|
FAZIL ES-SIBAÎ*
Türkçesi: Ayhan Erdoğan
BEKLENEN SABAH YILDIZI
Gecenin karasından sabahın beyazı
ayrılmamıştı ki evimizin kapısı çalındı. Hanımım beni uyandırdı,
- Duydun mu?
Halk, şafak vaktinde kapılarının
şiddetle çalınmasına alışıktı. Ancak bu kez kapımız sanki biri tokmağı
tutmuş da nazik bir şekilde çalıyor gibiydi. Bir süre duruyor sonra
hayâlı bir şekilde ikinci kez çalınıyordu.
- Kapıyı açmayacak mısın?
Yedi çocuğumun annelerinden
utandığımdan kalktım. Sahanlığı geçip sokağa açılan kapıya gittim. Bize
cepheli yüksek binaya bakınarak boğazımdaki kalın sesi itekledim:
- Kim o?
Günlerin hafızamdan silemediği
zayıf, uysal bir ses kulağıma geldi.
- Ben, kayınpederin Ebu Tarık?
Korkuyla ürperdim. Ben bu kelimeleri
eşimin babasından duyuyordum. Kesin olarak biliyordum ki öteki dünyaya
göçeli 20 yıldan fazla olmuştu. Nasıl oluyor da bugün canlı olarak
kapımızda?!
Titreyen elimle kapıyı açtım.
Doğmakta olan fecrin alaca karanlığında zayıf gövdesiyle mızrak gibi
önümde duruyordu. Uysal görünümlü yüzünü, keskin bakışlarını inceledim.
Kanlı ve canlı olarak önümde duruyordu.
Kucaklaştık?
- Çocuklar nasıl?
Sakalları bildiğim kadarıyla kısaydı
ve ara ara beyazlıkları vardı. Şimdi uzamış, fecrin karanlığında bile
fark edilecek biçimde, ağarmış haliyle parlıyordu.
- İyiler… onlara hep seni anlatırım.
Ona sormaya dilim varmadı. Nasıl
dirildin, amca! Nereden geldin? Dünyadaki gariplikler bu zamanda o kadar
arttı ki!
Yeşil turunç ağacının altında dedi
ki: Bu evi bırakmamış olmanı takdir ettim.
Hiç ölmemiş gibi benimle
konuşuyordu!
- Nasıl bırakırım, amca! Kanunların
bana verdiği imkânla, aylık olarak kiraladım. Şu anda sürekli artan
fiyatlara kıyasla kirası ucuzdur.
- Zengin sahibi hâlâ ...?
Sözünü kestim:
- Evet, evet. Mahallenin bütün
evlerinin sahibi, şu yüksek binada oturmaya devam ediyor. Mülküne
yüksekten bakıyor. Çocuklarını birbiri ardına bana gönderiyor. Şu
kısıtlı gelirimle kendime bir ev aramamı istiyorlar. Kardeşlerinden
Numan evlenecekmiş. Gördüğün gibi bu ev mütevazı ve eski. Lüks
apartmanda her biri bir dairede oturuyor. Bu ev onların beklentilerine
yeterli değil.
Amcam tebessüm etti:
- Numan; temiz, iyi bir delikanlı.
Daha evlenmedi mi?
Gülümsedim:
- Evlenemiyor. Söylentiye göre ...
imiş. Bilgin olsun, o eskiden bildiğin delikanlı değil. On küsur yıl
geçti, yaşı ilerledi. Şişmanlıktan derisi çatladı.
Yasemin ağacının orada durduk.
- Ev sahiplerinin bugünlerde yaptığı
gibi, zengin babası sana rıza parası versin. Sen işlerini ayarlayıp evi
boşaltırsın.
- Onlara bunu belli ettim. Babası
bana haberci göndermiş. Ev onun has parasıyla alınmış mülküymüş. Ben
nereden bunu hak ediyormuşum. Ben ki hiçbir şeyi olmayan bir kiracı,
yirmi yıldır kira ücreti olarak ödediğimden fazlasını avlamaya
çalışıyormuşum.
- İyi! Evde kalırsın, evladım.
Ardındakilere bırakırsın. Uzun bir ömürden sonra, çocuklarına...
torunlarına da...
Farkında olmadan yüksek sesle zafer
kahkası attım. Çok sürmeden sesimi kestim. Şaşkındım. Amcam bu dünyalık
konuyu benimle paylaşmak için kabrinde dirilmişti!! Bu noktada eşimi
pencerenin ardında fark ettim. Doğmakta olan bu fecir vaktinde,
babasının hayalini gören gözlerine inanamıyordu!
