[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

MEHMET ERKAN

 BEN GALİBA BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM

----------------------------------------

 

Ben galiba birisini öldürdüm. Aslında birisini de değil bizim mahalleden Zahid Amca'yı öldürdüm. Nasıl oldu bilmiyorum, bir anda oldu işte. Fakat bu bir an zihnimde bir ömür gibi. Görüntüler, duran, hareket eden görüntüler gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Sanki, "Suçlusun!" diye bağırıyor içimden bir ses bana. Ama emin değilim, öldürmüş de olabilirim öldürmemişte. Gözlerimin önünde beliren görüntülere bakarsam kesin katilim. Allah'ım! Bu ne acı bir söz. Adımın başına katil unvanı takılacak artık. Yıllarca bana yabancı, uzak olan bir sözcük nasıl da ben oluverdi bir anda.

Ellerimde, özellikle bileklerimin üstünde kurumuş kan lekeleri var. ama çoğunluğu bana ait bu kan lekelerinin. Çünkü iyi bir dayak yedim önce. Zaten bu dayak değil miydi beni öyle delirten? İlk olarak suratıma bir tokat aşk etti Zahid Amca, yarı suratıma yarı kulağıma. İçim çın çın öttü. Sonra bir ikinci tokat geldi, Zahid Amca'nın iri kemikli, geniş ellerinden. Hep tespih çekerken gördüğüm, o sırtı kıllı el o an bir ok gibi hedefine kilitlenmişti. Dudaklarımın patladığını hatırlıyorum, evet hala da bir çukura saplanmakta, takılmakta üst dişlerim. Ellerimin tersiyle ağzımı silmiştim…

Hangi olay önce hangi olay sonra oldu bilmiyorum. Şuraya kadar anlattıklarımın aslında hiçbirisi yaşanmayabilirdi. Benim öfkemi Zahid Amca cahilliğime ve delikanlılığıma bağlayabilirdi. Her zaman ısırdığı o pos bıyıklarını yine ısırıp, "Git oğlum başımdan, daha çocuksun," diyebilirdi. Ama demedi. Benim ince kollarımı, sivri burnumu kendi heybetli gövdesine rakip gördü. Belki de ona göre ben artık büyümüştüm, iki sene sonra askere gidecektim, artık adam yerine konulup dövülebilirdim. Evet dövülebilirdim… Zahid Amca'nın kendine göre erkekleri böyle bir ayrıma tabi tuttuğuna emindim. Ona göre çocuklar ve koca adamlar vardı. Çocukların yaptıklarına gülünürdü. Ama adamların yaptıkları bir şekilde cezalandırılmalıydı.

Şayet öldürdüysem şimdi herkes bana çok acıyacak, yazık oldu çocuğa diyecek. Ama bir yandan da sevinecek, mahalleden bir pislik temizlendi diyecek. Zahid Amca gerçekten de başta akrabaları olmak üzere herkese göre baş belası bir adamdı.

İkinci tokattan sonra yere düştüm. Bu sırada o başımda durmuş babama ve bana küfürler savuruyordu. Kahvedekiler önce araya girmeye çalışmışlar ama olmamıştı. Hem benim koluma hem de Zahid Amca'nın koluna yapışmışlar, fakat onu zapt edemedikleri için tokatları yiyen ben olmuştum. Öfke öyle bir şey ki üflendikçe parlayan bir ateş gibi. Rüzgar kimi zaman ateşi söndürür gibi olur, ama söndüremezse ateş daha da coşar. Ben yere düşmüş ama daha tükenmemiştim. Nasıl tükenebilirdim ki Zahid denen o adam, o köpek babamı dövmüştü. Nasıl yaptıysa yolunu kesip, yaşlı babamın beline bir tekme atmıştı. Sonra da aynı bana yağdırdığı gibi küfürler yağdırmıştı.

Bir alacak verecek meselesiydi aramızdaki. Borçlu olan oydu, ama haklı olan da oydu aklınca. Babam çok sinirlenmiş, sağda solda onun hakkında konuşmuş, Zahid'e göre dayağı hak etmişti. Mantık bu kadardı işte Zahid'de.

