|
NALAN BARBAROSOĞLU
SES-FANUS
"Belli ki susmak yaratılmamış
şekliydi dünyanın"*
Ayakları işte yine sürüklemişti...
Ya da arkasından biri itiyordu... Önünden de biri çekiyor olabilirdi.
Sorsalar, bilmiyorum, derdi; buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Bir
uğultunun içinde yürüyordu... Uğultu yağmur yüklü bir bulut gibi
kafasının üstünden ayrılmıyor, bazen bir korna ya da fren sesiyle
yarılıp seyreliyor, hemen kendini topluyordu... Bir sinek sürüsünü kovar
gibi uğultuyu da kovmak istiyor Yakup havayı tokatlayarak... Üstüne
üstüne gelen kalabalıkta her an ayağı takılabilirdi, yere
yuvarlanabilirdi; her an bu onlarca, yüzlerce, hatta binlerce çift bacak
üstüne basa basa, üstünden atlaya atlaya geçip gidebilirdi. Her an. Ne
çok bacak... Ne çok gövde... Ne çok yüz... Karşıdan karşıdan gelen ne
çok yüz... Yüzlerde görmeyen ne çok göz. Baktığını görmeyen çifter
çifter gözün önünden geçip giderken katman katman yok oluyordu sanki
Yakup da. Alnındaki teri elinin tersiyle sildi, gömleğine kuruladı,
havanın nemini, bedeninin terini çeken gömleği biraz daha ağırlaştı;
uğultuyla ağırlaşan başı gibi.
Gözü takıldı: Çok büyük bir binayı
iskele ve koruyucularla bebek kundaklar gibi sarmışlar... Restorasyon
bittiğinde oluşacak görüntüyü kundağın üstüne resmetmişlerdi. Haftada
birkaç kez önünden geçtiği eski binanın görüntüsünü bir türlü gözünün
önüne getiremiyordu Yakup. Restore edilen Aynalı Palas mıydı yoksa?..
Yok yok, hayır... Aynalı Palas, paralel caddedeydi. Bu kalabalık böyle
yok ediyordu işte belleğindekileri; her şeyin yeri değişiyor,
caddelerin, sokakların görüntüsü birbirinin üstüne biniyordu. En son göz
göze geldiği yüzü gözlerini kapatıp kafasında canlandırmaya çalıştı
Yakup... Zorladı... Olmadı... Yüzsüz bir kalabalığın içinden geçip
gittiğini düşündü. Adımları yavaşladı. Kalabalık da başını saran uğultu
gibi karşısında gürültü olmuş yuvarlana yuvarlana geliyor, Yakup'u ezip
geçiyordu.
Martılar havalandı cam binanın
çatısından. Martı çığlıkları birkaç saniyecik de olsa şehrin
gürültüsünü, dalga dalga yayılıp iskelelerden denize dökülen uğultusunu
bastırdı, çığlıklar gökyüzünde firuze bir taş gibi asılı kaldı... İşte o
an her şey dondu; şehrin tüm insanları, tüm otomobilleri, tüm kuşları,
kedileri, köpekleri görünen-görünmeyen böcekleri hareketsiz kaldı bir
an... Yakup'un kafasında bir cümle kuruldu. Sanki farkında olmadığı bir
kalem, farkında olmadığı bir deftere yazıyordu:
"Seni kentin gürültüsünde
kaybediyorum. Uğultu beni pamuklu yorganlar gibi sardığında, ölü bir
beden gibi pamuklar içinde soğuyup katılaşıyorum; donuk yüzlü, bilinçsiz
kalabalığın akışında sürüklenirken sen de uzaklaşarak yitip gidiyorsun
kaskatı tenimden, içimden..."