- Baba hoş geldin!
Kapının eşiğini geçip içeriye
girmesine fırsat vermeden boynuna atıldı. Gözyaşı dökmeden, hararetle
boynuna sarıldı.
- Demek sendin babacığım! Bu saatte
kapımızı çalan? Tahmin edemezdik. Seni fecir vakti gelen bir ziyaretçi
sandık. Ne kadar da özlemişim seni, sevgili babacığım!
- Beni özlemeni istemiyorum,
kızcağızım. Seni afiyet özlesin. Allah sana ömür versin. Eşinin ve
çocuklarının yanında kal... Nasılsın, çocuklar nasıl?
Kendi kendime şaşırdım. Amcam
biliyordu. O halde o, hâli hazırda ölülerdendi.
Eşim duyurdu:
- Sen aramızda yokken Nasr doğdu
babacığım, yedinci çocuğumuz! Şu an on üç yaşına ulaştı.
- Nasr'ın doğumunda vardım,
kızcağızım. Unuttun mu? O yedi günlükken sizden ayrılmıştım.
Eliyle alnına vurdu:
- Allah unutkanlığın cezasını
versin. Dünya meşgalesi... Otur babacığım. Aç mısın?
- Benim acele bir işim var.
Ona dönüp sordum:
- Hayırdır, amca! Acelenin sebebi
ne?
- Aslında size yakın bir aileyi
babalarının taziyesi için ziyarete geldim.
Eliyle ailenin olduğu tarafa işaret
etti. Şaşkınlığım daha da arttı. On üç yıl öncesinde vefat eden amcam,
yattığı yerden kalkıp, taziyeye giderken fecir vaktinde bize uğruyor ve
bizi ziyaret ediyor. Bu ne biçim bir rüya!
Koltuğa tam yerleşmeden ikinci kez
kalktı. Gelme sebebi sanki ona baskı yapıyordu.
- Hemen gitmem gerekiyor.
Kızı gönlünü yapmak için araya
girdi:
- Babacığım, bir lokma, hemen sana
yemek ısıtayım. Bunca ayrılıktan sonra, yiyeceğimizden tat!
- Aç değilim, kızcağızım!
- Peki. Bir dakika, çocukları
uyandırayım. Dedelerinin görüntüsüyle, gözleri sürmelensin. Onlardan
kimi seni biliyor, kimi hiç hatırlamıyor.
- Onları bırak uyusunlar. Rahatsız
etme, sanırım bu daha uygun.
Ondan istekte bulunmak için araya
girdim:
- Amca! Az da olsa otur! Biraz
konuşalım.
- Ev ve ev sahibi hakkında konuştuk
ya oğlum!
Gülümsedim. Bu zorba zengine karşı
kazandığım zaferin güzelliğini tekrar hissettim.
- Ancak bu konuşma... "dipnot"
niteliğindeydi.
- Aksine... O... "asıl metindi".
Yüksek sesle güldü. Cesedinin yok
olmasından sonra bile amcam neşeli fıtratını yitirmemişti.
Eşikte, ona bir konudaki üzüntümü
ifade etmek istedim.
- Amca! Annem... annem size iltihak
etti. Kısa bir süre önce "kırkını" yaptık.
Bilge edasıyla başını salladı:
- Bize ulaştı, oğlum! Saygı neyi
gerektiriyorsa o şekilde kendisini karşıladık. Annen iyi bir kadındı.
Annenin babana karşı gösterdiği sabrın benzeri yoktu. Ancak benim
çocuklarımın annelerine karşı katlandıklarım hariç.
Bu açık ifadenin eşime dokunmasından
endişe ettiğim oranda, tanımadığımız birinin taziyesine gelmesini
garipsedim. Dünürünün taziyesine gelmeyi hatırına bile getirmemişti.
Yasemin ağacının orada durdu, biz de
durduk.
- Burada sizinle vedalaşayım.
Kapıya kadar gelmememiz için ısrar
etti. "Dünya hali, kazası var belası var."
Bütün gördüklerim buydu. Gecenin
karanlığından sabahın beyazı henüz sıyrılmamıştı. Duyduklarımın hepsi,
aklıma gelenlerin ve hissettiklerimin hepsi de acayip ve garipti.
Ben ve eşim, yasemin ağacının
altında kaldık. Sevgili ziyaretçimize ikinci kez bize gelip
gelmeyeceğini sormadık. Geldiği gibi ayrılıyordu. Şeffaf bir ruh, latif
ve neşeli, dünyamızı anlayan bir halde...