Belim ne kadar da çok acıyor. Evet belime de sağlam bir darbe yedim. Zahid babama ayağıyla yaptığını, bana paslı demir bir sandalye ile yaptı. Tam belimin ince noktasına indirdi sandalyenin sert tarafını. Sinirlerim, kemiklerim koptu adeta. Aslında sandalyeye önce sarılan bendim. Yerde dudaklarım patlamış yatarken birden doğruldum. Bu sırada mahalle halkı, "Aman Zahid Ağabeylerle, aman Zahid Babalarla," beni döven adamı durdurmaya çalışıyorlardı. Evet beni döven adam. Çocukluğumdan beri tanıdığım Zahid Amca, beni döven, beni böcek gibi ezen bir adamdı artık. Ona o an öyle yabancılaşmıştım, kendimi de öyle zavallı hissetmiştim ki.

Tespih böceği gibi kıvrıldığım yerden kalkıp hızla kenardaki sandalyelerden birini kapmıştım. Biraz da çekinerek havaya kaldırıp indirmiştim sandalyeyi. İşte her şeyi şu garip çekinme, şu lanet olası tutukluk berbat etmişti. Yıllardır büyük bildiğiniz birine kolay kolay el kaldıramıyordunuz işte. Müttefik uçakların birbirlerini düşman olarak algılamaması gibi beyin de böyle bir işlev görüyordu sanki.

Sandalye sandığımdan yumuşak inmiş, araya giren eller yüzünden de hedefini bulamamıştı. Üstelik aynı sandalyeyi rakibim tutmuştu. Ardından sesi gürleyerek, hiç acımadan, alnında kızaran güneşin de kızgınlığıyla indirmişti sandalyeyi Zahid. Tam belime tam canıma. Yine az önceki yere yüzüstü kapaklanmıştım.

O an hissettiklerimin arasında acıyla birlikte utanç da vardı. Tüm gözler, kahvedekiler, sese koşup gelen kadınlar, çocuklar beni seyrediyorlardı. Yaralı bir boğa gibi yerde soluyordum. O an niçin utanmıştım anlayamamıştım, ama şimdi çok iyi anlıyorum. Tecrübe, pişmanlık öyle bir şey ki… Aslında benim Zahid Amca'ya saldırmam da yine üçüncü kişiler için değil miydi? İçimde bazen, babama acımaktan fazla, el âlemin içine nasıl çıkarım düşüncesini duyuyordum. Bu nasıl bir duyguydu? Şimdi düşündükçe tüm ömrümü içine alan bir duygu olduğunu anlıyorum. Giyinmem, saçlarımı taramam, para kazanmak istemem, kalabalıklarda ortaya çıkmaya çalışmam hep bu sebepten değil miydi? Babası dayak yedikten sonra ortada gezen çapsız olacağıma, babasını döven adamı öldüren çocuk olmuştum.

Ama hayır! Ölüm sonucu kesin değil. Allah'ım nereden geldim ben buraya. Burası benim odam. Şu yatak, şu dolap her şey bana ait. Elimi bıçaktan çektikten sonra nasıl da deli gibi kaçmıştım buraya. Ama önce kahvedekilerin yüzüne, ardından gökyüzüne bakmıştım. O an her şey değişmişti benim için. Hayatımın tam merkezindeki öfke, kalbimin tam üstündeki ağırlık kalkmış, her şey bir anda yol olmuştu. Tam bir hafiflemeydi hissettiğim. Ama rahatlama değil. O an öfkenin ne tuzak bir şey olduğunu hissetmiştim. Pişmanlık sarmıştı tüm bedenimi. Elimde kanlar öylece çevreme bakıyordum. Ben onlardan farklıydım artık. On sekiz yıldır yaşadığım mahalleden değildim, Zehra kadının oğlu, Cevriye'nin ağabeyi değildim. Katildim ben katil, bir yaratık! Bu dışlanmışlıkla kalabalığı yararak koşmuş koşmuştum. Evde kimsenin olmadığını biliyordum. Zaten babam Zahid'le kavga ettiğimi işitip gelmesin diye böyle bir günü seçmiştim ya. Tam üç gün içimde besleyip büyütmüştüm öfkemi. Ne evde ne de sokakta Zahid'e küfür etmiştim. Edersem biliyordum ki sinirim azalacak, hiddetim dinecek. Yo hayır! Tüm gücümü rakibime saklamalı, buna konsantre olmalıydım. Yoksa bu savaşı kazanmam zordu. Onun benden uzun bir boyu, odun kesmekle güçlenmiş kasları vardı. Benimse kemikli bir yüzüm ve zayıf kollarım. Üstelik o kavgada, adam dövmede tecrübeliydi de. Zihnimin bir köşesi böyle bir sonucu bekliyordu aslında. Şöyle diyordu içimden bir ses ara ara, "İzin ver ilk yumruğu o atsın, izin ver o seni dövsün. Bu savaşı ancak öfke ile kazanabilirsin. Ancak delirmiş duyguların bedenine öylesi bir kuvvet verebilir!" Öyle de oldu.

