|
HİCABİ KIRLANGIÇ
İRAN ÖYKÜCÜLÜĞÜ
İran'da modern anlamda öykücülük 20.
yüzyılın başlarından itibaren ortaya çıkmıştır. Sonraları İran'da
öykünün kökenlerine ilişkin dile getirilen görüşlerde kimi yazarlar,
İran öyküsünü klasik edebiyatla, özellikle de manzum edebiyatla ve halk
hikâyeleriyle ilintilendirmeye çalışmışlarsa da modern İran öykücülüğü,
İran'ın geçmiş edebî birikiminden de beslenmekle birlikte bütünüyle batı
etkisiyle ortaya çıkmıştır. İran'da romandan daha genç bir tür olan öykü
ya da kısa hikâye, kısa sürede gelişme göstermiş ve gelişim bakımından
romanın önüne geçerek yaygın bir tür haline gelmiştir.
İran öykücülüğünün temelleri,
yazarlığa uzun hikâye ve roman yazarak başlayan ve bu alanda başarılı
olamayan Muhammed Ali Cemalzâde (1891-1997) tarafından atılmıştır.
Babası meşrutiyet döneminin ünlü ve etkili din adamlarından ve
hatiplerindendir. İlk öğrenimini İran'da gördükten sonra atalarının
vatanı olan Lübnan'da ortaöğrenimini tamamlayarak Avrupa'ya gider ve
Fransa'da hukuk öğrenimi görür. Avrupa'da İranlı aydınlarla birlikte
vatan mücadelesine katılır ve bu doğrultuda çeşitli görevler üstlenir.
Berlin'de ikamet eder ve yazarlığa burada başlar. Hayatını Avrupa'da
sürdüren Cemalzâde Cenevre'de vefat eder.
Onun Yekî Bûd Yekî Nebûd (Bir Varmış
Bir Yokmuş) adlı öykü kitabı batılı anlamda yayımlanmış olan ilk Farsça
öykü kitabı kabul edilmektedir. Bu kitapta Cemalzâde'nin 1915-1922
yılları arasında kaleme aldığı altı öykü yer almaktadır. Cemalzâde'nin
ilk öykü kitabı yayımlanınca özellikle eserin dilinden dolayı
tartışmalar başlar. Kimileri yazı dilini halk diline yaklaştırması
nedeniyle onu zevksizlik ve yeteneksizlikle suçlarken, kimileri de halk
dilini öykülerde başarıyla kullanmasından dolayı onu takdir eder.
Cemalzâde de kitabının önsözünde kullandığı dilin bilinçli bir seçim
olduğunu vurgular. Bununla birlikte öykücülükte iddialı görünmez, hatta
okuyucunun karşısına âdeta çekinerek çıkar ve öykülerini bir vakit
geçirme aracı olarak yazdığını mütevazı bir dille ifade eder. Cemalzâde,
kitabına seçtiği adla da modern öyküyle geleneksel halk hikâyeleri ve
masalları arasında bağlantı kurmaya çalışır gibidir.
Edebiyat ve kültür hayatının çeşitli
alanlarında faaliyet gösteren kimi yazarlar da Cemalzâde'den etkilenerek
öykü yazarlığına yönelmişlerdir. Bu başlangıç döneminde öyküler yazan
yazarların büyük bir bölümü, öykücülük konusunda bilgi ve birikimleri
olmayan ve öykücülükte gelişigüzel ilerleyen kimselerdir. İlk öykü
yazarları arasında Muhammed Hicâzî (1901-1974), Ali Deştî (1894-1982),
Muhammed Mes'ud (1901-1947) ve Said Nefîsî (1905-1966) gibi isimleri
anabiliriz. Bu isimlerin çoğu başka kültür alanlarında önemli çalışmalar
yapan, bu arada öykücülükte de denemeler ortaya koyan kimselerdir.
Muhammed Hicâzî, daha çok vasat aşk romanlarıyla tanınmış bir yazardır.
Ali Deştî ise gazeteci ve araştırmacı olarak öne çıkan bir isim olup
özellikle edebiyat alanındaki araştırmaları ve tahlilleriyle bilinir.