Zuhal'di Yakup'tan çekip gidenlerden
biri de. Yakup'un hayatına kırmızı bluzu, siyah kloş eteği ve kırmızı
rugan pabuçlarıyla giren Zuhal... Yüksek topuklarının üstünde dans
edercesine yaz bahçesinde dolaşan Zuhal... Leylakların kokusunu Yakup'a
doğru havalandıran, Yakup'un başını döndüren Zuhal... Tanıştıklarında
Yakup'un kalemine tüy hafifliğini taşıyan Zuhal... Yitirdiği her şeyi
bulduğunu sanmıştı Yakup, içindeki düğümlerin açıldığını... Doğumu
saymıştı Zuhal'i... Zuhal gözlerinin içine gözlerini kaçırmadan
baktığında bir bebek gibi hayatı yeniden öğrenmeye hazır olduğunu
hissetmişti. Yeni bir hayatı olmuştu Yakup'un. Bedeninin hafiflediğini
hissediyordu Zuhal'le her buluşmalarında. Nasıl oluyor da bu küçümen kız
içindeki dışındaki bütün ağırlıkları kaldırıp alıyordu, anlamamıştı
Yakup. Sevdiği bütün şiirleri, bütün denizleri Zuhal'le daha çok
sevmişti Yakup, sevdiği bütün şarkıları daha çok. Kocaman gözleriyle
yutar gibi okurdu Yakup'un yazdıklarını Zuhal. Zuhal okuyacak diye
cümlelerinin kanatlandığını duyumsardı Yakup. Öyle durup dururken ya da
bir çağrışımla aklına Zuhal düştüğünde, hayatımın bir yalanını daha
yaşamaktaymışım meğerse diye düşünüyor şimdi Yakup. Nice zaman sonra
Zuhal'in kokusu kalabalığın kokusuna benzemeye başladığında içinde bir
aynanın çıtırtılarla kırıldığını fark etmişti; Zuhal'in elinin avucuna
sığmadığını, sığamadığını...
Okul bitip de işe başlayınca Zuhal,
önce buluştukları yerler değişmiş, çay bahçelerinin, öğrenci
kahvelerinin, karanlık birahanelerin yerini büyük ve aydınlık, tabii bir
o kadar da kalabalık kafeler almıştı. Sonra sonra daha seyrek görüşür
olmuşlardı; birbirlerini daha az arayıp sormaya başlamışlardı. Bir araya
geldiklerinde uzun suskunluklar, tutuk dokunuşlar aralarında
cisimleşmiş, adını koymak istemedikleri bir uzaklığı de getirip
bırakmıştı avuçlarının içine. Alışveriş merkezlerinin kafelerinde hiç
kimsenin elinin birbirine dokunmak için uzanmadığını, uzanan ellerin ya
kendine hapsetmek ya da kalabalığın yüreğine doğru çekelemek istediğini
fark ettiğinde geç kalmıştı Yakup. Zuhal'in elleri kendi ellerinden
çoktan uzaklaşmıştı. Kafelerde gözlerinde zafer parıltılarıyla
oturanların neyin zaferini yaşadıklarını anlamaya çalışırken bu küçük
ayrıntıyı gözden kaçırıvermişti. O parıltının her sabah bakılan
aynalarda aynı repliklerle "Bugün benim günüm. Başarı beni bekliyor. En
çok satışı ben yapacağım, takımın yıldızı ben olacağım, göz
kamaştıracağım" temrinleriyle elde edildiğini bilmiyordu Yakup. Zuhal'i
uykudayken, uyanırken, yataktan kalkarken görmeyeli o kadar çok olmuştu
ki... Bireysel yeteneklerin kurumsal hedeflere entegre edilmesinden
haberi yoktu Yakup'un... Yetenekten yetkinliğe köprü kuran eğitim
programlarından da... Sıkı tutulan bireysel gelişim derslerinden
sertifikalarını alanlar, farklılık yönetimiyle takım ruhunu oluşturma ve
liderlik sertifikalarına yönelmeliydi. Ürününüze ya da hizmetinize
güvenin ama kendinize daha çok... Aynaya pozitif yaklaşın, içinizdeki
yaratıcılığı uyandırın, cevherlerinizi açığa çıkarın... Televizyon
reklamlarında maksimum müşteri memnuniyeti olarak gösterilenler,
reklamların arka penceresinde maksimum başarı tatmini olarak
yaşanıyordu. Profesyonel teknikleri bilmenin başarıya etkisi yüzde
kırksa, kendine güvenmenin, cesaretin ve ataklığın etkisi yüzde
altmıştı. Hiç kimse içinde uyuyan cesaretle uzun süre yaşayamazdı...
