|
KONSOLOSUN KÖPEĞİ
Şeref Yılmaz
Sütun Yayınları
Şeref Yılmaz, "Sürmeli Türkçe" ve
"Erguvan Hasreti" adlı iki deneme kitabından sonra Konsolosun Köpeği
adlı hikâye kitabını okurlarıyla buluşturdu. Yazar, yazı serüvenini
demlenerek, yere sağlam basarak, suyunu bulandırmadan sürdürüyor.
Alıştığımız bir süreci Şeref Yılmaz'ın yazı yolculuğunda da
gözlemliyoruz. Bu, denemeden öyküye akan bir süreç… Yazarın yeni evi,
yazının (hikâyenin) dünyası olmuş. O evin pencerelerinden dünyaya
bakıyor. Dünyasını, o evin içinde anlamlandırıyor. Mahremiyeti, artık
yazı olmuş. "Yazar, bir ev kurar metninde… Kâğıtları, kalemleri ve
evrakları bir odadan ötekine taşıyıp dururken yol açtığı kargaşanın
aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kâh memnun, kâh huzursuz içine
gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler… Artık bir yurdu kalmamış kişi için
yaşanacak bir yer olur yazı." diyor Minima Moralia'nın yazarı. Şeref
Yılmaz için de artık bu noktadan sonra en güvenilir sığınak/mekân/ev,
yazının dünyası olacaktır.
Yılmaz'ın yeni kitabının adı:
Konsolosun Köpeği. Kitap, on hikâyeden oluşuyor. Hikâye ve öykü farkını
yeniden kodlamak gerekirse üç öykü yedi hikâye var kitapta… Birinci öykü
"Filateli Servisi." Bu öykü "Borgesvari" bir üslûpla yazılmış. Bir
labirenti andıran düzeneğinde, okuru sürpriz tuzaklarla karşılıyor.
"Bülbül, Gurbet, Sürgün, Ekmek Parası, Sultanın Hizmetkârı, Bir Hasret
Ülkesi" hikâyeleri ise daha önce de başka yazarlarca işlenen bir konuyu
"gurbeti, gurbet gözlemlerini ve gurbette sıla özlemlerini" işliyor.
Şeref Yılmaz'ın öyküleri hiç kuşkusuz edebiyatın içinde kalması yönüyle
ayrı tutulmayı hak ediyor; ama ben, çoğaltıldıkça ruhsuzlaşan benzeri
çok hikâye okudum. Yazar, bu konuları işlemenin riskini, edebiyattan
yana takındığı tutumla aşmasını başarmış. Hatıralar, hikâyenin ana
yurdudur. Şeref Yılmaz, hatıralar(ın)dan kotarmış yukarıda sıraladığım
hikâyeleri… "Delilik Bulaşıcıdır" adlı hikâyede ise Yılmaz, bir öykücü
olmaktan çok bir denemeci olarak okurun karşısına çıkıp kayboluyor.
Kitaba adını veren Konsolosun Köpeği ise Anton Çehov'un bir sirk
köpeğini konu alan "Kaştanka"sından bu yana okuduğum, en güzel
hikâyeydi. "Kirli Araba" hikâyesi kısa ama psikolojik bir eleştiri
niteliğinde... İçi çöplüğe dönmüş bir arabanın camında yazılı duran:
"Temizlik imandandır." sözü, sosyolojik bir ironidir de aynı zamanda…
Öykücünün "persona"sı ya da "manevi
kompleks"i, ayrıca irdelenmeyi gerektiriyor. Yazının sınırlarını
gözeterek bu bağlamda tek tek öyküler üzerinde durmaktansa genel olarak
birkaç hususa değinmekte yarar var. Türkiye'de sağ ideolojinin
merceğinden bakmanın getirdiği peşin, sorgusuz kabuller vardır.
