|
MEHMET NARLI
ÖYKÜDE BİLİNÇALTI VE İNSAN
----------------------------------------
Öykü ve Bilinç Üzerine Bir Değini
Modern öykünün başından 1950'lere
kadar öykü kişilerinin sosyal, kültürel ve siyasal ilişkiler ağı içinde,
farklı derinliklerle de olsa, bir bilinç düzlemi üzerinde göründükleri
bir gerçek. Kendinden öncekiler kadar olmasa da, son otuz yılın
öyküsünde de epistemolojik ve ideolojik bir arka plana bağlı olarak
konuşan, davranan ve eleştiren kişiler oldukça fazla.. Buna "öyküdeki
insanın bilinçlilik hali" diyebiliriz. Öyküdeki bilinç düzlemi,
ideolojik, dinsel veya mistik önermeler, eleştiriler ya da sorgulamalar
bağlamında kullanılmaktadır. Buna göre öyküde bilinciyle var olan
kişinin, bakış açısı, nesnel ve öznel ilişkiler ağı içindeki tavrı,
anlatım tutumu, epistemolojik ve ideolojik bir arka plana ve ortama sıkı
sıkıya bağlıdır. Bu tür öykülerin alt ve üst yapılar arasındaki
nedensellik bağı da bilinç düzleminde kurulur. İdeolojik düzeyi sosyal
gerçekliğin politik bildirileri ve tiyatral davranışları yüzeyselliğinde
olan öykülerde kurgulanan kişi de anlatıcı da bilgiçtir ve kesin inançlı
konuşur. İdeolojik düzeyin, varoluşsal bir arka plan olarak yer aldığı
öykü kişileri ise, kendilerini de bilinç düzleminde anlamlandırmak
istedikleri için daha içinden, daha simgesel konuşurlar. Örneğin iç
konuşmalarla, dışsal ve içsel eleştirilerle ağırlaşan öykülerde
kişilerle okur arasındaki ilişkiler darlaşmaya ama derinleşmeye başlar.
Öykü kişilerinin merkezinde veya çevresindeki leitmotivler, simgesel bir
alan oluştururlar ve öykü kişilerini, çeşitli değerleri, idealleri ve
iletileri taşıyan varlıklar haline getirirler. Farklı aşamalar,
teknikler ve bilinçsel arka planlara sahip olsalar da başlangıcından
1950'le genel olarak roman ve öykü, Nurdan Gürbilek'in dediği gibi "hem
modernliğin hem de modernliğe yönelik direncin, modernliğe göre yeniden
tanımlanmış bir yerliliğin inşa edildiği alandır" (Gürbilek 2004:176).
Bu alandaki "bilinç"li öykü kişileri, ideolojik, dinsel veya mistik
önermelerde bulunabilmek; eleştiriler ya da sorgulamalarda yapabilmek
için, bir değerler sistemine ihtiyaç duyarlar, Çünkü Murat Belge'nin
deyişiyle "eleştiri bir sistematiğin ürünüdür ve değiştirmeyi amaçlar"
(Belge 1994: 188).
Öyküde Bilinçaltı ve İnsan
Modern bilimin fizikten sonraki en
köklü keşfi sayılan bilinçaltıyla yazarların ilişkisi estetik kaygıları
aşar niteliktedir. Elbette bilinçten bilinç altına uzanan öykücü ve öykü
kişileri, bütünüyle bilinçten sıyrılmış değildirler. Sorgulamalar,
arayışlar, eleştiriler, umutsuzluklar, isyanlar bilinç-bilinçaltı
arasında bazen yüzeye çıkar bazen derine inerler. Newtoncu gerçekliğin
yönettiği duyulardan, düşüncelerden ve bakış açılarından kuşkuya düşen;
son yüzyılın acılarını çok çeken; yürüyen hayatta sordukları sorulara
cevaplar bulamayan; "öteki"ne egemen olmaktansa kendi varlığının ve
duruşunun kaynakları problem edinen yazarlar, göreceli gerçekçilik
anlayışıyla birlikte bilinçaltına yönelirler. Örneğin Jung, Freud ve
Proust'un izinde Tanpınar, romanlarında olduğu gibi öykülerinde de,
mistik birikimi ve rüyayı da işin içine katarak, gerçek ile gerçek üstü
arasındaki köprüyü kurmaya çalışarak yeni bir hafıza yapmak ister.