Muhammed Mes'ud'un asıl mesleği gazetecilik olup gazetecilik dışında
öykü alanında da çalışmalar yapmışsa da bu çalışmalar ses getirmemiştir.
Said Nefîsi ise edebiyat araştırmacısı olarak önemli çalışmalara imza
atmış bir isimdir.
İran öyküsünün atılım yapması ancak
Sâdık Hidâyet'in sahneye çıkmasıyla olmuştur. Sâdık Hidâyet, 1903'te
aristokrat bir ailede dünyaya gelir. İlk öğrenimini Tahran'da
tamamladıktan sonra bir süre Dâru'l-Funûn'a devam eder. Bu okulu yarım
bırakarak Tahran'daki Fransız okulu St. Louis'ye kaydolur. Bu okulda
batı edebiyatıyla tanışır. 1925'te orta öğrenimi bitirdikten sonra
devlet tarafından batıya gönderilen ilk öğrenci grubu arasında
Belçika'ya giderek mühendislik okumaya başlar. Bu arada Almanya ve
Fransa'da yayımlanan Farsça ve Fransızca dergilerde yazıları
yayımlanmaya başlar. 1927'de bölüm değiştirerek dişçilik okumak üzere
Fransa'ya geçer. 1928 yılında ilk öykülerini yazar. Yine aynı yıl
intihar girişiminde bulunur. 1930 yılında öğrenimini bitirmeden İran'a
dönerek Tahran'da bir bankada çalışmaya başlar. Bu arada öyküler
yayımlamaya devam eder. Tahran'da genç yazarlardan Bozorg Alevî
(1903-1996), Mes'ud Ferzâd (1906-1981) ve Mucteba Minovî (1903-1976) ile
bir araya gelerek "Dörtlü Grup" dedikleri bir edebî birliktelik
oluştururlar. Bu gruba daha sonra başka yazar ve şairler de katılırlar.
1936 yılında Hindistan'a giderek eski İran dili olan Pehlevi dilini
öğrenmeye çalışır. Hindistan'ın Bombay kentinde Kör Baykuş'u kendi el
yazısıyla teksir ederek dostlarına ve bir nüsha da Cemalzâde'ye
gönderir. 1937'de Hindistan'dan İran'a döndükten sonra bankadaki işine
devam ederse de çok geçmeden istifa ederek Kültür Bakanlığında çalışmaya
başlar. 1941 yılında Bûf-i Kûr (Kör Baykuş)'un İran'daki ilk ve sansürlü
basımı gerçekleşir. Bir yıl sonra da Seg-i Velgerd (Aylak Köpek)
yayımlanır. Bu arada Kafka'dan öyküler çevirir. 1950'de İran'dan ayrılıp
Paris'e gider ve burada 1952 yılında hayatına son verir. Ülkemizde en
çok tanınan İranlı yazar olan Hidâyet'in birçok eseri Türkçe'ye
çevrilmiştir.
İran öykücülüğü Sâdık Hidâyet'ten
önce başlamış olmakla birlikte asıl başlangıcını Sâdık Hidâyet'le
yapmıştır. Hidâyet, öyküde de romanda da İran için bir dönüm noktasıdır.
Hidâyet'in başyapıtı sayılan Bûf-i Kûr (Kör Baykuş) romanı büyük bir üne
kavuşur ve birçok dile çevrilir. Hidâyet'in diğer önemli eserleri ise
öykü alanındadır. Zinde be-Gûr (Diri Gömülen), Se Katre Hûn (Üç Damla
Kan) ve Seg-i Velgerd (Aylak Köpek) gibi kitaplarının her biri İran
öykücülüğü için büyük önem taşımaktadır. Öykü tekniği bakımından son
derece başarılı olan bu öyküler, İranlı yazarları derinden etkilemiştir.
Sâdık Hidâyet'i örnek alarak öykü
çalışmalarını geliştiren ve zamanla bağımsız üsluplar geliştiren öncü
öykücüler arasında Hidâyet'in yakın arkadaşı olan Bozorg Alevî'nin adı
öne çıkmaktadır. Romancı yönüyle de dikkat çeken Bozorg Alevî, Çemedan
(Valiz), Varak Pârehâ-yi Zindan (Zindan Notları) ve Gîle Merd adlı öykü
kitaplarındaki öyküleriyle başarılı bir öykücü olarak edebiyat tarihine
geçmiştir.