Cesaret uyanmalı ve işbaşı yapmalıydı. İş akışı, atıl cesaretle
ağırlaşır, hareket kabiliyetini kaybeder; verim düşer, düşük verim
bilançolara rakam olarak yansır, yükselmeyen grafiklerle, tabana yakın
rakamlarla başarısızlığın resmi çizilirdi yoksa, allah korusun.
Başarısızlık bir çamur gibi paçalarınıza bulaşır, çamurlu paçalarla
camdan gökdelenlerin koridorlarında evinizin bahçesiymiş, belediyenin
parkıymış gibi dolaşamazdınız.
Erguvani bir yaz bahçesinde
tanıştığı Zuhal, Yakup'u parıltılı bakışlar arasında AVM kafelerinde
terk etmişti. Fark etmeden, fark ettirmeden.
Zuhal çekip gittikten çok sonra
görmüştü Yakup: Kalabalığın içinde gülümseyebilen, kalabalığın içinden
baktığında gözleri parıldayan Zuhal'i... Kalabalığın amipsi hareketine
istekle uyum sağlayan Zuhal'i... Vitrinlerin ezici hoyratlığını
hissetmeyen Zuhal'i. Vitrinlere bakmakla yetinemeyen Zuhal'i... Herkesin
birbirini eze eze yarıştığı iş akışında başarı reçetelerini el
çantasında taşıyan Zuhal'i... Kurumiçi eğitim sertifikalarıyla kurumsal
dergilerin haber sayfalarında yer aldığında gözlerinde zafer parıltıları
taşıyan Zuhal'i... Caddeler kadar ışıltılı vitrinlere çıkma hevesiyle
dolup taşan Zuhal'i. Teninde kalabalığın tenini zevkle taşıyan,
kalabalıkta çok renkli kelebekler gibi uçuşan Zuhal'i... Çok
uzaklardaydı artık Zuhal; bu akıp giden, Yakup'u ezmekle tehdit eden
kalabalık kadar uzaktı. Terk edilmenin ağırlığı hayatın ağırlığına
karışalı çok olmuştu Yakup'un cümlelerle yeniden yeniden kurduğu ve
bozduğu hayatında.
Şimdi akşam mavisi gece lacivertiyle
oynaşıyordu melek rölyefleriyle bezeli apartmanın üstünde... Güneş bütün
sıcağını bırakıp öyle çekilmişti sanki şehrin arkasına... Akşam
ağdalanmış, yapış yapış iniyordu şehre... Bir ürperti geçti Yakup'un
sırtından, başını gökyüzüne kaldırdığında elindeki çalgıya tombul
gövdesini dayamış, tombul yanaklı melekle göz göze geldi. Melek sıcak
bir ayaz üflemişti sanki yüzüne... Duymuştu Yakup. Bildiğiniz ayazdı
işte... Ateşten bir ayaz, tüm yüzünü bir an da olsa kavramış, çenesinden
tutup Yakup'un yüzünü yukarı çevirmiş, melekle göz göze gelmişti Yakup.
Ürktü. Kuşkuyla baktı birbirini görmeden geçip giden insanların
yüzüne... Meleğin ateşli ayazından nasibini almış, yüzünü meleğe
döndürmüş başka biri var mı diye baktı... İş merkezi yazan, yüksek
kapılı apartman girişinin üstündeki meleğe defalarca baktı Yakup.
Meleğin ateşli ayazı hiç mi değmiyordu bu aylak ya da telaşlı adımlarla
birbirinin omzundan korunmaya çabalayarak ilerleyen kalabalığa?.. Hiç mi
bakmıyordu melek bu kalabalığa... Melek de yani, caddede insan kalmamış
gibi her yerden şeffaf bir kabuk gibi geçmeye alışkın Yakup'u mu
bulmuştu bula bala... Gören yok muydu yani şimdi tepesinde birazdan
elindeki çalgıyı bırakarak caddeye atılıp uçmaya başlayacakmış gibi
duran bu kanatlı meleği?.. Bu sıcakta göğsü serinledi sanki Yakup'un,
içine bir serçe sığınmış da kanat çırpmaya başlamıştı... Herkes ne kadar
huzurlu ışıklı vitrinlerin önünde; gelenlerle gidenler birbirlerine bu
kadar bakmazken, vitrinlerin önünde durup cansız mankenlere,
incik-boncuğa hayatlarında ilk kez görüyorlarmışcasına uzun uzun
bakıyorlardı. Bir vitrin kenarına seğirtti. Melek onu orada göremezdi.