Bilinçaltı, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi yazarlarda, kimliksizliğin ve
kişilik arayışının kentle ilişkilerini işaret etmeye yarar ve bunalan
öykü kişileri görünmeye başlar. Kendi kanalından akan bilinçaltı tekniği
taraftan da giderek, öykü kişilerinin bağlantısızlığını doğallaştırma
sürecini başlatır. Bir çok öykü kişisin, bilinçaltı labirentlerinin
simgesel uyaranlarla dolu yollarında, kişisel ve toplumsal varlığın
bağlantılarını yoklama gibi bir ameliye ile meşgul olamayacak kadar
bilinçten uzaklaşır ve koyu bir umutsuzluğa kapılır.
"Bilinçaltı ve insan" tamlamasının
taşıdığı anlamlar, öncelikle ironik bir bilince sahip olan ve bilinçaltı
tekniğinin öncüllerinden olan Oğuz Atay'ın bir öyküsünde örneklenebilir.
Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken'i (Atay 2000) iç konuşmalar, bilinç
akışı, rüya, geriye dönüş tekniklerinin iç içe girmesiyle kurulur.
Şehrin en uzağında bulunan evine dönen öykü kişisinin bedeni de zihni de
yorgundur. Evde kimin bıraktığını anlamadığı bir zarf görür. Zarfın
içindekiler bilmediği bir dille yazılmış ve gizli bir mezhep tarafından
gönderilmiştir. Mezhep öykü kişisinin evden çıkmamasını emretmektedir.
Bu tuhaf durum, kişinin eve, daha doğrusu kendi üzerine kapanmasının ya
da dışarıya çıkacak sebep ve güç bulamamasının başlangıcı olur. Artık o,
"korkuyu beklemektedir".Ev hapsinin daha ilk günlerinde mektubu
gönderenlerle iddiaya girer. Onlar, yalnızlığı seçtiği için ona katıksız
yalnızlık cezasını vermişlerdir. Fakat o, ölerek, onların bu cezasını
boşa çıkaracaktır. Önce kim olduğunu hatırlama çalışır; sonra bütün
öğrendiklerini. Konuşmayı hatırlamak, varlığını da yokluğunu da fark
etmeyen insanlara ulaşmak için harekete geçmek ister. Yenildiğini kabul
eder; hayata katılacağına, tabiatı ve insanları seveceğine, yurduna
yaralı olacağına, evleneceğine, dedikodu dinleyeceğine söz verir. Fakat
yine bir ses gelmez; o da mucize ve kudret gösterme yeteneğine sahip
olanların bu kayıtsızlığına isyan eder ve içkiye verir kendini;
yıkılıncaya kadar içer. Yine kılını kıpırdatan; başına gelenleri
değiştirme zahmetine katlanan olmaz. Bu kayıtsız ve tepkisi insanlara
yapılacak en iyi kötülük, bu dünyanın ne olduğunu anlamalarını
sağlamaktır. Kendisine gelen mektubu bir yığın adrese göndermeye başlar
ve gidip karakola kendini ihbar eder. Fakat polisin de onu ciddiye
almadığı açıktır.
Görüldüğü gibi, öyküdeki kişi, içine
kapanan, kendisiyle konuşan; rüyada gördükleri ile uyurken
düşündüklerini birbirine karıştıran entelektüel bir bireydir. Yaşanan
gerçekliği, ideal kurguyu, sıradanın ve kötünün başarısını, iyinin
kimliksizliğini veya yitimini, hem görüneni hem de görünenin
arakasındaki ağır ve değişmez kütleyi, iddia ve hiçliği kısaca her şeyi
aynı anda görür ve duyar. Hayatın sıradan alışkanlığı içinde sürekli
kendisiyle uğraşır; kendi varlığını hayatın içinde bir yere koyamaz;
yalnız ve başarısızdır. Kendi içindeki yıkılışları, toplumsal düzlemin
yüzeysel ve çıkarcı ilişkilerini görür ama onları düzeltemediği gibi
daha derin uçurumların eşiğinde durur ya da oradan atlama isteği duyar.
