|
İSMAİL SERT
BİLDİĞİN CEVİZ
----------------------------------------
Böyle başladı söze. Baştaki
vurgulamayı kaçırmamam için omzuma küçük bir fiske vurmayı da ihmal
etmedi. Ayasını yukarda tutarak elini öyle bir uzatışı vardı ki; sanki
avucunun içi ceviz doluydu. Birazdan cevizlerden birini kıracak,
avucunda biriken küçük kırıntıları alışkanlıkla ağzına atacak, büyük
parçaları da bana verecek ve sohbeti öyle sürdürecek gibiydi.
Henüz adımı, memleketimi, yaşımı,
işimi bilmiyor, "yeğenim" diyor ve omzuna vurarak başlattığı teması,
dizimi itekleyerek -bazen düpedüz vuruyor gibiydi iteklemesi!-
sürdürüyordu. "Yeğenim", yaş farkının dışında kalan aramızdaki bütün
mesafeleri kaldırıyordu.
Ceviz ağacının gövdesi ne kadar da
heybetlidir. Gölgesi de heybetli ve koyudur.
Meyveler ne kadar da saklıdır
yapraklar arasında! Hep de saklı kalır.
Şehirlerde görmek pek mümkün
değildir ceviz ağaçlarını. Şehir kendisiyle boy ölçüşen bir rakip görür
onu ve uğraşmak istemez onunla. Uzak tutar kendinden. Taşla, demirle,
betonla kurduğu heybetin ruhunu çalacağından korkar.
Rüzgarını hiç dinledim mi ceviz
ağacının? Hatırlayamadım. Hiç uzandım mı gölgesine!? Uzanmış olmalıyım…!
Evet evet uzandım. Hatta bir keresinde "cevizlerden biri düşmeden
kalkmam." oyunu oynamıştım. Dalmışım, yerde uzanmış düşecek cevizi
beklerken. Ne kadar zaman geçtiyse artık, yekpare bir gövde olarak
görmeye başlamıştım ağacı. Dallar, yapraklar, cevizler hepsi bir
bütündü. "Ne bir yaprak düşer bu bütüncül gövdeden, ne de meyve…"
Öyle söylenmiştim yattığım yerden.
Sallasan sallanmaz, uzansan yetişemezsin…!
Fark etti onu dinlemediğimi. Başa
döndü. Söyleyeceklerinin yarısı baştaki bu ilk cümlede idi zaten. İlk
cümlede bile değil o iki kelimede. Özel tonlamasıyla söylediği,
sonrasında karşısındakinin yüzüne bakıp taze ceviz toplar gibi tepkisini
topladığı, tepkinin sönmesini sonuna kadar beklediği, sepetini cevizle
doldurmuş gibi mutlu olduğu iki kelime:
"Bildiğin ceviz…"
Lacivert minderli koltuğa yan
oturmuş, bir ayağını da altına almıştı. Ben de samimiyetin çekim gücüyle
ona doğru hafiften yan dönmüştüm. Sözlerinin arkasını dinlemeye
yetişemiyordum. O ilk cümlenin özel sunumu zihnimde yankılanıyor,
sözlerinin devamını dinlememe engel oluyordu.
Koridordaki kalabalık biraz daha
artmıştı. Hemen herkesin elinde üzerinde ilaç tanıtımları olan küçük
birer naylon torba vardı. Koltuklar, tabandaki döşemeler, duvar
boyaları, kapılar… burada gördüğüm her şey yeniydi. Yerler, yer döşemesi
desenli plastik bir malzeme ile kaplanmıştı. Koltuklar hiçbir şey
barındırmayacak kadar dar, acıya, sevdaya dayanamayacak kadar zayıf
yapılıydılar. Sadece kısa bir süreyi geçirmek üzere, tedirgin oturmaya
yarayabilirlerdi. Üstelik o süre boyunca da rahatsızlık vermeyi
sürdürerek… Koltuk aralarında ise aynı renkten, kare biçimli sehpalar
vardı. Koltukların devamı ve parçası olarak…
Sohbet başlatmak üzere 'hazır ilk
cümleler' vardı sehpalarda. Ortamda eski olan sadece onlardı.
Mesela: -Senin neyin var?
Selam bile vermeden, adını dahi
bilmeden böyle sorabiliyordun.
Bazıları, daha ortadan bir yerden
başlamaya yarayacak ilk cümleyi seçiyorlardı. Öncesinde söylenecekleri
içinden kendi kendine konuşmuş oluyorlardı zaten:
- Benim şeker bu defa pek yüksek
çıkmış!?
Hem soru idi bu cümle, hem de değil.
Üstelik kendinden uzakta dursa da bir parçası daha vardı ve kısa bir
suskunluktan sonra geliyordu: -Nedense…?!
-Buraya gelirken bir
heyecanlanıyorum. Ondan sonra tabii bütün sonuçlar yüksek çıkıyor!
Bu da sık kullanılan ilk cümlelerden
biriydi. Yıpranmışlığından belliydi sık kullanıldığı.
Buradaki düzen böyle işliyordu:
Sehpaya konulmuş sohbet başlangıçlarından birini alıyor, üzerine
kendinizi ekliyorsunuz. Gerisi artık size kalmış. Ne kadar vaktiniz
varsa, karşınızdaki ne kadar dinlerse…!?
Sohbetin sonunda tekrar aynı yere
bırakıyorsunuz kullandığınız cümleyi. Akşam temizlik yapanlara, onları
dengeli biçimde dağıtmak düşüyor. Bir sehpada birikmiş fazlalıkları
diğerlerine paylaştırarak düzenliyor, göz kararı ile eşitliyorlar.
