|
NECATİ MERT
"ESKİCİ"Yİ YENİDEN
Babadan yetim kalır Hasan. Üstüne
bir de annesini kaybeder. Filistin'de halası vardır, uzak akrabalar ve
konu komşu yardımcı olur, vapura bindirip yanına gönderirler
çocukcağızı. Gırıl gırıl işleyen vinçlerle, üstleri yazılı cankurtaran
simitleriyle, vardiya değişimleriyle oyalanır vapurda Hasan. Vakta ki
sıcak artar, yolcular azalır, kalanlar da İstanbul'daki gibi "Hasan
git!", "Hasan gel!" yerine "Taal hun yâ Hassen!", "Ruh yâ Hassen!"
demeye başlar, bir durgunluk alır Hasan'ı. Hele Hayfa'da bindirildiği
tren portakal bahçelerini, zeytinlikleri geçip hiç beneksiz, ağaçsız,
deresiz ve evsiz ve adeta cilalı bir düzlükte gitmeye başlar, göğsü
katılaşır, boğazı düğümlenir. İndirildiği istasyonda her yanından
altınlar sallanan, kara çarşaflı, çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın
göğsüne bastırır. Annesininkine benzemeyen cansız bir göğüstür
halanınki, kokusu da yine bir tuhaf. O ve yanındaki kadınlar, "Yâ habibi!
Yâ aynî!" deyip öpseler, hoş geliş gösterseler de nafile! Önce adı
değişmiş, ardından coğrafya. Üstüne bunlar! Entarili, saçları perçemli,
başları takkeli çocuklar... Çok gelir. Tıkanır Hasan. Susar.
Refik Halit'in bu hikâyesi bizim
ortaokul Türkçe kitabımızda vardı. Gönderilişini seyahat sanmış
özenmiştim Hasan'a. Ama yöresi çıplaklaştıkça düştüğü yalnızlık da göze
alınır gibi değildi. Acımıştım. Saçları kesilir Hasan'ın. Alnına perçem
düşürülür. Kuşaklı entarisi olur. Ekmeği de tandır ekmeği.
Halası sokaktan geçen birini çağırır
bir gün. Elinde çuvaldan bir torba, ufarak bir iskemle ve uzunca bir
demir vardır adamın. Önüne evde patlak, sökük ne kadar ayakkabı varsa
konur. Tamir edilecekler. Adam iskemleye oturur, Hasan karşısına geçer.
"Eskici"den okuyalım: "Şaşarak, eğelenerek seyrediyordu: Mukavvaya
benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyla
kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer,
İstanbul'da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına
çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup
ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara
sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu." Öyle dalar ki Hasan,
nerede ve kimlerle olduğunu unutup "anadili" ile sorar: "Çiviler ağzına
batmaz mı senin?" Eskici şaşırır, yüzüne uzun uzun bakar Hasan'ın: "Türk
çocuğu musun be?" Hasan İstanbul'dan geldiğini hatta neden geldiğini de
söyler. Adam da "o taraflardan, İzmit'ten" gelmiştir; Hasan artık sade
işine değil Türkçe bilen ve İstanbul taraflarından olan bu adamın yüzüne
de bakar olur. Sorar: "Sen niye buradasın?" Eskici, "Bir kabahat işledik
de kaçtık!" der.
"Kabahat" ne olabilir ki? Bunu
ortaokulda bilmem imkânsız. Refik Halit'in Milli Mücadele'ye karşı
olduğunu, zaferden sonra Beyrut'a kaçtığını, 1924'te de Ankara
tarafından Yüzellilikler listesine alınıp vatandaşlıktan çıkarıldığını
ne zaman öğrendim acaba? Lisede mi? Sonra mı? Hikâyedeki "kabahat"la
Refik Halit'in muhalifliği arasındaki ilişkiyi hangi okuyuşumda kurdum
kim bilir? Daha önce kurduysam da Eskici'nin yalnızlığını 12 Mart'ta
(1971) tenimde, canımda duyduğum muhakkak.
12 Eylül'de (1980) yurt dışına
kaçanlar oldu. Birisi bir şair ağbimdi. Haberi geldi: "Dört duvar
içindeyim, dilsizim" dermiş rastladıklarına. Bir daha şiir yazmadı.