Bunlardan biri de dünyanın, Türkiye etrafında döndüğü yanılsamasıdır. Bu
"genel bir körleşme" durumudur. Şeref Yılmaz'da da bu inanç, öykülerinin
çoğunu bir çeper gibi sarmış bulunuyor. Öyküleri oluşturan yargıların
büyük bir kısmı bu inancın kutusundan çıkıyor. Okur, Burma'dan
Özbekistan'a oradan Kırım'a uzanan mekânların öykülerinde Osmanlı (Türk)
özlemi arayışında olan insanlarla karşılaşıyor. Ve kitap, Osmanlı'nın
izini sürerek bu yitik medeniyeti meydana getiren unsurların (insanlığın
selameti için) bugün de aranan çareler olduğunu fısıldayan zımni ve
farklı bir dili sanki içinde barındırıyor. Bu dil, çoğu kere yitik bir
medeniyetin eşiğinde soluk alıp veriyor, "kendinden memnun bir tefekkür
çemberinin" içine kapanarak... Kahramanlar, yaralı bir coğrafyadan
sesleniyorlar. Bu kahramanlar, çoğunlukla yaşadıkları olaylardan ötürü
"totaliter sistem" karşısında nefretle tepki veriyor. Vatanperverlik,
sağ ideolojinin eleştirel yaklaşabileceği bir durum değil... Enver
Paşa'nın "çılgınlıkları" yazar tarafından vatanperverliğin kalın, siyah
battaniyesi ile örtülebiliyor. Paşa'nın Osmanlının çöküşünü
hızlandırması görmezden geliniyor yine Sarıkamış şehitleri kolayca
unutulabiliyor.
Öykülerin bazılarında "taşralılık"
psikolojisi kendini hissettiriyor. Taşradaki bu zaman kavramı da
çoğunlukla geçmiş zamana karşılık geliyor. Bu taşralılık durumu,
öykülerin modern, kentli öyküler olmasının önündeki en büyük engel…
Öykü, bir durumu var etmektir; bundan dolayı belki bir mekân eleştirisi
getirmek yersiz; ama yeri gelmişken söyleyelim: Şeref Yılmaz'ın söz
konusu kitabını oluşturan öykülerinde somut bir coğrafi mekân
görülmüyor. Bu hikâyelerdeki mekânın, bildiğimiz coğrafi mekânlardan
daha çok, psikolojik coğrafyası gurbete denk düşen mekânlar olduğunu
söyleyebiliriz. Bu öykülerde dikkati çeken bir başka unsur da
diyaloglar... Diyaloglar, bazı yerlerde öznesini birdenbire eksilterek
bir iç monologa dönüşüyor. Kitabı oluşturan hikâyeler adına bunun bir
zaaf olduğunu söyleyebiliriz. Modern Türk öykücülüğünün önemli
yazarlarından Cemil Kavukçu bir söyleşisinde: "Okuru düşünmek, okurun
aleyhine olan bir durumdur." diyor. Yılmaz'ın okuru düşünerek yazdığı
bölümlerde, diğer bölümlerin tadını bulamayan okur, ister istemez bu
sözü hatırlayacaktır.
Yazar, bazı hikâyelerini uzun süre
kendisinde saklı tutmuş. Kendisini gizleyen hikâyelerin örümcekleri,
Lekesiz'in ısrarı ve teşvikiyle alınmış. Okurdan ne kadar saklı kaldılar
bilmiyorum; ama Benjamin'i şu tespitinde haklı çıkarıyor: "Hikâye,
kendini tüketmez, gücünü toplar ve korur, yıllarca sonra bile harekete
geçebilir." Kitap, Türkiye'de son dönemde öykücülüğümüze eleştiri
anlamında büyük emekleri geçen Ömer Lekesiz'e adanmış... Yazarın, emeği
geçene saygının ifadesi olan bu kadirşinas tavrını takdir ve tebrik
etmek gerekiyor.
Şeref Yılmaz, hikâyelerinde kendisi
ile dürüstçe yüzleşiyor. Hayatının fitiline, hikâyesinin tatlı alevinde
yanıp yok olma fırsatı veriyor. Sütun Yayınları, sadece kendi
kitaplığını zenginleştirmekle kalmamış, kişi başına düşen edebi öykünün
bir hayli az olduğu günümüzde, okuru edebiyatla buluşturmak adına çok
önemli bir adım daha atmış.®
MEHMET ÖZTUNÇ
|