"Yeğenim" ifadesi artık daha canlı.
Beni sağlam yakaladığından emin. Sesinde, hareketlerinde tarifsiz bir
rahatlık var. Konuyu birçok kez (belki yüzlerce kez) anlattığı da belli
oluyor. Bazen unutmuş gibi duruyor -ki tamamen denenmiş, uygulanmış bir
oyun duraklaması bu.- sonra sesine sert bir ton ve telaşlı bir hız
vererek devam ediyor.
Kendimi ne kadar zorlasam da bir
türlü sırayla takip edemiyorum anlattıklarını. Benim dinleyiciliğimle
onun iştahlı anlatıcılığını yolları kesişmiyor.
Sabaha kadar bekletmişiz ya suyun
içinde, bazıları işte tam burada sorarlarmış: kaç saat bekleteceğiz
diye? İşte yanlış olan buymuş. Bunun öyle saati-dakikası filan olmazmış.
"Öyle ölçmeye başladın mı zincirler boşanır." diyor.
Sonra bana şakacıktan çıkışıyor:
"Şimdi sen de sorma ne zincirleri
diye? Sabahı, akşamı tarif etmeye gerek var mı? Güneş batmıyor mu? İşte
akşam! Güneş doğmadan… işte sabah! Gözlerin yok mu? Sesleri dinlemiyor
musun?"
Duraklıyor yine. Ama bu defaki
denenmiş bir oyun değil. Kısa bir an için dalıyor gözleri.
Bir başka konuya geçecek ve çok şey
anlatacak gibi bir eda beliriyor yüzünde. Ama tutuyor kendini, konuyu
değiştirmiyor.
Buraya sesiyle, mimiğiyle bir işaret
taşı koyduğu belli. Geriye dönüp belki anlatır diye ben de aklıma not
ediyorum burayı.
Bir 'beyaz gömlekli' tam da önümüzde
duruverdi o sıra. Başladığı cümlenin sonunu o kadar kısık sesle getirdi
ki; duyamadım. Eliyle işaret etti dibimizde durmuş, arkası bize dönük
beyaz gömlekliyi. İşaretleştik. Devam etmek için onun gitmesini
bekleyecektik tabii. Durumu hemen kavradığım için beni sevdi. Neşeyle,
üst üste göz kırptık birbirimize.
Uzaklaşırken onu da konuya dahil
etti: "O da memnun olurdu aslında ama şimdi beyaz gömlek giymişken…!?"
Sözünü kesmek zorunda kaldı. Işıklı
sistem yeterli olmayınca, numaralar okunmaya başlanmıştı ve sıra bana
gelmişti. Giren hasta çıktığında odaya ben girecektim. Kapıda hazır
durmamı istedi görevli. Kapıda beklerken bir yandan da ona bakıyordum.
Gözleriyle beklediğini tembihliyordu: Devamı var!
Kapı açıldı, içeri girdim. Masanın
yanındaki sandalyeye oturdum. Masa olduğundan da büyük göründü. Bekleme
yerinde hiç masa olmadığından olabilir mi acaba ya da oda küçük
olduğundan? Masa giderek büyüyor gözümde. Bir an önce başlamalı ne
başlayacaksa…
Belli belirsiz bir hareket oldu
masanın karşısında. Belki de ben işlemi başlatmak için bahane etmiş de
olabilirdim. Bilgisayardan çıkan tahlil sonuçlarını, aceleyle masanın
ortasına doğru uzattım. Beyaz önlüklü bir el uzanıp aldı kağıdı.
Sanki 6 ay önceki ses tonunu
hatırlamıştı da onu bir kademe sertleştirmiş, öyle ince bir ayar
vermişti ilk kez duyduğum sesine:
- Bir doz artırıyorum.
Önce algılayamadım. Artı bir doz…!?
Kutudaki tablet sayısı artacak
değil. Tabletler de büyüyecek değil zaten. Renkleri de aynı kalacak. Doz
bir artacak. Sorsam mı acaba ne kadar artacak? Ne kadar doz?
Önceki ne kadardı? diye soruma
soruyla cevap verirse, ne derim?
"Bir orta boy cevizin çeyreği
kadardı!" diyebilir miyim?
Bir toz..!? Bir düz…!? Bir doz…!?
İçimden tekrar ediyorum.
Sessizliğin ardından başımı
kaldırdığımda göz göze geldik. İçeri girdiğimden bu yana hiç bakmamıştık
birbirimize.
- Biz ister miyiz durup dururken
dozu artıralım!?
Biz, doz…!?
Soru gerekmezdi artık. Hatta odada
durmak da olmazdı.
Son söz söylenmişti.
- Biz ister miyiz durup dururken
dozu artıralım!?
Koridor tenhalaşmıştı. Bizim
oturduğumuz köşede kimse yoktu.
Koltuklardan birine yerleştim.
Karnem dizlerimin üzerinde.
Kapılar açıldı, kapılar kapandı…
Hastalar çıktı odalardan. Beyaz
gömlekliler geçti.
Bekleyerek oturdum bir süre. Bir
süre, beklemeden öylece oturdum. Kimse yok.
Koridorun ortasında açılır kapanır
bir kapı olduğunu yeni fark ettim. Daha önceleri ya görmemiştim ya da
yeni yapmışlardı. Kapıların biri açılırken diğeri kapanıyordu. İkisini
birden itseniz bile hemen aynı ritmi buluyorlardı:
"Bildiğin hayat, bildiğin ceviz…
Bildiğin ceviz, bildiğin hayat."-
|