Durdurulamaz bir otomasyonla çalışan zihniyle başa çıkmak için belki de,
kendisiyle alay eder. Bütün bildikleri, bilmediklerine ve
başaramadıklarına cevap olmamıştır. Evet bunları hak ettiği kesindir. Ne
tabiatı, ne insanları ne de olup bitenleri hiç sevmemiştir. Belki de
başına gelenler hatta başı bile var olan bir şey değildir; hiç kimse
kendisini duymadığına, anlamadığına, sevmediğine göre bu mümkündür.
Artık nerede kaldığını unuttuğu için nereden başlaması gerektiğini de
bilme imkanı kalmamıştır. İnsanlığın ve insansızlığın yüzkarasıdır;
kendine acımayı, mutlak bir umutsuzluğu bile başaramamıştır; belki de
her şey kelimelerden ibarettir! Hiçbir şeye zamanında tepki
verememiştir; fakat hiç şey de zamanında kendisine verilmemiştir.
Eleştiri ve önermelerin etkili olabileceği bir değerler sistemi olmayan
toplumun entelektüelinin izleyeceği yol eleştiriden, kendine acımaktan
ve sonunda "özyıkım"dan geçer ve Oğuz Demirap'in "Özalay" (Demiralp
1998: 106) dediği umutsuzluğun estetik inşası olur.
Ömer Türkeş'in söylediği de bu:
"Oğuz Atay'ın bütün eserlerinde aynı duygu: Buruk bir tebessümde
ifadesini bulan umutsuzluk" (Türkeş 2007). Bu umutsuzluğu, hem
bağışlanma hem de bir bağışlama isteğini duyurur da denilebilir. Ama o,
"ben insanların arasında olmak istiyorum (..) Eski durumum bağışlanırsa
tabiatı seveceğim; insanları seveceğim; evleneceğim; çocuk
yetiştireceğim; onların altını değiştireceğim; dedikoduları
dinleyeceğim" diyerek bağışlanma isteğiyle de bağışlayacağı yaşama
biçimiyle de alay eder. Adeta büyük bir hızla çalışan zihnin boşuna
döndüğünü sezen okur için de bu, trajik bir ironidir. Yazar gibi okur da
kaçışı, çığlığı, eleştiri ve saldırıyı ve umutsuz bir daveti aynı anda
yaşar ve acı bir gülümseme kalır dudaklarda; daha doğrusu gülümsemek
için hareketlenen kaslar trajik şokla öylece dona kalır.
"Bilinçaltı ve insan" bağlamında
Necip Tosun'un Aynalar ve Sırlar öyküsüne de değinmek istiyoruz.
Tosun'un Otuzüçüncü Peron (Tosun 2005) adlı kitabındaki öykü kişilerinin
tamamı yalnız, kırık, belirsiz bir geçmişin uzağında veya yıkımı altında
kalmış; hayatlarındaki eksikliğe veya parçalanmışlığa bir anlam arayan,
belki bu yüzden sürekli hem iç hem de dış yolculuklara çıkan kişilerdir.
Arayan, sorgulayan, hesaplaşan, bir anlamın ve bütünün peşine düşen bu
kişiler, genellikle bilinçaltı tekniği ile kurgulanırlar. Cemal Şakar'a
göre öykücü, "modernizmin tahribatlarını anlamaya ve anlatmaya
yönelmekte ama modernleşmenin sorunlarını irdelerken çatışmanın
toplumsal planda meydana getirdiği değişime atıflar yap(a)mamaktadır. O,
değişimin sonuçlarını çözümlerken bile bireyin iç dünyasındaki
etkileriyle ilgilidir" (Şakar 2006:142).
Aynalar ve Sırlar'da sadece ressam
olduğuna ya da uzun yıllar resimle uğraştığına dair ipuçları olan,
hakkında başka da dış bilgiler bulunmayan (kaç yaşlarında, ailesi var mı
vs) bir kişi, "ne aradığını bilmeden, her adrese koşacak bir ruh
haliyle" şehri dolaşmaya çıkar. Kendini fazla oynanmış, karıştırılmış,
örselenmiş bir beyaz gibi; hiçbir resmi aydınlatamayacak, ışıksız,
parıltısız bir renk" (Tosun 2005:8) gibi hissetmektedir. Her ne olduysa
"hayatta umut bağladığı tüm yollar, günden güne daralmış tıkanmıştır".