Ben bel kemiğim çatlamış ya da yerinden oynamış yerimde yatarken Zahid bu kez beni tekmelemeye başladı. Ayağının ucuyla bana dokunuyordu sanki. Kafamı yerden azıcık kaldırdığımda bunun sebebini anladım. Mahallenin sevdiğim amcaları artık Zahid'i tutmakta muvaffak olmuşlardı. Kolları kalabalığın içindeyken ancak ayakucu yetişebiliyordu Zahid'in bana.

Her şeyin sonunda derin bir sessizlik olmuştu mahallede. Yol kıyısında, camlarda biriken kadın kalabalığı susmuş, acıyan gözlerle bakıyorlardı bana. Yıllarca göğsümü gererek yürüdüğüm sokaklar bana mezar olmuştu. Önce birinin sol koltukaltıma girdiğini hissettim, sonra biri sağ koltukaltıma girdi. Ayaklarım mecalsizdi. Tutup kahvenin içine götürüyorlardı beni. "Yüzünü yıkayın yüzünü yıkayın! Kolonya kolonya!" bağırtıları etrafı kaplamıştı. Zahid ise dışarı atılan masalardan birine oturmuş, "Hak etti!" diyordu. Etrafındakiler, "İyi yapmadın Zahid," bile diyemiyorlardı. Çünkü Zahid aynısını onlara da yapabilirdi.

Çay ocağının arkasına sokup muslukta yüzümü yıkadılar. Kahveci Cemil Amca'nın hep bardak yıkadığı bu lavabodan ağzımdaki kanların girdaplar çizerek lağıma karışacağını hiç düşünmemiştim. Ne onursuz durumdu bu. Ocağa yakın sandalyelerden birine oturtup kolonyayı suratıma boca ettiler. O an biraz kendime gelir gibi oldum ve gözümü açtığımda ilk gördüğüm şey yine tüm duygularımı başa sardı. Camın ardında, tentenin altında Zahid tespihini çekiyor, hiçbir şey olmamış gibi konuşuyordu. İşte bu görüntü sonun başlangıcıydı aslında. Zaten güçsüzleri zorbalara karşı delirten en önemli şey onların zulmünden çok vurdumduymazlıkları değil midir?..

İçinde muayene edildiğim mahallemizin kahvesinde bazen kahvaltı yapardık arkadaşlarla. Kahveci Cemil amca fırından aldığımız sıcak ekmeğin yanına, çay ve tahin helvası koyardı. Öyle lezzetli olurdu ki. Arkadaşlık ve kahvaltı. Ağzımın suyu akarak bakardım helva içinde yol alan Bursa işi bıçağa. Kahveci Cemil Amca bıçağın bir yanına yıktığı helva dilimini alır, çay tabağının yanına koyardı. Bıçak helva içindeki yolculuğuna devam ederdi… Önce Zahid'in yüzünü görmüştüm, ardından tezgâhta duran o bıçağı. Bıçak yine helvaya bulanmıştı. Nasıl oldu bilmiyorum, ayaklarıma birden can geldi. Yerimden fırladığım gibi ocağın arkasına geçtim, bıçağı kaptım. Arkamdan gelmeye yeltenenlere elimde bıçakla dönüp, "Savulun ulan!" dedim. Kalabalık bel hizasından keskin bir kılıç geçirilmiş gibi iki adım geri attı. Ardından fırladım kahveden dışarı.

Kadınların az önceki olayı sanki hepsi görmemiş gibi birbirlerine anlattıklarını duydum, çocukların, "Fahri Ağabey dayak yedi!" diye bağırmasını. Ardından Zahid'in, "Dünkü çocuk lan bu!" deyişini.

Hızla geldim Zahid'in karşısına. Arkamdaki kalabalık kahveden çıktığından Zahid anormal bir durum olduğunu anladı. Oturduğu yerden gözlerini kocaman açarak baktı bana. Sinirden alnındaki mavi damar titriyordu. Ancak ben başka bir yerindeydim onun. Şah damarı kalın boynunda tak tak atıyordu. Elimde ters tuttuğum bıçağı düz çevirip, masadakilerin şaşkın bakışları altında hedefine sapladım. Herkes az önce bittiğini sandığı filmin, asıl şimdi bittiğini anladı. Geriye insan hayatında belki de bir kere yaşanacak tecrübenin hatırası kaldı…

