|
GARİB ASKALANİ*
Türkçesi: Cansu ÇAM OĞUŞGİL
AÇLIK
----------------------------------------
Sait endişe ve kızgınlık dolu
gözleri dışında tüm yüzünü örten saç şekline alışmıştı. Acıyla iç
geçirdi, yanında durup acele ettiren karısının yüzüyle karşılaşmayı
bekleyen nefesini tutmak için dişlerini sıktı.
Geride kalan tüm hafta boyunca,
diğerleri gibi o da şafak sökmeden önce evden ayrılmaya çalışmıştı.
Fakat son anda kapıyı öfkeyle yumruklamış, karısının onun için
hazırladığı yemek paketini fırlatmış ve öğle güneşinin kızıllığında
uyanmak üzere doğru yatağa dönmüştü. Karısı onun ta içinde yanan ateşten
habersizdi. Bugün gitmekten başka seçeneği yoktu. Elinden geldiğince
karşı koymaya çalışmıştı, hâlâ açlığa çözüm bulma umudu vardı fakat bu
çok keskin bir acıydı.
Karısının tüm mücevherlerini çoktan
satmıştı ve kendine ait birkaç eşyayı da yok pahasına elden çıkarmıştı.
Bu, birkaç günlük açlıklarını yatıştırmıştı, sonrasında ise çocuklarının
çığlıkları içine işlemeye başlayınca şehirde iş aramak için çılgınca
sokağa fırlamıştı. Fakat şehir kendi işleriyle meşguldü, mevcut olan
işten çok daha fazla işçi bulunmaktaydı. O ise, dükkan dükkân dolaşıp iş
arıyordu ama her defasında geri çevriliyordu.
Alışılmış soru alışılmış cevabı
getiriyordu "Ne iş yaparsın?"
"Vasıfsızım, ama…"
Dükkan sahiplerinin alay dolu
bakışları içine işleyip şevkini kırarken, sırıtan dudakları "Üzgünüz ama
size uygun bir işimiz yok" demek için acele ediyordu.
"Efendiler, yapacak bir iş."
"Fakat çok az öderiz. Bu size
yetmeyecektir."
"Her şeye razıyım, her şeye."
İşverenler sessizce dinlerken
aslında hiç umut olmadığını bilir, ama yine de o sarsıcı cevabı alana
kadar öylece büyülenmiş gibi oturur, "Size uygun işimiz yok"
Kimileri nefret ve küçümsemeyle
"Neden İsrail'e gitmiyorsunuz" diyerek, uzaklaşır.
Bazıları da inceden inceye alay
ederek, duygularıyla oynarlar: "Mesleğiniz nedir genç adam?"
Mesleğim! Allah'ım! Keşke sen bari
bilseydin mesleğimin ne olduğunu!... Ne yazık ki sen bile bir şey
yapamazsın. Kahrolası, hapishanede bu iliklerime işledi. Ondan geriye
kalan izleri de parmaklıklar ardında bıraktım.
Ve o parmaklıkların ötesinde
kayboldu.
Onları orada bıraktın, geleceği
yaratarak. Açlığın sana tesir etmesine izin vermek, dünyanın sana
arkasını dönmesini sağlamak için güneş ışığına salıverdin. Keşke
arkadaşlarım bilseydi! Orada tüm sorunların üzerinde hassasiyetle
durulur, çabuk ve uzun süreli görevler belirlenir ve tam bir program
hazırlanır. İsrail'i boykot etme işleri en temel ve en acil konu. Engel
olmayı, enine boyuna düşünmeyi istemedikleri başka meseleler de vardı.
Boşluğu öfkeyle yumrukladı,
düşünceleri içindeki acıyı ve üzüntüyü tekrar ayaklandırmıştı.
Duvarların ardında, hapishanede,
yemekler, bereketsiz olmakla beraber, düzenli olduğu için kimse böyle
bir şeye dikkat etmiyordu. Günler böylece geçti, çocukların çığlıları
boğarak ve dışarıdaki eşleri ve anneleri yorgun düşürerek, dersler
muntazaman verildi, tartışmalar hararetlendi ve sesler yükseldi. Güzel
bir yarın için bir insanın alabileceği tüm ekmekten daha aydınlık bir
umuttu. Bir gün sizin umutlarınız da gün ışığına çıkabilecekti.