Sanki ruhu başka yerde, bedeni başka yerde kalmış; tam bir
parçalanmışlık duygusu içinde şehri dolaşmaya çıkan kişi, "rüyalar,
karabasanlar, ödeşmeler" içinde geçen yakın geçmişine, boş bulduğu
kağıtlara resim çiziktiren çocukluğuna, resim eğitimi aldığı muhtemelen
üniversite yıllarına ve içinde bulunduğu günün bilinmezliğine yürür.
Metruk bir konağın önünden geçerken, binaya girmek için karşı konulmaz
bir istek duyar. Ona öyle gelir ki, içeri girince kabusları bitecek;
soruları cevaplanacak; eksikliği tamamlanacaktır. İçerde terkedilmiş
eşyaların geçmişine dalarak sigara içerken kendini bir boy aynası
karşısında bulur. Fakat eyvah, aynada yüzü görünmemektedir. Telaş, korku
ve baş dönmesi içinde şakaklarında kan izleri görür ve kendinden geçer.
Kendine geldiğinde aynanın üst tarafının sırının silinmiş olduğunu,
aynanın üst kısmının düpedüz cam olduğunu fark eder. Fakat işte bu "sır"
kelimesi onun bilinçaltının derinliklerinden bir mesaj fısıldar; ama ne?
Evine gelir ve uzun bir zamandan beri ilk defa rahat bir uyku uyur.
Sabah uyandığında aynada yüzünü görür ve dudaklarından utangaç ince bir
gülümseme yayılır.
Öyküde insan, olay ve zaman olarak
bir dış dünya yok. Mekan olarak öne çıkan konak yol üstünde bir bina
gibi görünse de, dalgın, kırık ve yorgun bilincin simgesel bir uyaranı
olmalıdır. Şakaktaki kan, baş dönmesi ve öykünün evdeki aynanın
karşısında bitişi, konak ve sırının yarısı dökülmüş boy aynasının bir
bilinçaltı yansıması veya darbeyle gelen halusülasyon ihtimalini de
yedekte tutar.
Acaba entelektüel ve modern bir
birey olduğuna dair ip uçları (düşünme biçimi, yalnızlığı, resim
hakkında düşündükleri, dinlediği müzik) öykü kişisi neyi tasarlamış ve
neleri istemiş de olmamıştır? Bu kişinin bilinç düzlemi üzerinde neden
hep sorgulamalar, ödeşmeler, kopukluklar ve parçalanmışlıklar vardır?
Ruhunu başka, tenini başka yerde bırakacak kadar insanı ikiye ayıran
hangi güçtür? Bu soruların cevabı olan somut bilgiler yoksa da, bireyin
şikayetlerinden ve korkularından yola çıkarak bu soruların cevaplarını
işaret edebilecek göstergelere ulaşılabilir. Öykü kişisi, isteyerek
resim eğitimi almış, çizdiği resmin kendisi olabilirse, kendine
ulaşacağını düşünmüş ama düşündüğü gibi bir ressam olamamıştır.
Kendisine ulaşamadığı gibi gördüğü yüzlerin, dokunduğu ellerin iç
haritalarını okumamayı umut etmiş: ama yüzler, daima meçhul suretler
gibi kaybolup gitmişlerdir. Resimle, "eşyanın, bitkilerin, doğanın
üstünden örtüyü kaldırmak ve ışığı ortaya çıkarmak istemiş; ne var ki
ortaya ışık değil; cırtlak renkler ve kaba saba taklitler çıkmıştır"
(Tosun 2001:12). Koyu bir yalnızlığa ve umutsuzluğa doğru aktığını duyan
birey, son bir hamle ile canlı, neşeli, ortada durup duran insana
ulaşmak istemiş; ama bunda da başarılı olamamıştır. Bireyin kendini
keşfetmek için yaptığı bütün hamleler boşa çıkmış; çıktığı bütün yollar
kendi üzerlerine kapanmışlardır. Öykü bireyi bu haliyle Oğuz Atay'ın
umutsuz kişilerine benzer ama aralarında önemli bir fark vardır. Atay'ın
kişileri Enis Batur'un "kanlın bir kristal" (Batur 1993:180) dediği kara
mizahın içinde görünürler. Necip Tosun'un kişileri ise sanki hâlâ
"bulma" umudunda oldukları için solgun bir yüzle gezmeye devam ederler.
