[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

MUSTAFA MESTÛR*'LA ÖYKÜCÜLÜĞÜ VE İRAN ÖYKÜSÜ ÜZERİNE: "HİÇBİR GÜÇ, BİR YAZARIN SESİNİ DUYURAMAZ,

OKUYUCU HARİÇ."

Konuşan: Mustafa ALDI

Mustafa Mestûr'u Hece Yayınları'ndan çıkan K'sız Ş'siz Aşkın Hikâyesi adlı öykü seçkisi ile tanıdık. Öykü yayımlamaya 1999'da başlayan Mustafa Mestûr, kısa sürede günümüz İran edebiyatının sevilen öykücüleri arasında yeraldı. Geleneksel anlatı formlarından modern anlatı formlarına ustalıkla geçip gelenekle moderni bir potada damıtmak; yalın, içten bir anlatım, ince bir ironi... Mestûr öyküsünün ayırıcı nitelikleri. Bunun yanında yenilerde iki romanı da yayımlandı Mestûr'un. Bu romanlar aynı zamanda onun yazarlığının tanınmasında da etkili olduğu için önemli: Tanrı'nın Gül Cemal'ini Öp, Cüzzamlı Eller ve Domuz Kemiği. Mustafa Mestûr, kuşkusuz Türkçede de çok sevilecek. Mestûr'la yazarlığını konuştuk.

 

- Özel bir soruyla başlayalım: Üniversitede mühendislik eğitimi aldınız, sonra nasıl oldu da edebiyata yöneldiniz?

- Üniversiteye başlamadan önce de edebiyatla ilgiliydim. Gelecekte hayatımın mühendislik yolundan değil, edebiyat sokağından geçeceğini gayet iyi biliyordum. Üniversitedeyken kütüphanemde ders kitaplarımın yanında her zaman felsefe ve edebiyat kitapları bulunurdu. İran gibi toplumlarda yazarlıkla hayatınızı idame ettirmeniz pek mümkün değildir. Açıkçası mühendisliği hayatımı idame ettirebilmek için seçtim ama edebiyat, seçebileceğim bir şey değildi artık o dönemde. Edebiyat, on dört yaşımdan beri benimleydi ve ondan kaçamazdım. Gerçi edebiyatın kendisi de sürekli beni rahatsız eden, dürten soruların ürünüdür. Edebiyat, benim için devamlı düşündüğüm şeyleri açıklayabildiğim tek düşünsel alandır.

- İlk hikâye kitabınız Kaldırımdaki Aşk hakkında neler söyleyebilirsiniz?

- Bu kitap çoğu, edebi dergilerde, özellikle de bir aydın dergisi olan Kiyan'da yayınlamış on iki hikâyeden oluşmaktadır. Kiyan, felsefeyle birlikte yürüyen 1990'lı yılların başında yayınlanmaya başlanan aydın, dinî bir dergiydi ve hikâyeler de yayınlardı. Kitap büyük bir ilgiyle karşılanmadı. Ancak Tanrının Gül Cemalini Öp romanının yayınlanmasından sonra İran'da büyük bir ilgi gördü ve Kaldırımdaki Aşk şu ana kadar altı baskı yaptı.

- K'sız Ş'siz Aşkın Hikâyesi Türkiye'de yayınlanmış sizin kısa hikâyelerinizden oluşan bir seçki. Bu hikâyelerdeki üslubunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bir yazarın üslubuyla ilgili eleştirmenlerin konuşması daha doğru olur. Ancak genel olarak hem bu seçki hem de benim diğer eserlerimde tasvir ve özgünlük baskındır. Olay aktarımında tasvirlerin yanında özlü, yoğun ifade benim için çok önemlidir. Hikayelerimin düşünsel içeriğinin kökeni ise sürekli benimle birlikte olan, ilerlediğim oranda daha derinleşen ve korkutucu bir hal alan sorumluluklarımdır. Aynen savaşma gücünüz oranında daha çok artan, sürekli adım adım büyüyen ve daha güçlü hale gelen heyulâlar gibi. Daha fazla anladıkça, bir o kadar da çaresiz kalıyorsunuz. Hikayelerim sadece bu acziyetin ve çaresizliğin yansımalarından ibarettir. Bu yüzden hikâyelerimde insanlar sürekli yenilir. Bir yenilgiden diğerine geçerler her zaman… Sanırım çoğu insan da böyledir. Bu açıdan ben Raymond Carer ile vatandaşı Ernest Hemingway'le daha çok benzeşiyorum galiba.

- Hikâyelerinizde geleneksel formdan modern forma ustalıkla geçiyorsunuz. Gelenekselle moderni nasıl bir araya getiriyorsunuz ve bunda nasıl başarılı oluyorsunuz?