Birazdan bakardı görüp görmediğine. Şimdi değil.
Gözlerini kapadı. Uğultuyu değilse
de, gürültüye bir perde çekmişti. Göğsündeki ağırlığın hafiflemesini
bekledi. Gözlerini açtığında çıkmaz sokağı gördü. Vitrinin yanı başında
caddeye cep yapan çıkmaz sokaktaki hanın giriş katındaki Amber Çay
Ocağı, evet adı buydu: Amber Çay Ocağı, sokağa hasır tabureler ve küçük
masalar atmış, yaz gecesinde soğuk bira ve buzlu ayranlarla,
limonatalarla ucuz yollu serinlemek isteyenleri memnun ediyordu
anlaşılan. Caddenin uğultusu çıkmaz sokakta seyreliyor, masalardan
yükselen konuşmalar birbirine arada karışsa bile her masada sesten bir
fanus oluşabiliyordu.
İki basamakla iniliyordu çıkmaz
sokağa. İndi Yakup. Sokakta yedi kapı saydı bu arada. Yüksek demir
kapılar sımsıkı kapalıydı. Tabela doluydu kapıların yan tarafındaki
duvarlar. Belleğinde silik bir anı bile bırakmayan tabelaları çocukluk
alışkanlığıyla okurdu her gördüğünde. Bu sefer okumadı. Dipteki boş
masaya geçti. Hasır tabureye oturdu. Sırtını taş duvara yasladı. Yaz
güneşini sindire sindire içine çekmiş duvar, sırtını yaktı Yakup'un.
İrkildi. Elindeki kirli bezle oturduğu masayı silen sivilceli garson
çocuğa duble bir çay söyledi. Gökyüzüne baktı... Başlayan gecenin içinde
hayaletleri andıran martılara takıldı gözü. Paniği andıran bir duygu
döküldü Yakup'un üstüne... Masaya çevirdi başını. Masada usul usul ritim
tutan parmaklarına baktı. İnsanın parmaklarının kendinden bağımsız
hareket etmesi... İçinde bir yerlerde bir hareket mi vardı, dışarı
çıkmak isteyen bir şey mi?.. Neyin ritmiydi bu?.. Sıcağın ağırlığını
üstünde taşımayan garson çocuk, çayı masaya bırakınca durdu parmakları.
Geniş geniş gülümsüyordu çocuk, teşekkür etti Yakup. Kiri başlayan
gecenin rengine karışmış iki kesme şeker atıp çayı karıştırdı uzun uzun.
Çayını yudumladı. Yine gökyüzüne baktı. Martılar yoktu bu kez. Gevşedi
yüzü... Bir sessizlikle kuşandı oturduğu masa... Dinledi... Hiçbir şey
duymuyordu. Anladı...
Gece, konuşmuyordu Yakup'la. Bazen
konuşmazdı böyle. Yıldızlar parıltılı taş gibi dururlardı göğün
karanlığında. Bir kelime bile duyamazdı Yakup. Ağır yüreği daha da
ağırlaşırdı böyle gecelerde. Bacakları gövdesini taşıyamayacak gibi
olurdu; o sokaktan ötekine sürükleyecek gücü kendinde bulamayacak
hissine kapılırdı Yakup. Ama konuştuğu zaman var ya, bir konuşurdu ki
gece, yıldızlar oradan oraya yer değiştirir, bulutlar rüzâra kapılıp
sürüklenip ışıl ışıl parlayan ayı saklar, şekilden şekle girip
anılarında kalmış birinden -mesela, Zuhal'den- haber getirirlerdi
Yakup'a. Gece geveze bir sığırcık gibi şakıyıp oynaşırken Yakup da kuş
gibi hafifler, elinde tuttuğu kalemin uçacağını, kurduğu cümlelerin bir
akarsu gibi çağıldaya çağıldaya denizine ulaşacağını sanırdı... Ve
yazardı.