Aynalar ve Sırlar'ın entelektüel
bireyi soyut bir gerçekliğin keşfinin peşindedir. Öykünün adı olan
"ayna" ve "sır" da bunun işaretidir. Ayna, bireye, zihnini, kalbini ve
modern dünya içinde aldığı yaraları gösterecek simgedir; sır ise,
kendisi dışındaki varlığın örtüsünü kaldıracak kutsal bir düğümdür.
Fakat bunların ayrı ayrı bulunması problemi çözmemektedir. Bütünüyle
"sır"lanan ve evreni içinde tutan bir ayna gerekmektedir. Mitolojiden,
dinlere, mistik algıdan modern algıya ayna, daima görünenin ötesindeki
varlık veya anlamla ilişkili köklü bir simgedir. Aynanın içinden cin de
çıkar, sultan da çıkar. Ayna nefsin kendisi ya da nefsin kendisini
temaşasıdır. Mistik insan, aynaya bakarak, "alem-i mana"nın insandan
eşyaya yansımasını da görebilir. Modern psikanalitikte de ayna,
aşılamayan "ben"in göstereni olarak çözümlemelerin konusu olmaktadır.
Örneğin Nurdan Gürbilek aynanın "Tanpınar'ın neredeyse bütün
anlatılarında, kahramanın karşısına aşılmaz bir kader, bir huzursuzluk
alameti gibi" (Gürbilek 2004:142) çıktığını söyler.. Aynalar ve
Sırlar'ın bireyi, modern binaların aralarına sıkışıp kalmış çeşmeleri,
yıkılmaya yüz tutmuş evleri, renkleri ve canlılıkları kaybolmuş camileri
bildiğine; onlar arasında dolaşırken tarihin kitabelere dokunduğuna,
parmaklarını yazıların kıvrımlarında gezdirdiğine; daha da ötesi tarihin
gizine ve ruhuna dokunacakmış gibi hissederek sisli hülyalara daldığına
göre, aranan sırlı ayna geçmişte kalmış ya da geçmişten kalkıp
gelecektir. Öykü kişisi konağa girerken sanki geçmişinin gelip kendini
(yani bugünü) de içine alarak bir "sırlı ayna"da yansıyacağını
sezmektedir. Öyle de olur. Fakat ne yazık ki aynanın üst tarafının
sırları dökülmüştür ve kişi sadece bedenini görmüş, yüzünü görememiştir.
Sırın dökülmesi, bireyin, peşinde olduğu gerçekliği algılayabilecek bir
yaşama biçiminden, bikrimden ve teslimiyetten uzak olduğunu gösterir.
Ama böyle de olsa modern birey, sırlı bir aynanın var olduğunun ve bunu
bütünüyle kavramanın mümkün olmadığını kavramıştır.