Açlık çekilen günlerde kural buydu,
normalde çocukların yüzleri her zaman gülmeliydi, çocuğun tebessümü
dünyaya bedeldi. Güzel şehrim, sen ona bir adım gidersen o sana koşarak
gelir. Başkaları sana doğru koşar, seni öpücüklere, yalana ve paraya
boğar. Yol boyunca ayak izlerin silahlar, bombalar ve şarapnellerdir.
Şimdi ekmek arayan ilk adımların, bu utanmaz şehirden, kendi
ikiyüzlülüklerini nimet sayanlardan nefret ederek, başka tarafa
yönelecek. İşte buradasın, insanların seni tanımasından korkarak poşunla
yüzünü iyice kapatıyorsun. Öyle ya da böyle mesele basit: İşçi
kuyruğunda bir kişi daha olacak bugün, ya fabrikada ya da umumhanede iş
verecekler sana, aradaki fark nedir ki? Kazandığın peniye tüm dünyanın
pisliği karışmış olacak ama çocuklarının çığlıkları dinecek, zavallı
eşinin şükür gözyaşları yanaklarından süzülecek.
"Allah'a dayan Sait. Sen ne ilk, ne
de sonsun."
Karısının tedirgin sesiyle kendine
geldi. Omzuna hafifçe dokundu, üzgün gözlerini öptü. "Bugün gideceğim
canım, kendim için değil-" Eşi, titreyen yanaklarından bir damla yaşın
aktığını fark etmesin diye, korkarak oradan hızla uzaklaştı.
Araba onu Mecdel kavşağında bıraktı.
Üzüntüsünü bir kenara bırakarak, diğer işçilere katıldı. Her tipte ve
her yaşta işçi vardı, onların ne kadar uykulu ve yorgun olduklarını
anlamaya çalıştı. Gençlerden bazılarının güldüklerini duyarak şaşırdı
ama bu şaşırma ve afallama, gençlerin kendi benlikleri kadar derin olan
yaşama isteğini görebildiği içindi. Sonra onların yaklaşan bir arabaya
doğru koştuklarını gördü bu bir Peugeot'ydu. "Salomon!... Salomon!…"
diye bağırıyorlardı.
Gördüklerini garipsedi. Etrafına
baktı, yanında oturan yaşlı ve zayıf adamla göz göze geldi.
Bakışları yaşlı adamı soru sormaya
cesaretlendirdi "Neden sen de diğerleri gibi koşmuyorsun?", ardından
sorusunu daha açık bir hale getirmeye çalışarak ekledi "Salomon'a niye
koşmuyorsun diyorum, seni alabilir."
"Salomon da kim?"
"Müteahhit, taşları ve çimento
torbalarını taşıtmak için güçlü olanları seçer."
Kaslarının bu işe uygun olduğunu
anlamıştı, bu konuşmayı daha fazla uzatmak istemedi. Kısa keserek
"İnsanların kaderi şansa bağlıdır" dedi. Adamın inançlı cevabıyla
irkildi "Allah senin aramanı bekler. O ancak yol göstericidir."
İçinde bir volkan eriyip gitti
sanki. Allah'ın "arayış" tan kastettiği bu muydu? Bir insanın köle
haline gelmesi ve kaldırımlarda kendini satması ne kadar acıydı!
Arabadan inen adamın etrafını saran köleler sürüsünü izledi, müteahhit
dudaklarıyla büyük bir pipoyu durmadan çeviriyordu.
Çaresiz yüzlere doğru piposunu
üfleyen müteahhit, sıcak sabah ışıkları değer değmez sönecek piponun
halka halka dumanları arasında köleleri inceledi.
Adam dikkatle yüzlerine bakarken,
gözleri Sait'inkilerle buluştu. Sait cüretkârca açabildiği kadar açarak,
gözlerini boşluğa dikti. Arabaya binmek için acele eden diğerleri gibi
müteahhitin ona da işaret ettiğini görmedi. Yaşlı adamın kendisini
dürtüklediğini hissetti.
"Acele et! Neyin var senin? Başka
bir dünyadan mı geliyorsun?"
"Bu da ne demek oluyor?"
"Kavaja1 seni çağırıyor."
Kuşkulu gözlerle baktı, ama yaşlı
adam onu gerçekten gitmeye zorluyordu.
"Hadi oğlum… Bugün başka bir iş
bulamayabilirsin."
Diğerlerini izledi ve arabanın arka
koltuğuna atladı, kendini diğer adamlarla eşyaların arasında buldu.