Yazamadı. Kitapları çıktı; ama romandı, gezdiği yerlere dairdi. Şiirden
mahrumdu. Ziya Gökalp, "Türk dili Türk ulusunun yüreğidir, belleğidir"
der. Ulusun yüreğini, belleğini dil, şiirli dil, yani işlenmiş dil taşır
geleceğe. Fazıl Hüsnü Dağlarca, dille ulus arasındaki ilişkiyi
"bayrak"la anlatır: "Türkçe'm benim ses bayrağım!" Yahya Kemal'in
vurgusu "anadili"nedir: "Türkçe'm ağzımda anamın ak sütü!"
Hasan'a dönelim: "Bir aralık nerede,
kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:
"Çiviler ağzına batmaz mı senin?"
"Eskici"deki "anadili"ni -itiraf
ederim- fark edişim 12 Eylül'den sonradır. Hasan'ı ve kabahat işlemiş
Eskici'yi dillerinden sürülmüş insanlar olarak görüyordum artık.
"Eskici"yi epey oluyor, yeniden
okudum. Bu defa da şu soru düştü aklıma: Gurbetine düşülen tek dil
Türkçe midir? Türkçenin mi hasreti çekilir sadece? Hayrettir, şimdiye
kadar bu soru hiç gelmemiş aklıma! Oysa bir Fransız için Fransızca, bir
Arnavut için Arnavutça, bir Kürt için de Kürtçe bizim Türkçemiz gibi
değil midir? Sorunun aklıma gelmeyişi, cevabının çok açık olmasından
mıdır yoksa?
* * *
İZMİR MUTLULUĞU
7. İzmir Öykü Günleri'nde otelde,
kahvaltıdayız. Bitirmiş de keyif çaylarımızı içiyoruz. En sahih düşünce
alışverişleri böyle zamanlarda oluyor zaten. Sabah. Akşam yemeklerinde.
Ya da yemek dönüşlerinde, lobide. Üç beş kişiyiz. Yüz yüzeyiz. Sorular,
cevaplar anında. Keza katılmalar, katılmamalar. Ekler. Ayrıntılar. O
günün ya da önceki günün/günlerin resmi konuşmalarına göndermeler.
Konu geldi yayın sıkıntılarına
dayandı. Sanırım şöyle bir problem var: Öykücü çok, ama o ölçüde dergi
yok. Yenilerin peş peşe dergi çıkarmaları, kimilerinin internet
dergiciliğine meyletmeleri bundan. Ömürlü oluyor mu dergiler? Ya da
internete güvenilebilir mi henüz? Evet, ama bu da bir yol. Bir umut.
Hele, yaptığına inanmışsa bir de insan!
Böyle düşünmeyenler de var. Dünya
değişiyor. Yayıncılık holdinglere geçiyor. Onların taleplerine uymak
lazım. Mış! Allah Allah! Siyasetçilerin "vakıa" dedikleri şey bu. Hani,
akademisyenler, "Konjonktür böyle, kaçamazsın, dışına çıkamazsın!"
diyorlar ya, o. 'Küreselleşme' de piyasaya bu dille sürüldü. İyi ama
statüko'nun ta kendisi değil mi bu? Vakıa (Bu 'vakıa' başka; 'gerçi'
anlamında burada) 'statüko'da 'süregelen durum' vardır; 'konjonktür' ise
'var olan yeni durum'u anlatır. Yalnız, unutulmamalı: 'Var olan yeni
durum' da 'süregelen'e eklemlenir. Onu güçlendirir. Sermaye düzeni,
âlimlerinin ürettiği yeni kavramlarla kafamızı karıştırarak yapar bunu.
Diyeceğim "müesses nizam" içindir hepsi.
'Gidişat' yahut 'vaziyet' yahut da
'ahval ve şerait' demek her şey demek olsaydı ne eleştiri gerekirdi ne
muhalefet bilirdik ne de tarihin altın sayfaları isyanlara,
başkaldırılara ve ihtilallere ayrılırdı. Hadi büyültmeyeyim, alçaktan
uçayım: Karagöz, Kavuklu, Hoca Nasrettin, Keloğlan... da olmazdı. Bunun
edebiyattaki karşılığı ne mi? Batan çıkan dergiler. İnternet imkânı.