Son olarak Murat Gülsoy'un Binbir
Gece Mektupları adlı öyküsüne eğilmek istiyoruz. Bu öykü, bilinç
akışının, post modern tekniklerle buluşmasını da gösterebilecek bir
öyküdür. Böylece özellikle son yirmi yılda bilinç ve bilinçaltının
kaynaklık ettiği gerçeklik algısından sadece metnin kaynaklık ettiği
çoklu gerçeklik (belirsizlik) algısına da atıfta bulunulmuş olur. Binbir
Gece Mektupları adlı öykünün, yalnızlığın, anlamsızlığın, korkunun ölüme
çalan yüzünde duran kişisi, kim olduğunu ve hangi zamanda yaşadığını
bilmediği birine mektuplar yazar. Öykücü daha ilk mektupta "kendi
geçmişimi hiçbir zaman yazmadım; okuyanların hep öyle sanmasına özen
gösterdim ama. Neden böyle davrandığımı bilmiyorum. Belki de hep içimde
kalmış olan bir oyuncu olma isteğinin dışa vurumudur. Hiçbir şeyden emin
olamadığım bir yerde anlatıyorum hikayelerimi. Belki de emin olduğum tek
şey, bunları sana anlattığım" (Gülsoy 2003:174) diyerek, aslında yazının
bir gerçekliği anlatmayabileceğini, her öykünün kendi gerçekliğini
yaratacağını söylemek ister. Tıpkı Bin Bir Gece Masalları'ında
Şehrazat'ın yaptığı gibi: öykü yaratılan gerçekliktir, yaşanan değil. Bu
mektuplardaki gerçeklik bir "oyun gerçekliği" olsa bile, bu oyunun
aslında bilincin toplumsal kalıplarını çatlatan, bilinçaltını özgür
bırakan, saplantıları, takıntıları ve korkuları ortalığa döken bir oyun
olduğu ortada. Mektuplardan örneklenecek durum, eleştiri, duygu ve
istekler, hem oyunun ortaya neler döktüğünü, hem metinler arasına uzanan
anlatıcının kendini nasıl gizlediğini gösterebilir.
Birinci mektupta, anlatıcı kişi,
akşam vakitlerinde "çoğunluğu ölmüş kişiler tarafından yazılmış
kitaplarını yakma isteği" duyar. Bu istek, içinde olduğu güne kadar
yanlış ve özgür olamayan bir hayatı yaşamış olma düşüncesine bir tepki
olarak okunabilir. Kitap yakma isteği narsist bir dışa vurum olarak
okunabilir. Bu durumda öykü kişisi aslında içindeki kötücüllükten ve
bunun bilinmesinden korkmaktadır. Otoriteye ve kurulmuş gerçekliğe isyan
olarak da okunabilir. Bu durumda da kişinin kendi gerçekliğini yaratmak
isteğiyle ilgili olabilir. Öykü kişisi bugüne kadar yaşanılan her şeyin
bir yanılsama olduğuna teslim olmak ister. Yenilginin kabulü olarak
düşünebilir bu istek. Mademki yaşanılanlar kayıp gidiyorlar; mademki
gidenler bir daha asla gelmiyorlar; mademki o saf coşku giderek
kayboluyor; o halde olan biten her şeyin bir yanılsama olması daha
iyidir. Bu kabul, şimdide ve gelecekte yaşanılan ve yaşanılacak
olanların da bir yanılsama olduğunu ispatlar ve insan gerçeklik
duygusunu tamamen kaybeder. Anlatıcı özne, her gece yazılan mektupların
ölüm korkusunu hafifletmek için yazdığını düşünür. Bilincin yenik
itirafıdır bu. Geçmişte ve gelecekte kesin olan tek şey ölümdür. Bunu
bilmek insanoğlunun en büyük trajedisidir. Belki de bütün sanat oyunları
bu trajediyi unutturmak içindir.
İkinci Mektupta, anlatan ve yazan
özne, evle, dostlarla, sevgililerle arasında örülen ipin koptuğunu ve
kopup gidenlerin çocukluğunun karanlık kuyusuna yuvarlandığını söyler.
Mektuplarda çocukluk, saf coşkusuyla, korkusuyla, avuçta tutulan ölü bir
kuşla sık sık bilinç altından çıkıp gelmektedir. Saf coşkunun birmiş
olması, insanın hayat içinde coşkuyla bir yurt tutamayacağının
gösterenidir. Avuçtaki ölü kuş, ölümle karşılaşmış olmanın ölüm korkusu
olarak devam ettiğini ve aslında dokunulan, yaşanılan her şeyin ölü
olduğunu simgeler. Gittiği şehirde delilerle tanışan kişi, onları isler
ve görünmez olma korkusundan bahseder. Bu ilişkilendirmede görünmez
olmak, bedeniyle görünmemek anlamına gelmez. Deliler, toplumsal
ilişkilere gölge düşüremezeler daha doğrusu insanlar onları görmezden
gelirler. Öykü kişi, her gün aynı yere giderek, hatırlanmak, bilinmek
ister; insanlar ve mekanlar içinde yurt edinmeyi umutsuzca yeniden
dener.