Kapıyı ardından sessizce
kapatmasıyla gözümü yüksek binaya, geniş balkonlarına, evimin avlusuna
ve yola bakan pencerelerine çevirdim. Orada yukarıda, bu eski evlerden
oluşan adayı "has parasıyla" satın alan mal sahibi oturuyordu. Tam
mahallenin ortasına bu lüks binayı kendisine yapmıştı. Bakışlarımı
gökyüzünde yükselen sabahyıldızına çevirdim.
Yolu geçmekte olan amcamın ayak
seslerini, kulak ne kadar hassas da olsa duyması mümkün değildi. Ancak
duvarın arkasından ansızın anlaşılmayan bir konuşma sesi geldi. Ses çok
geçmeden yükseldi. Mahallemiz dar bir çevreydi. Birbirimizi tanırdık.
Birisi bir şeyi emrediyor, diğeri zayıf ve saygılı bir sesle sanki cevap
veriyor veya emredileni yerine getiriyordu. Zor da olsa şu konuşmalar
kulağımıza geliyordu:
- Duyuyor musun?
- Bu babamın sesi!
- Emreden ses, ev sahibinin
oğullarından biri, Numan'ın sesi?
Numan bağırdı:
- Sana söyledim. Gitmeyeceksin!
Sakin ses kendini savunuyordu:
- Ben... taziye için geldim.
- Sen kendini taziye et. Senin için
bu evladır!
- Ben zaten ölüyüm!
- İkinci kez öleceksin!
Evin kapısına doğru adımladım. Eşim
koluma asıldı.
- Bekle!
- Babanın yardımına gitmeliyim.
- O yardım istemedi.
Amcamın sesi yükseldi:
- Bırak beni yoluma gideyim!
- Söyledim, gitmeyeceksin!
- Senin aslında bana engel olman
mümkün değil.
- Öyle mi sanıyorsun? Peki, al!
Bir kurşun sesi, fecir vaktinin
sükûnetini yaraladı. Sonra sessizlik hâkim oldu. Bir cesedin yere düşme
sesini duymadık. Duvarın ardından bir ışık hüzmesinin yükseldiğini
gördük. Yükseliyor, yükseliyordu. Amcam işaret ettiği tarafa
yönelememişti.
Kan damarlarımda kaynadı:
- İş, geri zekâlı Numan'ın evimden
çıkan amcama ateş etmesine kadar geldi.
İleri atıldım.
Eşim beni yumuşatmaya çalıştı:
- Yedi çocuğun üzerine yemin
veriyorum, çıkmayacaksın. Elinde tabanca var. Önüne çıkan herkese ateş
etmeye müsait bir durumda.
Katil, ağır ağır yolda ilerledi.
Sonra yüksek binanın girişine doğru adımladı.
Onu merdivenleri çıkarken fark
ettim. Kütlesi bir file benziyordu. Arkası dönüktü. Önündeki bir şeyle
ilgileniyordu.
Öfkeyle seslendim:
- Numan!
Döndü ve pencereye yaklaştı:
- Bu sen misin, fakir kiracı?
Bana farklı bir şekilde hitap
ediyordu.
- Numan! Sen amcamın taziyeye
gitmesine engel oldun mu?
Fil "evet" diye cevap verdi.
- Numan! Amcama ateş eden sen misin?
Tabancasını sallayarak:
- Bununla iki gözünün arasına
nişanladım!
- Numan! Eşcinsel! Yani amcamı
öldüren sensin!
- Seni de aynen öldüreceğim.
Evimizde düşük kirayla kalırsın ha! Eşini de öldüreceğim. Yedi çocuğunu
da birer birer avlayacağım. Babamın mülkünden gidin. Bugünden itibaren
artık barış yok. Onlara katıldım. Sizi gözlüyorum. Bana tabanca verdiler
ve beni destekliyorlar. Söylediklerime başka bir kanıt mı istiyorsun?
Bana ateş açtı. Ben menzilindeydim.
Yedi kurşun... tabancasının aldığı kurşunların hepsiydi bu.
Eşim eve kaçtı. Ben de turunç
ağacının altına saklandım.
Görünen o ki, geri zekâlı iyi nişan
alamıyordu. Ancak silah -hani derler ya- akılsızın elinde yaralar.
Numan'ın kurşunları öldürecek yerime isabet etmedi. Ancak yoğun bir
dehşete kapıldım. Bu bizim peşimizdeki mirasyedi silahlıydı ve
kardeşleriyle birlik olmuştu. Hem kardeşleri onu destekliyorlardı. Sıcak
kan kolumdan akıyordu. Ben rüyada değildim.