Cemalzâde, Sâdık Hidâyet ve Bozorg
Alevî'nin ortak özelliği, üçünün de hayatlarının önemli bölümünü İran
dışında geçirip İran dışında vefat etmiş ve eserlerinin önemli kısmını
yurt dışında yazmış olmalarıdır. Ayrıca bu yazarlar, Avrupa'da öğrenim
görmüş ya da yaşamış olmaları nedeniyle batı edebiyatını yakından tanıma
imkânı elde etmişlerdir. Bu durum, onların modern anlamda batılı olan
öykü alanında daha rahat hareket etmelerini sağlamıştır. Öykücülük
açısından homojen olmasa da Cemalzâde'den başlayıp Bozorg Alevî'ye
uzanan dönemin öykücülerini birinci kuşak öykücüler olarak
niteleyebiliriz.
İkinci kuşak öykücülerin başında
Sâdık Çûbek'i (1916-1992) anmalıyız. İlk başlarda Sâdık Hidâyet'e
öykünen Sâdık Çûbek, kısa sürede kendine yeni bir yol bulmuş ve daha ilk
eserinde kendine özgü bir üslup geliştirmiştir. Bugün İran öykücülüğü
denince Sâdık Hidâyet'ten sonra onun adı zikredilir. Tengsir adlı romanı
Türkçe'ye çevrilip yayımlanmış olan Çûbek, roman ve öykülerinde gerçekçi
bir üslupla toplumsal sorunları irdeler.
Çûbek'i izleyen dönemde öykü
alanında çok sayıda öykü yazarı başarılı ürünlerle İran öykücülüğünün
gelişmesine katkı sağlamışlardır. Bu yazarlar arasında öne çıkan isimler
şunlardır: Simin Dânişver (1921-), İbrahim Gulistan (1922-), Celal Âl-i
Ahmed (1923-1969), Ahmed-i Mahmud (1931-2002), İsmâil Fasih (1934-),
Gulam Hüseyin Sâidî (1935-1985), Rızâ Berâhenî (1935-), Behram Sâdıkî
(1936-1984), Hûşeng Gulşîrî (1937-2000), Mahmud Devletâbâdî (1940-),
Goli Terakkî (1939-).
Yazarlığa 1945'te başlayan Celal
Âl-i Ahmed, ikinci kuşak öykücüler arasında öykücülüğünün yanı sıra
aydın tavrıyla da dikkat çeken bir yazardır. Öykülerinde bireylerin
hikâyelerinden yola toplumsal sorunlara dikkat çeker. Öykülerinin
çetrefilli bir dili ve kurgusu vardır.
Celâl Âl-i Ahmed'in eşi olan Simin
Dânişver de toplumsal konuları roman ve öykülerinde başarılı bir biçimde
işler. Eserlerinde kadın karakterler ve kişiler ön plandadır.
İkinci kuşak yazarlar olarak
yukarıda andığımız diğer yazarlar da İran öykü ve romanında kalıcı
ürünler vermiş yazarlardır. Bu kuşaktan hayatta olan Goli Terakkî gibi
kimi yazarlar, öykü çalışmalarını faal olarak sürdürmektedir.
İslam devrimi öncesinde yazarlığa
başlayıp devrim sonrasında da çalışmalarını sürdüren yazarları üçüncü
kuşak olarak niteleyebiliriz. Bu yazarlar, önceki dönem yazarlarına
oranla daha çalkantılı bir ortamda eser vermek durumunda kalmışlardır.