- Başarılıyım ya da değilim, doğrusu tak olarak bilemiyorum. Ancak benim yazıdaki asıl saiklerimden biri, muhatabı etkileyebilmek düşüncesidir. Modern dünyada yaşayan ve kendine has bir dili olan muhatabı... Bu muhatabın; sürekli konuşan birini dinlemeye, öğüte ve nasihate, sürekli tekrarlanan sözlere ve yazarın tahakkümüne tahammülü yoktur. Bu yüzden muhatapla aynı düzeyde kısa ve özlü, yoğun bir ifade ile dil tasvirlerini tercih ederim. İnsanların temelde ve ortak insanlık hallerinde geçmişten günümüze büyük değişiklikler olmamıştır. İnsanlar sürekli ölümden korkarlar, yalnızlık hissederler, genellikle üzgündürler, sıkıntı çekerler, ara sıra mutlu olurlar, bir iki defa âşık olurlar, sürekli yaşamayı umarlar. Konumları farklılaşmış olsa da bu şartlar, çağdaş insan için de hiç değişmemiştir. Ben, insanın ortak ve temel özelliklerini modern konumlarıyla birlikte yeniden görmeye ve göstermeye gayret ediyorum.

- Siz hem kısa hikâye yazıyorsunuz hem de roman. Her ikisi arasındaki benzerlik ve farklılıkları nasıl görüyorsunuz?

- Şahsi kanaatime göre kısa hikâye yazmak benim için daha zor. Çünkü sınırlı, kısa ve bir çırpıda öykünüzü yazmanız ve bağlamanız gerekiyor. Romanda ise her bölüm ve kısımda öykünüzü yeniden inşa etmeye başlıyorsunuz ve asla kelime sıkıntı hissetmiyorsunuz. Kısa hikâyelerde aktarım çok yoğundur. Romanda ise anları, sahneleri çoğaltma imkanına sahipsiniz. Kısa hikâye ve romanda "başlangıç" ve "sonuç" çok önemlidir. İster romanda ister hikâyede olsun okuyucu, ilk cümleleri okuduğunda olaya nüfuz etmeli ve kendini kaptırmalıdır. Sonuç kısmı da öyle olmalıdır ki; okuyucu hikâyeyi tamamladığında hikâye okuyucunun zihninde ve ruhunda başlamalı ve onu tefekkür denizine daldırmalıdır.  Romanda okuyucuyu her bölümde olaya dahil etme ve her bölüm sonunda güçlü bir sonuçla onu etkileyerek düşünceye sevk etme imkanı vardır. Her iki türde de yazmak benim için sıkıtı ve zahmet doludur. Yazmaktan keyif almıyorum. Bir hikâye üzerinde çalıştığım uzun günler yüksekten aşağı doğru düşen, yorgun ve sersem bir kimse gibi oluyorum. Ama yazmayı bitirdiğimde hikâyeyi okumaktan büyük keyif alıyorum.

- İran'da 20. yüzyıldaki toplumsal değişim hikâyelere nasıl yansıyor? Bu toplumsal değişimi İran edebiyatındaki hikâyelerden izleyebilir miyiz?

- İran toplumunda toplumsal, siyasal ve kültürel değişim geçtiğimiz yıllarda hızlı ve derin oldu. Sanırım bu değişimler, insanların düşünce tarzlarını, hatta hislerini etkilemiştir. Bu değişim kendini birçok çağdaş hikâyede gösterir. Bir hikâye doğrudan siyasal ve sosyal bir konuyu işlemeyebilir, ancak sosyal ve siyasal değişikliklerden etkilenen insanı işler. Mesela hikâye yazarları, bugünün İran'ının sosyal konumunun dolaylı ürünü olan İran'da kadının konumu, boşanma, fakirlik, aşk, hatta intihar gibi konulara bakışlarını yöneltebilirler.

- Devrim'den sonra İran'da kadınlar daha çok hikâye yazmaya başladılar. Hangi kadın hikâyecileri daha güçlü buluyorsunuz?

- Devrim'den sonra kadınlar hikaye yazarlığının yanında sinema alanında da daha fazla varlık gösterdiler. Belki de Devrim sonrası sinema alanında daha fazla kendilerini emniyette hissettiklerindendir. Fakat hikaye yazımı hususunda daha iyi bir karneye sahipler. Zuya Pirzade ve Güli Terakki, hikaye yazıcılığı hususunda iki başarılı örnektir; hem iyi yazıyorlar hem de nispeten geniş okur kitlesine ulaşabiliyorlar. Belki bunun sebebi, bugünkü İran toplumunda kadının değişik sıkıntılarla karşı karşıya olması ve bu sıkıntıların onun yaratıcılığına neden olmasıdır. Kadının maruz kaldığı temel sıkıntılardan biri de ataerkil şartlardır ki hem toplumda hem de ailede kadınlara eziyet edilmekte ve onları çektikleri eziyetlerini yazmaya zorlamaktadır. Kadınların çoğu çektikleri sıkıntıları yazdıklarında doğal olarak aralarından iyi yazarlar da çıkıyor. Bu yüzden olsa gerek kadın yazarların hikayelerinde basma kalıp ifadelerle nadir karşılaşıyoruz. Bana göre onların eserlerinde edebi kaygıların yanında kendi kaygıları var ve bu çok iyi bir şey. Bu durum onların eserlerinde daha fazla sadakat ve samimiyet görmemize neden oluyor.