Gruplaşmalar.
Karşı çıkanlar oldu. Bunu
bekliyordum. Ne ki itirazlar geçmiş yıllara göre zayıflamıştı. Hatta
kimilerince onaylanıverdiğimi de gördüm. Beklemediğim buydu. Yanılıyor
muydum? Nezaketen miydi bunlar?
Esra Odman'ın okuduğu öykü "İki
İncir" bütün zanlarımı, kuşkularımı yok etti. Babasının erken öldüğü
söylenerek büyütülmüş bir kız, bu ölümün asıl nedenini ancak otuzlu
yaşlarının başında, o da annesinin ölümünden sonra ele geçen
mektuplardan öğrenir. Kâbuslar görür. Oraya gitmeli, "babasının
soluğunun sindiği duvarı, bedeninin yattığı taş zemini, hayal kurduğu
hücreyi ve ölüsünün çıktığı bahçeyi" görmeli mi? Gider. Mektuplarda
anlatılan "o devasa taş kale" geçmişinden hiç de utanmadan beklemektedir
ziyaretçisini. Bir zamanlar Refik Halit'in, Burhan Felek'in, Osman
Cemal'in, Sabahattin Ali'nin, Kerim Korcan'ın (Ah, Kerim Ağbi ah!
Duysaydın öyküyü, hayran kalırdın!) ve daha kimlerin yattığı o namussuz
Sinop Cezaevi, bir buçuk YTL'ye girilen müzedir şimdi. Pala lakaplı eski
gardiyan Akif Şahin de rehber. Her şeyi anlatmak ister, ama cümleler
arasına saklanır, tam çıkmaz, çıkmak istemez ortaya Pala, Müşahede
Hücresi'nde ise -ki en dokunaklı yerdir- usulca hücreden çıkıp kızı
kendi başına bırakır. Mektuplardan birini çıkarır kız, sesle okur,
"Aysel'in öldü baba, kızın seni bulmaya geldi!" diye haykırır. Babasını
gerçekten bulmuş mudur kız? Dönüşünden iki gün sonra, yaşadıklarını
romanlaştıran eski bir mahkûmla -Yılmaz Sezgin'le- cezaevi bahçesinde
yapılmış bir röportaja rastlar bir gazetede. Bir anı çok çarpıcı:
Gölgesine oturdukları incirden iki incir yemiştir vaktiyle romancı. Ama
dolaylı. Elden ele. Revire götürülürken komşusu bir mahkûm, hücresinden
uzatıvermiştir. Elleri titrer kızın. Mektuplardan birinde geçen dört
incirdir bu. Gardiyan mevsimin ilk incirinden dört tane getirip kızın
babasına vermiş, o da ikisini yiyip ikisini Yılmaz'a saklamıştır. Zaten
anne Aysel de sahibini bekleyen iki incir tutmamış mıdır masalarında
hep? Yeniden, ama bu sefer gerçekten bulur babasını kız: "Sonunda seni
buldum baba!"
Esra Odman'ın, gücünü insandan,
insanın acısından alan, incir tadıyla jilet keskinliği arasında gidip
gelen bu öyküsündeki silkeleniş, yüzleşme, hesap sorma -ne mutluluktur-
yalnız kalmadı. Buna bir diyelim.
1980, hele 1990 sonrası öyküsü
konjonktürel'dir. Neoliberalizm yükselir bu süreçte, paralelinde
özelleştirmeler yapılır, yani devlet sosyal vasfından iyice koparılır.
Bütün sanata, edebiyata yansır bu. Nasıl? Öykü asosyaldir bu dönemde,
apolitiktir. Monologdur. Mırıltıdır. Hüneri dil ve biçim oyunlarındadır.
Yazarının söyleyecek sözü yoktur, okura oyun, oyun içinde oyun sunmayı
yeterli bulur. Özetle, öykü paradigmasını yitirir.