Arabanın dar olduğunu düşündü. Başlığını çıkardı ve sigara içmek için
aşırı bir istek duydu. Diğer işçileri umursamadan, duman kıvrımları
arasından eşyaları izlemeye koyuldu. Adamlarla göz göze gelmekten
kaçınıyordu, araba gideceği yere yani işe doğru gidiyordu, o ise ne
nereye gittiklerini biliyordu ne de oraya ne kadar sürede gidildiğini.
Sigarasıyla birlikte, araba inşaat sitesine girip bir binaya yaklaşana
kadar hiçbir şeyin farkında olmadı.
İşçiler arabadan indi, bazıları
malzemeleri boşaltmaya koyuldu. Sait'in gözleri binanın yüksekliğine
takıldı. Bu çıplak, çimento sütunlardan oluşan bina bir mühendislik
eseriydi. Kendisini, deniz aşırı ülkelerden gelen, yeni Yahudi
göçmenlere bu inşaatı, apartmanlar ve ofisler olması için, duvarlar ve
diğer gerekli şeylerle donatacak bir uşakmış gibi hissetti. O zamana
kadar belki kendisi de rüzgârla birlikte kuruyup bir iskelet halini
alacaktı. Başka seçenek yoktu, ikisinden biri iskelet olmak zorundaydı,
binanın tamamlanması için bu zorunluydu…
Bir adam, onlara doğru gelen başka
birini göstererek "menahel2" diye seslendi. Adam onların durduğu yere
varır varmaz, görev dağılımını yaptı.
Menahel ona döndü ve "Senin adın
ne?" diye sordu.
"Sait"
"Sen, git ve ikinci kattaki Ebu
Mahmut'la çalışmaya başla."
Binanın girişlerinden birini
gösterdi. Sait hiçbir soru sormadan doğruca oraya gitti; binanın
yapılması için Ebu Mahmut'la çalışması gerekiyordu, o da bunu yaptı.
"Merhaba Ebu Mahmut"
Yapı iskelesine dayanan adam birden
irkildi ve elindeki mezurayı düşürdü. Sait mezurayı almak için eğildiği
sırada Ebu Mahmut'u gördü ve onu tanıdı. Öyle bir korkmuştu ki her yanı
tir tir titriyordu, mezura elinden düştü düşecekti. Yine de elinde
sıkıca tuttu.
Ebu Mahmut sen misin? Bu kötü güne
ve içinde sakladığı sürprizlere içinden lanet etti. Ebu Mahmut, bu
iskeleti donatmak için seninle birlikte mi çalışacağız? Dedi. Adamın o
günkü endişesini çok net hatırlıyordu, iş ruhsatını yırtıp düşüncesizce
yüzüne fırlatmıştı. Ne kekelemesini ve korku dolu sözlerini duymaya ne
de onun içindeki dehşeti anlamaya çalışmıştı. Yine aynı gün, çocukların
gözlerindeki acının, herhangi bir çalışma ruhsatından veya mezuradan,
hatta bir çimento torbadan daha güçlü olduğunu asla anlayamamıştı. Başka
seçenekleri yoktu… Geçmiş hatıraların akışından kurtulmak için başını
salladı, sadece o anı yaşamaya çalışıyordu. Dudaklarında solgun bir
gülümsemeyle, adama doğru baktı. "Allah sana güç versin, Ebu Mahmut."
Alçak ve ihtiyatlı bir sesle "Sana
da oğlum." dedi. "Nasılsın?"
"İyiyim, Allaha şükür.
Hizmetindeyim." Sait gerilimden kurtulmuştu. "Menahel beni sana
gönderdi. Bugün seninle çalışacağım."
"Çok iyi, oğlum"
"Ne yapabilirim?"
İçtenlikle konuşuyordu. Fakat Ebu
Mahmut gevşedi ve şüpheyle gülümsedi. Sait bugün gerçekten çalışacak
mıydı? Hem de inşaatta? Mikser ve tuğla kalıpları onun malzemeleri mi
olacaktı? Ebu Mahmut bunları daha fazla düşünmeden genç adama ciddi
ciddi baktı. "Malzemeleri karıştırabilir ve buraya taşıyabilirsin ya da
bana tuğlaları verebilirsin" Bu sırada kırk yaşlarında, kendisinin
ağırlığından daha fazlasını taşıyan bir adam, titreyen elleriyle bir
kova çimento getirdi.
