, uyuyacak, hem de ne
tatlı bir uyku çekecek. Her zamankinden daha tatlı.
* * *
Çarşamba öğleden sonra.
Geleli üç gün oldu. Bavulumu boşaltıyorum. İslâmî elbiselerimi
kuru temizlemeye vermek için ayırıyorum. Ceplerini boşaltıyorum.
İki tane yüz tümenlik banknot, bir kutu sakız, bir kâğıt
parçası, geçen seneden kalma kuru temizleme faturası, banka
dekontu, bir uçak bileti.
Uçak bileti mi?
Üzerini okuyorum:
Tahran-Paris-Gutenberg, 29 Eylül, Pazar.
29 Eylül Pazar.
Paris-Gutenberg.
Nar Hanım.
Gutenberg.
29 Eylül Pazar.
Kafam karışıyor. İmkânsız.
Nar Hanım gitti. Uçağa bindi. Bileti masanın üzerine koyuyorum.
Ters çeviriyorum. Görmek istemiyorum. Düşünmek istemiyorum.
Ağzımın içinde acı bir tat beliriyor. Göğsüme acı saplanıyor.
Gözlerimi kahrolası bilete dikiyorum.
"İyice bak bir şey unutma."
demiştim.
Baktı. El çantasını sıkıca
göğsüne bastırdı. Pasaportu elindeydi.
Ya bileti? Bileti bendeydi.
Mantomun cebine koydum, unuttum. Ah seni salak! Sersem! Onu
bulmalıyım. Nerede? Nasıl? Kafam karışık, düşünemiyorum.
Keşke yardım etmeseydim.
Keşke karşısına çıkmasaydım. Keşke başkasıyla karşılaşsaydı.
Nereden bileyim. Benim suçum. Oğullarının suçu. Oğlunun
mektubunu getiren o kahrolası postacının suçu. İsveç'e
gitmeliyim. Gutenberg'e gitmeliyim. Yezd'e gitmeliyim. Onu
bulmalıyım.
"Oğullarımı görmek
istiyorum. Onları kucaklamak, yüzlerce kez öpmek, sonra huzurlu
bir şekilde başımı toprağa koymak ve ölmek istiyorum." demişti.
Air France'ı arıyorum.
Meşgul. Tekrar arıyorum. Üçüncü kez. Onuncu kez. Meşgul...
Çalıyor, çalıyor, çalıyor, çalıyor. Alo... aloo... alooo! Açıldı
ama kimse cevap vermiyor. Müzik sesi geliyor. Ses kaydı: Lütfen
bekleyiniz, en kısa sürede size cevap verilecektir. En kısa süre
bir ömür olmasın! Sonsuzluk. Canım boğazıma geliyor. Telefonu
kapatıyorum. Havaalanını arıyorum. Bu kez cevap veriyorlar.
Paris-Gutenberg yolcularının listesini istiyorum. 29 Eylül, on
üç uçuşunun. Sessizlik; dünyanın en uzun sessizliği. On dakika,
belki de hat kesilmiştir! "Alo!" Bağırıyorum: Aloooooooo! Cevap
veriyor: Liste yokmuş. Varsa da veremezlermiş. Rica ediyor,
yalvarıyorum. Nar Hanım adında İranlı yaşlı bir kadın kayboldu,
diyorum. İsveç'e gidiyordu, bileti bende kalmış. Gutenberg.
Tahran'dan geliyordu. Alo! Ses gidip geliyor. Başka birisi
konuşuyor. Baştan anlatıyorum. Açıklıyorum. Yolcu listesinde bu
isimde biri yokmuş. İran İslâm Cumhuriyeti Paris
Büyükelçiliği'ni arıyorum. Yardımcı olacaklarına dair söz
veriyorlar. Araştıracaklar. Ama elçilik üç gün tatilmiş. İsveç
Büyükelçiliği'ni arıyorum. Bu isimde bir kadın kendilerine
başvuruda bulunmamış. Stockholm'deki bir arkadaşımı arıyorum.
Gutenberg'de Çınarî, Narî soyadında birileri olup olmadığını
araştırmasını rica ediyorum, yalvarıyorum. Yezdli oğullar;
birisi saçını uzatıp boyamış, şarkıcı; öbürü siyah saçlı, kara
kaşlı, huysuz ve sinirli.
Bekliyorum. Belki de Nar
Hanım'ın aklına Paris telefonumu sormak gelir. Ama hangi dilde?
Cuma. Cumartesi. Pazar.
Pazartesi. Salı.
Sonraki hafta. Sonraki ay...
ve daha sonra.