* * *
Eşim yarayı sararken feryat
ediyordu.
- Bu saatten sonra bu lanet evde
kalamayız. Babam bizi uyarmak için geldi. Anlayabilirsek...
Söylediklerini harf harf zihnimden
geçiriyordum. Sonra üzüntüsü içimi yakıyor, kahır duyguları içimde
taşkınlar oluşturuyordu.
- Aşağılanmanın ve fakirliğin
acısına uzunca katlandıktan sonra... Bu fecir vaktinde, geriye kalan,
sahip olduğumuz azıcık emniyet duygusunu da kaybediyoruz.
Bir atın çektiği bir araba getirdim.
Sahip olduğumuz döküntüyü karanlıkta yükledik.
Gitmeye başladık. Birbiri ardından
çıkan sabahyıldızları gibi ışıktan bir aileydik. Yüz yıldız, iki yüz
yıldız, bin bir yıldız...
Şehirlerin, köylerin, sınır
boylarının arasında taşındık. Issız yerler, vadiler... hudut içi, hudut
dışı. Bir lokma ve güven bulabileceğimiz, ayak basabileceğimiz bir yer
aradık.
Çocuklarım birbiri ardına arabadan
sıvışıyorlardı. Birinci oğlum bizi terk etti, sonra bu adet diğerlerine
bulaştı. Küçük Nasr bile, 15 yaşına ulaşınca bizi terk etti. Onu aradık
ama bulamadık.
Bize haberler ulaşıyordu.
Duyduğumuza göre, uyarıcı ve kurtarıcı olarak gelen amcamın katili
Numan, öldürmüş de öldürmüş, öncesinde sonrasında. Çok insanı...
Çocuklarımız, komşu çocukları ve
memleketin çocukları bir bir düşüyorlar. Haberler bize geliyor.
Üzülüyoruz. Ben, eşim, babalar ve anneler. Güzel umutlarla yaraları
teskin ediyoruz.
Ve biz hâlâ arabadayız; dolanıyoruz.
Beklenen sabahyıldızının gözükmesiyle avunuyoruz.-
* 1929 Halep doğumludur.
Avukatlık ve farklı bakanlıklarda memuriyet yapmıştır. 1982 yılından
beri vaktini yanlızca yazmaya ayırmıştır.
Öykü ve Romanları: Öykü
Kitapları: Özlem ve Buluşma (Kendisi bastırmıştır) Halep 1958; Yeni
Yaşam, Dâru'l-Âdâb, Beyrut 1959, (Doğudan Gelen Misafir adıyla
basılmıştır), II. baskısı: Muessesetu'l-Ma'arif, Beyrut 1964; Vatandaş
Mahkeme Önünde, Dâru'l-Ma'arif, Mısır (İkra serisi) 1959; Son Gece,
Dâru'l-Ma'ârif, el-Kahire 1961; Sayısız Yıldız, Dâr Mektebetu'l-Hayat,
Beyrut 1962; Ölüme Dek Hüzün, el-Ehliyye li'n-Neşr ve't-Tevzi', Beyrut
1975,1980,1983; Hanan'ın Yolculuğu (?), Dâru'l-Ma'ârif, Mısır (İkra
serisi) 1975; Zor Günlerde Tebessüm, eş-Şerike et-Tunusiyye li't-Tevzi',
Tunus 1983; Sakin Ateşte Yanmak Acısı (?), Kültür Bakanlığı, Dımeşk
1985. II. Romanları: Susuzluk ve Pınar, Dâru'l-Âdâb, Beyrut 1959,
(Doğudan Gelen Misafir adıyla basılmıştır) II. baskısı: 1964; Süreyya,
Dâru'l-İttihad, Beyrut 1983; Sonra Hüzün Çiçek Açtı, Dâr Mektebetu'l-Hayat,
Beyrut 1963; Aralık Rüzgarları, Dâru'l-Yakaza el-Arabiyye, Beyrut 1968;
Gençlere 10 kitap: Arap Kahramanları ve Dahileri, Dâru'l-Avde, Beyrut
1975-1977.
Öyküyü, okuyucuyu hakka
teşvik etmek, güzeli ve iyilik değerlerini ortaya çıkartmakta
kullanmıştır. Bunu yaparken sağlam bir üslup, şık bir anlatım dili
kullanmıştır. Yazılarında kısmen kapalılık ve anlaşılmazlık olsa da
belli bir ölçüde bu değerlerle okuyucuyu buluşturmuştur. Okuyucu, öykü
sanatında ve diğer anlatı sanat türlerindeki ulaşılması amaçlanan ulvi
gayedir.
|