|
OSMAN ALAGÖZ
SAATLERİ KURMAK GEREK
Yalnızlığın kuytu köşesinde kaleme
tutunmak sıkı sıkıya. Sana dökemediğim içimi sayfalara haşiyeler düşe
düşe boşaltıvermek. Kaygıları, kuruntuları, gergef işlemeli bohçalarda
saklanan mazinin yıllanmış hatıraları niyetine kayıt düşmek kâğıda.
Hikâye oluyor yazınca duygularım.
Şimdi neresinden başlasam hikâyenin?
Vakit bir hayli ilerledi. Meydan
karanlığın, ay ve yıldızların. Arsız bir rüzgâr zorluyor pencere
pervazlarını.
Çocuklar erkenden uyudular. Anneleri
de onları uyuturken uyuyakaldı.
Önce bir çay demlemeliyim.
Sonra masayı, odanın sağını solunu
toparlamalıyım. Toparlanmalı duygularım. Hikâye kitaplarımın dağınık
zannedilen görüntüsüne dokunmayacağım. O dağınıklıkta benim fark
edilemeyen düzenim var. Daha işim bitmedi onlarla. Döneceğim yine
Mustafa Kutlu'ya, Sait Faik'e, Hüseyin Su'ya, dostum Recep Şükrü'ye.
Öyle bir defacık muaşaka olmaz öykü(cü)yle. Bırakmam. Ne de olsa
karışanım da yok. Varsın haberi olmasın yazarların. Yazıyorsa
katlanacak, kaprisi ebucehil karpuzundan miras kalan bencileyin okura.
Düzelttim, düzeldim…
İçeriden küçük oğlumun ağlamaları
geliyor. Süt vakti gelmiş demek. Annesi kalkar hemen. Onu yanıma
uğratmayacak kadar acelecidir oğlumun sitemkâr ağlayışları.
Günlerce, hayır ne günlercesi,
ayları buldu, şöyle özene bezene bir hikâye yazayım diyordum.
Kısmet şimdiyeymiş.
Gecenin bu tek ü tenha vaktine.
* * *
Acısıyla tatlısıyla hikâyeler
devşirdiğim ışıltılı, ışıltısız; perdahlanmış ya da donuk; gamzeli
gamzesiz yüzlerden vakit bulup da dönememiştim içime. Oysa yüreğim
tortulanmış. Kaç hercai bahardan arta kalmış zehirli bal kıvamında,
ömrün haz duraklarından devşirilmiş acılar taşırmışım da haberim yokmuş.
Ayna(m) sırrımı faş edeli nefsime,
bildim kendimi kanayan yanlarımla.
İçimde dönen değirmen taşı, kırdıkça
ben'i, ezim ezim ezdikçe hoyrat yanlarımı bir hikâyelik de ben oldum.
Ene derken, nahnü'nun sabır taşı
indi yüreğime.
Bir buzdum. Ahir zamanın bal sarısı
ışıltılı güneşine tutuldum yok olmaktan kurtulma bahasına. Eridim, aktım
havuzuna elif mazmunlu yârin.
Işık tayfları şehrayinler düzüyordu
geceye.
Eleğimsağmalar, karları eriten,
tuanadan miras yağmur taneciklerinden sonra hüküm sürdü göğe, izniyle
elif'i mülhem ettiğimin "kün" hitabıyla.
Ve ben künhüne vakıf olduğumu
zannetmek istedim cüzi irademle, külliyet kesbedene.
Onu tam bilemeyecek olmamı anladım
sonra, bilenler öyle demiş çünkü.
* * *
Kim bilir, kim tanır beni O'ndan
başka ki!
O'nun bildiği ve yazdırdığı defter
öteye gebe…
Korkarım orda bilinmekten.
Ya Settar! Şahidim olmasın hiç kimse
Sen'den gayri.
Gizlerim sadece Sana aşikâr
yanlarımı. Hislerim, duygularım, hayallerim, sonra delişmen rüyalarım…
Gölgemdir recmedilmeyi bekleyen.
Fark edemem geceyi ve gündüzü, günü ve güneşi.
Mahlûk muyum, beşer miyim, insan
mıyım?
Potansiyel yanlarım geçti mi
harekete? Hangi göç topladı yükünü? Kervanlar nereye? Ben nerdeyim?
Zimamı elinde tutan kervanbaşı kim?
Kabil'den miras kalan neydi bana?
Habil'den arta kalan kan kırmızı yıkanmışlıkla hangi namaz kılınır?
* * *
Kim okur şimdi yazgımı taşıyan
hikâyemi? Kim dinler bir yazıcının kendinde başlayıp kendinde biten
defterinin haşiyesini?
Yoksa yaşanmışlıklar bir başka gönle
kelime kelime akınca, yeniden mi canlanır? Yeni bir renge mi bürünür
ibretlik bir kıssa gibi?
Hem kıssalar, hikâyeler niye vardır?
Kur'an, Züleyha çağrısında
granitleşen Yusuf'u kime anlatır? Yusuf-u saniler çadırlarında hangi
günahlarına ağlar?
Züleyha artığı fettanların gölgesi
düşünce gönül mihrabına; sallanır, titrek bir güvercin çırpıntısı olur,
bir zindan çağrısı sonra tüm sesler…
Zindanlar ne kadar soğuktur?
Cehennem ne kadar sıcak?
Yusuf, Züleyha, Harut ve Marut, bir
adım ötede Kavm-i Lut…
Melekler, melekler…
Dağ niye kızgındır şimdi, bildin mi
ey kalbim?
Gagalarında hangi yangını taşır
ebabil kuşları, hangi dağ kusar içini alev alev?
Bir hikâye neden yaşanır, neden
anlatılır ve yazılır?
Başka türlü olmayacak…
Kuşanılmış cesaretler, kundaklanmış
tövbeler olmadan itimat olmaz nefse. Olsa da yarımdır evvel ahir.
* * *
Hangi hikâye(m) yazılır ki şimdi?
Uykunun kollarında şehir? Çınarlar,
koynunda geceleyen serçelerini henüz salmamış güne. Saatler ayarlanmamış
gecenin bir vaktine. Ancak güneş dokununca sim işlemeli perdelere,
uykular bölünür oldu.
Saatim nerede? Gün boyu yorgun düşen
eşim, kurdu mu saati?
Ya tik takları tükenişimi
hızlandıran saat nerede, kim kurdu o saati?
Başka türlü olmayacak, saatleri
kurmak gerek…
|