Kaç yıldır yazıyordu Yakup, ses
fanuslarının içine gire-çıka... Fanusları birbirine vurarak çarpa çarpa
kırılmayı, parçalanmayı yazıyordu; kırıklardan ve parçalanmalardan bir
bütün ortaya çıkıyordu. Fanus kırıklarının, kıymıklarının arasında özel
olanı arıyordu. Cümle cümle özel olanı kurmaya çalışıyordu. Kendi
cümlelerini kendi kalemiyle var ediyor, var ettiğini bir başka
cümlesiyle yok ediyordu. Kurduğu cümleleri bozmanın yorgunluğuyla,
yorgunluğundan devşirdiği enerjiyle yazıyordu. Yazarken her şeyi
çoğalttığını, çoğalttığı her şeyi yitirdiğini anlayalı epey zaman
olmuştu Yakup'un. Mesela annesini gücünü kocasına boyun eğişinde
toplayıp çocuklarının üstünde gizli bir iktidar kuran annelerin arasında
yitirmişti... Babasını ise harfleri yuta yuta söylenen babaların
cümleleri arasında. Bir kardeşi kalmıştı Yakup'a. Kardeşi de değil
aslında, kardeşinin gözleri... O bir çift elâ gözü derinliklerine
gömmüştü Yakup. Ama biliyordu, oradaydı; doyasıya bakamadığını düşündüğü
bir çift göz, içindeydi. Ne zaman özlemden burnu sızlasa, gözleri
yaşarsa, kardeşinin gözleri bir yolunu bulur çıkar, gelirdi dinlendiği
yerden. Yakup'un karşısına geçer, uzun uzun Yakup'a bakardı,
yazdıklarına. Işıl ışıl gözleriyle birlikte ince, solgun yüzü de gelir,
Yakup'un içinden geçenleri dinlerdi sanki.
Biraz önce akşam geceye evrilirken,
meleğin gözlerini kardeşinin gözleri sanmıştı bir an için Yakup. O
yüzden apar topar kaçmıştı bu çıkmaz sokaktaki çay ocağının hasır
taburelerine, alçak masalarına tünemiş kalabalığın arasına. O gözler
içinden dışına kalabalığın arasında çıktığında beliren ve yükselen
isyanı ne yapacağını bilemiyor, panikle içine gömmeye çalışıyordu.
Kardeşinin gözlerini, hayatında masumiyetini koruyabilmiş tek şeyi, bir
futbol magandasının kurşunuyla gencecik ölerek kendi kalabilmiş
gerçekliği yitirmek istemediğinden kaçmıştı buraya. Kaçmak...
Kaçamamıştı işte...
Çevresine baktı, içtiği çayların
parasını öderken. Masalar boşalmış, fanuslar kırılmış, kurulan bütün
cümleler yerlere saçılmış, bir tortuya benzeyen acı ya da şimdi erguvani
yalnızlık dediği şey, gecenin içinde gölgeli bir hacim kazanmıştı. Ayağa
kalktı Yakup; dönüp dönüp aynı cümleleri kuranlardan arta kalan kırık
parçalara baktı, kırıkların arasında GTI 0.8, CLS 1.5, BC 350 CGI, 407
DSL, GLK 320 CDI gibi simgeler metalik bir ihtişamla göz alıyordu...
İhtişamın sefilliği diye bir fısıltı duydu kafasının içinde.
Duymamazlığa geldi. Ona mı kalmıştı insanların hayallerini kurcalamak...
Alım gücünü düşünmek... Bu kırık-dökük masalara, hasır taburelere
oturanlar, bir yıllık maaşlarıyla farının tekini bile alamayacaklarını
akıllarına bile getirmeden metalik ışıltılardan söz ediyor, bu ihtişamlı
nesnelerle nerelere, nasıl gidebileceklerini anlatıyorlardı birbirlerine
işte... Allah bilir rüyasını da görüyor olabilirlerdi... Hiç mi hiç
ilgilenecek hali yoktu bu gece... Hiçbir şey almayacak mıydı yani cam
kırıklarının arasından?.. Anı olarak da mı?.. Birbirinin benzeri
cümleleri toplamaktan yorulmuştu Yakup.