Bir evlat için babası nedir? Üstelik o baba yaşlı ve tüm ömrü çile ile geçmişse. O babaya huzurlu bir yaşlılık yaşatmak evladının görevi değil midir? Ben her şeyi babam için yaptım. Kahveye babam için koştum, milletin ortasında Zahid Amca'ya babam için küfrettim, onun kırılan onurunu tamir için. Ancak istediğim son bu değildi. Şimdi beni hapse tıkacaklar muhtemelen. Babam, annem kahrolacak. Polislere haber vermişler midir acaba? Dışarıda hiç ses yok. Ama birazdan gelirler muhtemelen. Babam dayak yediğinde ortada olmayan devlet, Zahid öldüğünde belirir. Emin değilim ama! Öldürmüş de olabilirim öldürmemiş de. Çünkü sandalyeyi indirdiğim anda yaşadığım çelişkiyi bıçağı sokarken de yaşadım. Şunu anlayamıyorum; Zahid, Zahid gibiler niye böyle bir çelişki yaşamıyorlar. Onlar niçin, "Karşımdaki insandır, bu çocuk benim bayramlarda elimi öperdi," diye düşünmüyorlar. Vurdumduymazlıkla öfkenin savaşı bu.

Şimdi kahvenin orası nasıldır acaba? Millet hakkımda ne düşünüyordur? Babam ile annem mahalleye girdiklerinde, olanları dinlediklerinde ne hissederler? "Oğlunuz Zahid Babayı öldürdü!" Allah'ım, bu nasıl bir haber. Allah'ım diyorum, ama acaba demesem mi? Bu olay O'nunla da aramı bozmuş olmalı. Acaba beni dinliyor mu eskisi gibi? Elimi açsam yalvarsam beni duyar mı? Ne biçim sözler bunlar! Tabi ki duyar. Ama "Kulum!" der mi bana? Dinimizce cehennemliğim ben artık. Tövbe etsem de bir canlıya kıydım, kul hakkına da girdim. Zahid beni affeder mi öteki dünyada? Kan fışkıran boynunu tutup, "Sen çocukluk ettin!" diyebilir mi? Sanmıyorum. O da cehenneme aday olduğundan, "Sen de benimle yan katil!" diyecektir. Ben şimdi çaresiz anlarımda kime sığınacağım? Allah'ım ne olur benden yüz çevirme. Duy beni! Dinle! Dinle ne olur…

Bir ses var! Evet geliyorlar. Birisi ağlıyor. Annem mi yoksa bu? Evet onun sesi. Ben galiba birisini öldürdüm. Ben galiba çok büyük bir hata yaptım. O mavi mahkum arabasına koyacaklar mı acaba beni? Hani o camları demir telli, önünde Deutz yazan. Tutacaklar mı jandarmalar kollarımdan, tıkacaklar mı katillerin yaşadığı deliğe beni? Hapiste on sekiz yirmi yıl geçirmekten çok diğer mahkûmlardan korkuyorum. Benim gibi bir kere değil üç kere beş kere adam öldürenler acaba nasıl yaklaşırlar bana? Allah'ım duy sesimi. Anne sus artık sus! Ağlama! Hayır ağlayarak çıkmak istemiyorum bu evden. Ağlamamalıyım. Ama neden! Ağlamamayı istememde bile, "El âlem ne der?" düşüncesinin rolü yok mu? Var tabi var. Fakat böyle berbat bir durumda bile başkalarının düşüncelerine önem vermek! Ne için yaşıyorum ben?

Geliyorlar, apartman kapısı gürültüyle kapandı. Elveda odam, elveda yatağım, elveda içinde her sabah güneş saklayan pencerem. Yabancı bir diyara gidiyorum, benim gibi öfkesini yenemeyenlerin diyarına. Güneş yok, çay ile helva yok, arkadaşlarla maça gitmek yok. En azından on sekiz yılım olmalı. On sekiz de yaşamışım, otuz altı. Otuz altı yaşında derim sertleşmiş, saçım kırlaşmış çıkacağım hapisten. Hayatımın yirmili yaşları yaşanmamış olacak. Yuvasından düşen taze bir kuş gibi hapse gireceğim, kurumuş ve yaşlanmış olarak geri döneceğim. Allah'ım bu düşünceler ne acı. Bu düşünceler ne acı.

Babamın kısık, ağlamaklı sesi:

-Buyurun doktor bey.

-Yine mi sinir krizi?

-Evet, aynı saplantı.

Ben galiba birisini öldürdüm. Ama polis yerine doktora teslim ediyorlar beni. Bu ne karmaşık dünya.-

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 04/04/08 16:51.