- Şu ana kadar yayımlanan hikayelerinizden dolayı ödüller de aldınız.Ödüllerin edebiyata etkileri nelerdir?

- Bir yazar için en güzel ödülün eserlerinin yeniden basımı olduğunu defalarca söyledim. Hiçbir ödül yazara bunun verdiği zevki veremez. Yazılarının en uzak köyde bile okunduğunu, hiç tanımadığın birilerinin dertlerini bir anlığına, birkaç dakikalığına da olsa giderdiğini biliyor olman en büyük ödül. İki hafta önce yazarlık hayatımın en büyük ödülünü aldım. Bu ödülü takdir eden jüri ise on bin Tahranlı okuyucu idi. Bir kültür kuruluşu on bin gençle anket düzenleyerek "En sevdiğiniz yazar kimdir?" sorusunu sormuş, onlar da beni seçmişler. Bu ödül diğer bütün ödüllerden daha fazla keyif vericiydi. Edebiyattan zevk almak isteyen bunu yaşamalıdır. Eleştirmenler edebiyatla oynarlar onu yaşamazlar. Ali Şeriati der ki: "Bir yazarı hiç kimse susturmaz. Okuyucu hariç." Ben bu sözü, hiçbir güç, bir yazarın sesini duyuramaz, okuyucu hariç, şeklinde anlıyorum. Bence ödüller, edebî eser üzerinde etkileyici ve belirleyici değildir. Ödüller sadece muhatabın dikkatini çekiyor. Sonra eğer bir eser, edebi değere sahipse geleceğe kalıyor, değilse unutulup gidiyor. Birçok kitap var ki ödül aldıkları halde birinci baskıda kalmışlardır. Yine birçok kitap vardır ki hiç ödül almadıkları halde büyük bir teveccüh görmüşlerdir. Elbette ödüllü olup ilgi alaka gören kitaplar da vardır.

- İran Edebiyatı ile Türk edebiyatının ilişkisi nasıldır? Birbirlerini etkiliyorlar mı?

- Her iki edebiyat arasında doğrudan bir etkileşimin olduğunu sanmıyorum. Daha çok benzerlik var. Devlet Abadi ile Yaşar Kemal ya da her iki ülkenin dinî yazarlarının arasındaki benzerlik gibi. Eserlerimi Türkçeye çeviren mütercimlerden biri Mustafa Kutlu'dan hiçbir şey okumadığım halde -Mustafa Kutlu'nun da benden bir şey okuduğunu sanmıyorum- üslubumun Mustafa Kutlu'nun üslubuna benzediğini söylemişti. Bu benzerlikler daha çok ortak kültürel temeller ve benzer sosyal şartlardan kaynaklanmaktadır. Mesela her iki ülkenin dinî temelleri ve her iki toplumun gelenekselden modernizme geçişi söz konusu. Türklerin eserlerinin İran'daki yayınına nazaran İranlıların eserleri daha çok Türkiye'de tercüme edilip yayınlanıyor. Bu konunun bir de Arap edebiyatıyla ilgisi var ki biz bunu eksik bıraktık.

- Dünyada İran edebiyatının durumu nasıl? Ümit verici mi?

- İyi değil, ama ümit verici. Aslında biz hâlâ telif yasalarına riayet etmiyoruz. Bu yüzden bir sürü zorluk yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Eğer yabancı yayıncılar, eserlerinin İran'da telif yasalarına uygun olarak yayınlandığını görseler hem İran edebiyatını daha iyi tanırlar hem de bu eserlerin kendi ülkelerinde tercüme ve yayını için yol gösterirler.-

 

 

 

 

 

*          1964'te İran'ın Hûzistan eyaletinin merkezi Ahvâz şehrinde doğdu. 1989'da inşaat mühendisliği bölümünden mezun oldu. Hâlen Fars Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisans yapıyor. İlk öyküsünü 1991'de yayımlayan Mestûr'un yayımlanmış iki romanı, dört öykü derlemesi, öykü yazım ilkeleri üzerine bir denemesi, dört perdelik bir oyunu ve ikisi Raymond Carver'dan, diğeri Monica Maurer'dan olmak üzere üç çevirisi bulunuyor. Arapça ve İngilizce bilen Mestûr, evli ve üç çocuk babasıdır.

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 10/06/09 14:45.