Bakındı. Garson çocuk kirli
bardakları topluyordu masalardan. Omuzları çökmüş ama yaşını ışıl ışıl
taşıyan yüzü değişmemişti. Şarkı söylüyor gibiydi; tepsiyi ocağa
taşırken kafası ritmik bir şekilde sallanıyordu. Yıkanacak ne çok kirli
bardak, kaşık, tabak... Taşıyıp duruyordu çocuk. Hiçbir şey
temizlenmiyordu aslında... Kirlenmeyegörsün bir şey... Daha kolay leke
tutuyordu... Leke lekeyi çekiyordu mıknatıs gibi. Demliklerin içindeki
çayların acı acı kokmuş olacağını düşündü Yakup... Boşaltıldıklarında
sıcak bir buharla döküleceklerdi çöplerin üstüne... Şehrin kokusunu
besleyen acı kokuların cümleleri nerelere saçılmıştı?.. Garson çocuğun
sözcüklerini, yarım kalmış da olsa cümlelerini bulabilir miydi acaba
kırık fanusların arasında?.. Onları model alıp içindeki yeni sözcüklere
ulaşabilir miydi Yakup? Şehir kadar acı acı kokan yeni bir gerçekliğe
ulaşır mıydı?.. Çocuğa bir daha baktı... Pencerenin arkasında, gölgesiz
bir ışığın altında saçlarını tarıyordu. Yaşının kaygısızlığıyla
hayatının ağırlığı arasında bir sarkaç gidip geliyordu sanki.
Karşısında, evyesine kirli bardakları bıraktığı musluğun üstünde, bir
ayna olmalıydı. Sırları çoktan dökülmüştür diye düşündü Yakup.
Gülümsediğini sandı...
Her şey bu kadar aynı olmak zorunda
mıydı? Ne kadar zamandır aynı sözcüklerle yazıyordu?.. Sırrı dökülmüş
aynanın karşısında kendi kendinin parodisi olmuş cümlelerle daha ne
kadar idare edecekti?.. Bilmiyordu. Yoksulluğunu da, varsıllığını da
taşıyamayan insanlar arasında nasıl bir cümle kuracağını bilmiyordu
artık. Anlamlarını taşıyamayan sözcüklerle cümle kurmak mümkün müydü?..
Anlamı da böyle yitirdim işte, diye düşündü, içi boşalan sözcüklerle,
belirsiz kavramlarla... Ayaklarına baktı Yakup, bilinçsiz. Parke
taşlarının arasında sıcaktan kavrulmuş otlar belli belirsiz seçiliyordu
ayaklarının arasında. Parke taşını koruyabilmiş bu çıkmaz sokak bir ada
olmalıydı yüzünü yitirmiş bu eski şehirde. Topografyasına aldırmadan
asfaltla örtülmüştü üstü şehrin. Asfalt, şehrin kuytularına kadar uzanan
siyah smokinli bir ölümdü nice zamandır. Ölümün soğuk yüzünden bir yaşam
kurmak gibiydi belki de içi boşalmış sözcüklerle yazmak artık.
Yazmamak, susmak... Erden bir hayata
başlamak, başka bir dünyaya, örneğin hayalini bile kuramadığı bir
dünyaya geçmek için bir adım olabilir miydi susmak? Susmaktan, susuştan
bir fanus bulabilir miydi Yakup bu şehrin ışıltılı caddelerinde, gölgeli
sokaklarında, perdeleri sıkı sıkı kapalı pencerelerden sızan solgun
ışıkların pır pır ettiği evlerin eşiklerinde?.. Susmaktan, derin bir
susuştan fanus düşledi... O fanusu kırdığını, kırıklarla ellerini kanata
kanata suskunluğa dokunduğunu, suskunluğu ifade eden cümleler kurarken
sözcüklerin arasını derin susuşlarla bezediğini, bezeyebildiğini...
Gözleri parladı. Garson çocuğa baktı yeniden. Saçını hâlâ tarıyordu
çocuk. Çıkmaz sokaktaki Amber Çay Ocağı'ndan ayrılırken gülümser gibi
oldu. Birazdan iş merkezinin yüksek kapısının üstünden sabırla caddeyi
seyreden tombul yanaklı melekle bakışacaktı.
Geceye karıştı Yakup... Gecenin
kuytularına, acı kokusuna.-
* Edip Cansever,
"Çağrılmayan Yakup"tan
|