Üçüncü kuşak yazarları önceki kuşağın devamı ya da takipçisi olarak
değerlendirmek mümkünse de bunlar toplumsal ve kültürel koşulların da
yönlendirmesiyle öyküde yeni bir yönelişi temsil etmektedirler. Elbette
bu yazarların tümü aynı kefeye konulamazlar. Özellikle siyasi duruşları
ve devrime yaklaşımları bakımından farklı konumdadırlar. Kimi yazarlar
devrimin yanında yer alıp kültürel atmosferi devrimin hedefleri
doğrultusunda oluşturmaya katkı sağlamaya çalışırlarken kimileri de
nispeten karşı cephede yer alıp bu karşıtlığı sembolik bir dille
seslendirmeye çalıştılar. Üçüncü bir gruptan da söz edilebilir belki;
devrimi pek sahiplenmemekle birlikte muhalif bir duruş da sergilemeyen
ve kendini siyasi gelişmelerden soyutlayarak öykü çalışmalarını sürdüren
yazarların oluşturduğu bir grup.
Üçüncü kuşağın kimi güçlü
temsilcilerini analım burada: Hûşeng Murâdî Kirmânî (1944-), Asgar İlâhî
(1944), Şehrnûş Pârsîpûr (1945), Muhammed Muhammed Ali (1948), Fethullah
Bîniyâz (1948), Zoya Pirzâd (1952), Munîrû Revânîpûr (1954), Şehriyar
Mendenîpûr (1956), Hasan Âbid (1956), İbrahim Hasanbîgî (1957), Muhsin
Mahmelbâf (1957), Ali Hodâyî (1958), Ali Muezzinî (1958), Seyyid Mehdî
Şocâî (1960). Bu arada bir bilgi olsun diye belirtelim ki Fethullah
Bîniyâz'ın birçok öyküsü İstanbul'da yaşayan İranlıları konu edinir.
Devrim ve devrim sonrasında ortaya
çıkan ve yaklaşık dokuz yıl süren savaş, çağdaş İran sanat ve
edebiyatının hemen hemen her alanını etkilemiştir. Bundan öykü de
nasibini almıştır. Öyle ki bir devrim ve savaş öykücülüğünden rahatlıkla
söz edebiliriz. Özellikle savaş öykücülüğü, İran öyküsünde daha belirgin
bir alan olarak görülebilir. Devrim sürecini öykülerinde başarılı bir
biçimde işleyen Muhsin Mahmelbâf'ı örnek olarak burada anabiliriz.
Savaş öykücülüğünün temsilcileri
daha çok genç yazarlar arasından çıkmıştır. Bu yazarların çoğu öykü
çalışmalarına devrimden sonra başlamış ya da devrimden sonra öykücülükte
kendilerini kanıtlamış yazarlardır. Devrimden sonra öykücülükte adını
duyurup da savaş öykülerine yönelmeyen öykücülerin sayısı da az değildir
elbette. Dördüncü kuşak olarak niteleyebileceğimiz bu yazarlar konusunda
yargıda bulunmak için elimizde henüz yeterli veri bulunmamaktadır.
Bununla birlikte dikkat çeken birkaç isimden burada söz etmek yerinde
olacaktır. Hüseyin Senâpûr (1960), Kimi öyküleri Mustafa Mestur (1964),
Kuruş Esedî (1964), Hasan Benî Âmirî (1966), Yakub Yâd Ali (1970),
Meryem Tâhirî Mecd (1974). Bu öykücüler arasında Mustafa Mestur'un,
Türkiyeli okurlar için tanıdık bir isim haline gelmekte olduğunu da
belirterek bitirelim.
KAYNAKÇA
Bu yazının hazırlanmasında kendi
kişisel notlarıma ek olarak aşağıdaki kaynaklardan yararlanılmıştır:
Yahya Aryenpur, Ez Sabâ Tâ Nîmâ, 5.
bs. Tahran 1372 (1993), c.II, s. 278
Muhammed Hukûkî, Murûrî ber Târih ve
Edeb ve Edebiyât-i Emrûz-i İran, 2. bs. Tahran 1377 (1998), s. 45-56
Muhammed Baharlu, Gozîde-i Âsâr-i
Muhammed Ali Cemalzâde, Tahran 1373, s. 9-64
"Hemâyiş-i Çeşmendâz-i Dâstân-i
Emrûz-i Fârsî", Ferhâr, sayı: 2 (1383/2004).
Hasan Mir-Âbidînî, İran'da Öykü ve
Romanın Yüz Yılı-I, çeviren: Derya Örs, Ankara 2002, s. 53-92
|