De bunun böyle olmadığı söylendi
İzmir'de bir resmi programda. Gençler gelenekten haberdarmış. Sözleri
varmış. Konuları sosyale kapalı değilmiş. Dolayısıyla yapılan
eleştiriler haksızmış, yersizmiş. Neden yapıldıklarına gelince: Bizde
demokrasi kültürü yokmuş. Yenilerin yeniliklerine tahammül
edilemiyormuş. Bakındı! Tahammül bekleniyor. Oysa kim nerde duruyorsa
oradan konuşuyor. Doğrusu da budur. Yanlış olan, şu söz: "Ben bir
öykünün iyi olup olmadığını yayımlayan dergiden, yayınevinden anlarım."
İzleyicilerin mübalağa itirazları oldu buna. O kadar ki panelistlerden
Tülay Akkoyun'un şu doğru sözü arada kaynadı, itirazcılar bile atladı:
"'Sözgelimi hapis yattık, sözgelimi işkence gördük' gibi
'sözgelimi'lerle öykü yazılmaz. Roman da yazılmaz. Yatmadık mı? İşkence
görmedik mi? Bunlar açık açık söylenecek. Bir yazarın bunları söylemeye
cesareti yoksa bıraksın kalemi!" Bir mutluluk da bu. İki.
İzmir'in Onur Konuğu'ydu Füruzan.
Eleştiriyle ilgili dikkatsiz bir söz edildi. Şöyle: "Nurullah Ataç gibi,
Fethi Naci gibi eleştirmenler yok şimdi. Eleştiri de değişti. Mevcut
eleştirmenlerle yetinin." Bunun Türkçesi galiba şu: "Konjonktür böyle."
Füruzan, o "Parasız Yatılı"nın Füruzan'ı bir karşı geliş geldi,
gerekçeli her açıklamayı bir savuruş savurdu ki özeti: "Neden
yetinelim!" Üç.
İşçi/emek öyküleri azalmaya 80'li
yıllarla başladı -malum. Allah bilir, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri
Yarışması da olmasa hiç yazılmayacakmış. Tuncer Uçarol hem bu
yarışmanın 2003'ten bugüne serüvenini anlattı hem de "işçi öyküsü"
sözünden neler anlaşılabileceği üzerinde durdu. "İşçi" sözcüğünü sadece
"kol emekçisi" anlamında kullanmanın yetersiz olacağı da vardı
dediklerinde. Doğruydu: Doktorlar, öğretmenler, bürolarda, işyerlerinde
başkaları adına çalışan mühendisler, müşavirler, avukatlar da işçi
aslında. Bunlar da yazılmalıydı. Ya sinemada "işçi"? Sinemamızdaki
durumu da daha parlak değil. Ahmet Soner, olsun olsun 20-25 işçi
filmimiz olduğu kanısında. Nedeni sansür. Son zamanlarda görülür olan 12
Eylül filmleri ve kimi politik filmler sansür kurulunun -dönem gereği-
kısmen sivilleşmesinden. Sermaye, muhaliflerinden kurtuldu ya, kendini
güvende hissetmiş olacak. Hissetmesin! İşçiler hatırlanıyor artık. Bu da
dört.
18 Şubat Pazartesi sabahı ayrıldım
İzmir'den. Kara, buza takıldık, on altı saatte geldik Adapazarı'na.
Umurum olmadı. Mutluydum. Sevinç içindeydim.
Temel Karataş'ın Yol Ağrısı için -ki
2004 Yaşar Nabi Gençlik Ödülü verilmiştir- Fethi Naci'den "çöküş"
sözcüğünü emanet alarak şunları yazmıştım: "Temel Karataş ise bu 'çöküş'ten
kendini korumuş/kurtarmış. Kitabının bu süreçte ödül alması ve okurdan
ilgi görmesi de öncelikle öykümüz adına sevinilecek bir durum.
Jürisiyle, eleştirmeniyle ve okuruyla öyküde bir şeylerin değişmekte
olduğunu düşünmeli miyiz acaba? Yoksa bu umudu taşımak için henüz erken
mi? / Dilerim bu ödül vesile olur da öykü kaybettiği paradigmasıyla
yeniden buluşur."*
Dileğim kabul olunacak galiba.
* Necati Mert, "Çöküşten
Kurtulan", Virgül, Mayıs 2005, Sayı: 84
|