Narını komodinin üzerine
koydum; şu muhabbet narından söz ediyorum. Binlerce kez kendi
kendime nerededir, ne yapıyordur, diye sordum. Aklıma bin bir
türlü düşünce geliyor; iyi ve kötü düşünceler. Bugün aydınlık
günlerden biri; görünmez kuşların pencerenin ardında şakıdığı;
suratsız komşumun her zamankinin aksine kadın sesi dinlediği;
kapıcı kadının kapıda postacıyla hoşbeş ettiği ender günlerden
biri. Kuşların şen şakrak ötüşlerini, pencerenin ansızın
aydınlanmasını iyiye yoruyor, kendi kendime Nar Hanım şimdi
oğullarıyla oturuyordur, fisancanını pişirmiş, yolculuk
yorgunluğunu üzerinden atmıştır, diyorum.
Kendi kendime, bir gün
-güzel bir günde- dönecek, dağ ve güneş manzaralı bir ev, bir
bağ ya da bir bahçe alacağım. Nar Hanım'ı ekecek, meyvelerini
çevre halkına dağıtacağım, diyorum. Muhabbet narını tadanlar
kardeş olduklarını bilecek, göz göze geldiklerinde, birbirlerine
karşı güzel duygular besleyecekler; perişan ruhları bir anda
huzur bulacak. Bütün bunlar, nar ağacının altında yatan,
kimsenin uyandırmaya kıyamayacağı kadar tatlı bir rüya gören yüz
yıllık Nar Hanım sayesinde olacak. Küçük oğul annesine gönül
okşayıcı bir beste yapar; âşık narlar onu mırıldanırlar. Büyük
oğul, Nar Nene'ye benzeyen, kara gözlü, tostoparlak iki tane kız
çocuğu sahibi olur; intikam duygusunu tamamen kafasından atar.
Ecnebi gelin mutludur. Geceleri, uyumadan önce, aş5 sözcüğünü
mucizevî bir dua gibi içinden tekrarlayıp rahatça uyur.
Ve ben eminim; Nar Hanım,
nerede olursa olsun, uykuda ya da uyanık, uzun yolcuğunu,
unuttuğu bavulunu, sıkıcı kemeri, gıdıklanmaları, arabaya
oturuşunu, ecnebi adamların kollarına girişlerini, biletinin
kayboluşunu ve beni düşünür.
Kimi zaman onu rüyamda
görüyorum. Sesi kulaklarımda çınlıyor:
"Hanımefendi, oğlumdan
mektup aldım. Amerika'da da kimsesiz, işsiz ve garipler. Yine
başka bir yere doğru yola koyulmuşlar. Bu sefer nereye?"
"Nar Hanım, üzülme! Böyle
çok var. Onlar her zaman, her yerde gariptirler. Yersiz
yurtsuzdurlar. Bir gün bakarsın oğulların döner. Mutludurlar.
Nar ağaçlarının gölgesinde uzanır, uyuklarlar. Sonra bir de
bakarsın akılları eser, tekrar yollara düşerler. Ne de olsa
gidişler de, dönüşler de bir yaşam tarzıdır." diyorum.
"Bizim Yezdimizin nesi var?"
diyor.
"Nar Hanım, uyu! Bırak ben
de uyuyayım." diyorum.
Susuyor. Kendi kendine
oğullarıyla konuşuyor. Sesini duyamıyorum. Tozlu, silik
görüntüsü, eski bir resim gibi uykunun dolambaçlı dehlizinde
yavaş yavaş uzaklaşıyor.-
* Golî Terakkî,
1939'da Tahran'da doğdu. 1954'te gittiği Amerika'da felsefe
tahsili gördü. İran'a döndükten sonra Tahran Üniversitesi Güzel
Sanatlar Fakültesi'nde ders verdi. İlk öyküsünü 1965'te; ilk
öykü kitabını 1969'da yayımladı.
1 M.Ö. 550-M.Ö. 330
yılları arasında İran'da hüküm sürmüş bir hanedanlık. (ç.n.)
2 Yedi çeşit
yeşillik ve etle pişirilen bir yemek çeşidi. (ç.n.)
3 Ana maddesi
kırmızı veya beyaz et, ceviz içi ve nar ekşisi olan, isteğe göre
başka malzemelerin de eklenebildiği bir yemek çeşidi. (ç.n.)
4 İranlı kadınların
üzerlerine aldıkları, genelde siyah renkte tek parçadan oluşan
geniş örtü. (ç.n.)
5 Geleneksel İran
mutfağının vazgeçilmezlerinden olan bir çorba çeşidi. (ç.n.)
|