|
İSHAK YETİŞ
DURU
İçinde yaşadığımız çağ en çok
sadeliği alıp götürdü galiba. Gündelik karmaşa içinde insan bir duruluk
arıyor, Behçet Necatigil şiirindeki dinginliği arıyor. Gece ulaştığınız
bu dinginlikten sonra sabah bir Cahit Zarifoğlu şiiriyle coşarak güne
başlayabilirsiniz.
Cahit Zarifoğlu'nun öykülerinde
ayağı yere basan, sahici bir sadelik buluruz bir yanıyla. Sade, duru,
aynı zamanda diri bir yaşantıyla karşılaşırız öykülerinde. Acı vardır,
yoksulluk vardır ancak aşk ve coşku da vardır. Tırnaklarıyla toprağa
tutunur insanlar.
Rasim Özdenören 'Çözülme' adlı öykü
kitabında sağlam yapılar kurar. Hayatı kucaklayan, toprağa derin
damarlar salmış, oturmuş, sağlam bir dil kullanır bu öykülerde. 'Aile'
öyküsünde bir çeşmenin şırıltısı içinde günler, yıllar akıp gider.
Sait Faik öyküsü zaman zaman bir
deli fişek edasındadır.
Mustafa Kutlu'nun öyküleri zaman
zaman uzun hava zaman zaman ağıttır. İlahidir kimi zaman.
Hüseyin Su öykülerinde hayata ince
temaslar buluruz.
Nezihe Meriç, Tomris Uyar
öykülerinde gündelik yaşantıyı gergef gibi işlerler.
Başka adlar, başka örnekler de
sıralanabilir kuşkusuz.
Bu öyküler zamanla, zeminle
kayıtlıdırlar: bu toprakların insanlarını anlatırlar. Kayıtlıdırlar anca
tutsak değildirler, başka göklerde de özgürce uçabilirler. Başka
topraklarda başka insanlarla da duygudaş olabilirler. Edaları, ses
tınıları, havaları biraz farklıdır belki.
Geleneksel anlatıya yaslanan bir
anlatım tarzı bulsak, böyle bir dil geliştirsek diyorum.
Kendi kendimize mesafeli, biraz
soğuk, doya doya yaşayamadığımız bir hayattan daha kendimiz olan, daha
sahici, daha sade, arı duru bir hayata geçerken bizi bire bire yakın
anlatan bir dil bulsak, bu dille bu hayatı daha kolay geçebilir miyiz?
Gerçekçi ama örselemeyen, kucaklayıcı ama yılışık olmayan, coşkulu bir
dil.
Sadelikten yola çıktık, biraz
dolaştık, yeniden sadeliğe dönüyoruz.
Mustafa Mestûr'un "K'sız Ş'siz Aşkın
Hikayesi" kitabını okuyunca bunları düşündüm.
|