Üçüncü Mektupta, her gece
yazdıklarına döndüğünü; yazılanlarınsa her an kendisine döndüklerini
fark eder. İlk planda kısır döngünün anlatımı gibi görünür bu fark ediş.
Ama bu bumerangın ötesinde gerçeklik ve kurgunun birbirine geçtiği;
gerçekliğin kurguyu oluşturduğu; kurgunun kendi gerçekliğini hayata
aktardığı görülür. Tarihsel akışı, mekansal gerçekliği altüst eden bu iç
içe geçişte Şehrazat'tan sonra öne çıkan imge "at"tır. At, bilinme ve
tanınma korkusunun olduğu durumlarda, çocukluğundan çıkar gelir ve
kişiyi uzaklara kaçırır.
Beşinci mektupta öykü kişisi
anlatıcı özne olarak çalışma ofisindeki müştemilatı sayar: Bir otelden
araklanmış ayna, bir bumerang, İsa ve İsa'yı çarmıha geren haydutları
gösteren bir röprodüksiyon, tren istasyonlarında göz göze kalınan
kadınların itiraf mektupları, çizgi roman kahramanların portreleri,
karnındaki bebekle konuşan annenin gençlik fotoğrafı ve babanın bezik
takımı. Bir çalışma ofisi için oldukça tuhaf bir eşya birlikteliği. Bu
nesnelerin beraberce ve ayrı ayrı kişinin bilinçaltında ve tahayyülünde
simgesel ve imgesel anlamları olduğu açık. Ayna, benliği; İsa ve
haydutlar, kötülüğün egemenliğini; bumerang, kısır döngüyü; çizgi roman
kahramanları, çocukluğun ve kurgusal gerçekliğin içine dalmayı; anne
fotoğrafı kaybolan masumiyeti; babanın bezik takımı, ilgisi otoriter
babayı gösterebilirler.
Altıncı mektupta kişinin günlük
hayatı, bilinçaltı, okudukları birbirine girerek bir kâbusa dönüşür.
Kişi, kar maskesi takarak bankaya gider; banka kayıtlarında öykü
kişisinin adını taşıyan on iki kişi daha vardır. Onların adreslerini
ister. Bankadan çıkarak herkesi rahatlatır. Polis kılığına girmiş bir
simitçiden (simitçi kılığa girmiş bir polis değil) yüklü miktarda
leblebi tozu alır. Güvenlik kameralarının kaydettiği sayısal
görüntüsünün alışveriş merkezlerinin girişlerine asıldığını görür. Bir
tarih öğretmeni, yolunun kesip adını sorar. O da yazdığı mektupları
bilinmeyen kişiye ulaştırması için tarih öğretmenine verir. Dolaşmaktan
yorulduğu anda bütün parasını canlı mankenlik yapan bir adamın beyaz
mantosunun cebine koyar. Adam kendisini İsa Sanır. Bu anlatılanları
neyle karşılanabilir: Şizofreni, kâbus ya da bu ikisinden kaçan bireyin
öykü kurarak ikisini ötelemesi.-
Atıflar
Atay, Oğuz (2000). Korkuyu
Keklerken. İstanbul: İletişim Yayınları
Batur Enis, (1993). Yazının Ucu.
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
Belge, Murat (1994). Edebiyat Üstüne
Yazılar. İstanbul: Yapı Kredi yayınları
Demiralp, Oğuz (1998). Yazı ve
Yalnızlık. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
Gülsoy, Murat (2003). Binbir Gece
Mektupları. İstanbul: Can Yayınları
Gürbilek, Nurdan (2004). Kör Ayna
Kayıp Şark. İstanbul: Metis Yayınları
Şakar, Cemal (2006). Yazı Bilinci.
Ankara: Hece Yayınları
Tosun, Necip (2005). Otuzüçüncü
Peron. Ankara: Hece Yayınları
Türkeş,Ömer (2007). "Tehlikeli
Oyunlar", www. Yazarlar/eu/atay, 10.04.2007
|