|
NECATİ MERT
EMEĞE ADANMIŞ 75 YIL
İstanbul, 18 Şubat 1934. Tam 75
yıl. Dokuma işçiliğiyle geçinen bir evin çocuğu. Çıraklık, kâtiplik,
dergi ve kitap dağıtıcılığı, düzeltmenlik, sendikacılık, kooperatif
yöneticiliği... "Yazko Edebiyat", "Yazko Çeviri" ve "Gösteri"
dergilerinde sorumluluk; "Panayır"la başlayıp "Sur", "Yağma", "Yıkım
Günleri", "Gözleri Bağlı Adam"la ve sonrakilerle süren ve hiç
bırakılmayan öykücülük; çocuğa, denemeye, inceleme-araştırmaya,
derlemeye hatta tarihe kadar uzanan çalışkanlık. Yoğun beden ve kafa
emeği isteyen işlere adanmış tam 75 yıl.
Türkiye Yazarlar Sendikası'ndan
ileti geldi: 25 Nisan Cumartesi günü Tarık Zafer Tunaya Kültür
Merkezi'nde, saat 16.00'da Adnan Özyalçıner'in 75. doğum günü
kutlanacakmış.
TYS'ye üye olduğumda, ilk kitabım
henüz çıkmıştı; Aziz Nesin genel başkan, Adnan Bey genel sekreterdi. Bir
yıl sonra Kenan Evren Darbesi olacaktı. Seyrek de görüşsek, bunca yılın
tanışıklığı, emeğine saygım var, kutlama saati de Adapazarı'nda oturur
biri için gidiş ve dönüşe öyle uygun ki atladım otobüse, 14.00'te
Harem'deydim. Servisle Kadıköy'e, oradan vapurla Karaköy'e, Tünel'den de
Tunaya'ya geçeceğim. Niyetim, bu. Aa! Servis şoförü diyor ki: "GATA'ya
kadar götürebilirim. Miting var, meydan kapalı. Kadıköy'e geçemiyoruz."
Başka zaman olsa, boş bulunup, "Hay Allah!" çekebilirdim. Mitingin
kıymeti daha ağırdır oysa. Arabalıyla Sirkeci'ye, oradan da tabanvayla
karşıya geçtim, Tünel'den de yukarıya çıktım.
Programı İlhan Gülek sundu. Pandomim
sanatçısı Ulvi Arı'nın kısa bir gösterisi oldu. Özyalçıner'in hayatına
tanıklık eden fotoğraflar sinevizyonla ve "Emeğin 75 Yılı" adıyla
sunuldu -ki pek hatıralıydılar. Özyalçıner bebek. Çocuk. Büyükleriyle.
Okulda. Yazarken. Arkadaşlarıyla. Sennur Hanım'la. Çocuklarıyla.
Yürüyüşte. Cenazede. Sendikada. Mitingde. Duruşmada. Hayranlığı ve
saygıyı çoğaltan dolu dolu, dopdolu bir hayat.
Konuşmacılar kadim arkadaşlarıydı
Özyalçıner'in. Tanıklıklarını anlattılar, emeğini değerlendirdiler.
Doğan Hızlan, arkadaşının "kenar mahalle" insanlarına dikkat çekti.
Kemal Özer bunu dil dünyası üzerinden galiba tamamladı. Şöyle ki
kendisinin ve başka pek çok yazarın dil dünyası edebiyattan geliyordu
ama, "Adnan'ın dil dünyası, içinde bulunduğu çevreden" gelmekteydi.
Cengiz Gündoğdu içinse Özyalçıner'in sınıfsal bakışıydı önemli olan,
öykülerindeki sağlam olay örgüsüydü. Öyküsü Marksizm'den ayrı
düşünülemezdi.
Tarık Zafer Tunaya'da hatırı sayılır
bir kalabalık vardı. Seviliyormuş Adnan Özyalçıner. Bunu kabulle
birlikte, sevenlerinin çokluğunu -haklı olarak- yazarın yaratmış
olduğunu da belirtti Sennur Sezer ve sözünü sevgi-emek ilişkisiyle
bağladı: "Sevgi bir emek işi ve Adnan emeğin değerini biliyor."
Epeydir görüşmeyenler görüştü,
hasret giderdi o gün. Tanışmayanlar tanıştı. Klarnet, keman ve darbuka
eşliğinde şarkılar söylendi. Pasta. Limonata. Güzel bir gündü. İyi ki
gitmişim. Havam değişti. Ha, Berrin Taş "İnsancıl" dergisi adına plaket
verdi Adnan Özyalçıner'e, unutulmamalı. Kadirbilirlikti.
18.00'de ayrıldım Tunaya'dan. A! O
da ne? Tünel'e dönmek imkânsız. Çevik Kuvvet caddeye çıkarmıyor. Ayrıca
Cadde-i Kebir'i kesmiş. Panzer alesta. Tünel'den tarafta yoğun bir
kalabalık. Miting var gibi. Heyecan verici sloganlar atılıyor.
Sokuldum. Pankartlar: "Krizin faturasını sermaye ödesin", "Herkese iş
güvencesi, yeterli ücret". En çok da, "1 Mayıs'ta Taksim'e". DİSK, TMMOB
ve TTB üyeleriymiş. Taksim'e yürümelerine izin verilmiyormuş.
Döndüm, Karaköy'e ara sokaklardan
inerken -söylemekle patavatsızlık mı ediyorum acaba- "Köşebaşı" düştü
aklıma. Eski İstanbul'un bir mahallesinde, üç yol ağzında geçer oyun.
Çeşme vardır, kahve, bakkal vardır. Esnaf. Sakinler. Macit Bey'in ölüm
haberiyle başlar gün. İlerleyen sahnelerde Saffet Hanım'ın düğünüyle
buluşur ölüm. Daha sonra da, bir başka evde, marangozun çocuğu dünyaya
gelecektir. Ahmet Kutsi Tecer, eski ama eskimemiş bir hakikati
mırıldanır böylece: "Hayat budur: Doğarız, evleniriz, ölürüz."
Ertesi gün, "Köşebaşı" bir daha, bu
defa sahiden düştü aklıma. Gazetelerden öğrendim ki Tunaya'da olduğumuz
saatlerde Şirin Yazıcıoğlu Cemgil de Karacahmet'te son yolculuğuna
uğurlanmaktaymış. Eşi Sinan Cemgil, Nurhak dağlarında öldürülmüştü;
arkadaşları Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i asmışlardı. Sinan'dan sonra
Almanya'ya yerleşmiş; arkadaşlarının anlattıklarıyla: "mücadeleci", oğlu
Taylan Cemgil'in ifadesiyle: "hiçbir zaman kestirme yollara girmemiş
bağımsız bir insan", övünülen bir anne. Ölümü bağırsak kanamasından.
Türkiye'ye getiriliyor, başında o eski arkadaşları.
Doğarız, evleniriz, ölürüz. İyi de
hayat bu mudur gerçekten? Sanmıyorum. Üstünkörülük var bunda. Hayat, ona
katılan emekle, uğruna verilen mücadeleyle değer alıyor aslında. Bu
farkına varılıyor mu, bu? Unutulduysa eğer, hatırlanıyor mu? Mesele
burada.
Değil, demeyin! O kısa günde dopdolu
gördüm bunu.
|