Sait bu insanın hareket edebildiğine
inanamıyordu, fakat çok geçmeden adamın bu ağır yüke direnen
damarlarının dışarı fırlamış olduğunu fark edince bu düşüncesinden
utandı. Ebu Mahmut kovayı adamın elinden aldı ve ona "Azra bu Sait.
Bugün onunla çalışacaksın." Dedi.
Ebu Mahmut Sait'in dile gelmemiş
sorusunu yanıtlarken, Azra da Sait'le el sıkıştı. "Onu hafife alma. Bu
Yemenli Yahudi senden daha iyi Arapça konuşur. Ama işinin senden iyi
olmasına izin verme."
Yemenli "Ebu Mahmut bu binadaki en
iyi ustadır. Altın gibi adamdır." diyerek göz kırptı ve kahkahayı bastı.
Azra aşağıya indi, Sait de onu
izliyordu, Ebu Mahmut sevgi ve şefkatle onlara baktı. Soğuk bir sonbahar
sabahıydı. Soğuk hava insanın kemiklerine insafsızca saldırırken,
yüzleri ve gözleri yakıyordu.
Ebu Mahmut beşinci kattaki yapı
iskelesine öyle kuvvetli yaslandı ki duvar yıkılacak gibi oldu. Zavallı
Yemenli, akrabalarını Sana sınırlarında terk etmişti, lezzetli sütten ve
qattan3 vazgeçmişti, çimento karışımıyla oynamaya gelmişti, karışımın
ağırlığına mümkün olduğu kadar tahammül ediyordu, tuğlaların etrafında
mekanikleşirken, onların giderek yükselen duvarlara dönüştüğünü
izlerken, Ebu Mahmut'un titizliği bir dakika bile nefes almaya izin
vermiyordu. Her saniye bina daha da yükseliyordu ve Mecdel'ın meydanları
yasak, yeşil bir halı gibi altına serilirken sen de onlarla
yükseliyordun. Suyuyla yıkandığın kuyuyu hatırla, annen orada, sürekli
yenilenmen ve kuyunun suyu gibi daima taze kalman için sünnet yaralarını
bu suyla yıkamaya yemin etmişti. İşte o kuyunun etrafındaki bir ağacın
gölgesinde uyuyabilmek istiyordun şu an.
Ne oldu bu arzularına? Kuyunun
etrafında oyun oynayan küçük ayakların nereye gittiler? Hatırlamaya
vaktin yok. Sabahın erken saatlerinden akşam karanlığı çökene kadar
çalışıyorsun. Gece ise bitkin düşüyorsun, hayallerin bir sonraki güne
hazırlanmakta olan derin bir uykunun içinde kaybolup gidiyor. Yatak
seni öyle bir içine alıyor ki karının isteklerine bile cevap
veremiyorsun. Karın sana sokuluyor, kadınca cilveler yapıyor, seni
harekete geçirmeye çalışıyor, bu arada yorgun kaslarının seni
başarısızlığa uğratacağından korkarak uyuyormuş gibi yapıyorsun. Kadının
vücudu kıvrılıyor, burnunda şehvetin kokusu tütüyor ama sen uyuyormuş
gibi yapmaya devam ediyorsun.
Karını bile memnun edemiyorsun, ama
her şeye rağmen, çocuklarının çığlıkları bedeninin arzularından daha
üstün geliyor. Bazen de gücün yettiğince karını tatmin edersin. Sonra
işe geri dönersin. Her gün yoldaki kuyunun ve çınar ağacının yanından
geçersin, şimdi küçük bir çocuk olsan ve ağaca tırmansan, karakola
götürülür ve kutsal bir ağaca ve onun şifalı sütüne zarar vermekle
suçlanırdın. Zavallı Azra, doktorun verdiği ilaçlar kızının çıbanları
için faydasız, çınarın sütü belki hastalığını iyileştireceğini ümit
ederek lime lime olmuş elleriyle ağacı eşeliyor. Zavallı çocuk bu sefil
hastalık yüzünden solmuş, Azra ise ceplerindeki para suyunu çekene kadar
bir çözüm bulmak için kendisini harap etmiş, ama çocuğun yüzündeki
çıbanlar hala iyileşmemiş. Kimsenin yardım edeceği yok, kızının bir
hastaneye gitmesi gerekiyor, bu yüzden Azra bir Salomon daha arıyor,
yani başka bir iş daha. Geceleri manav onun diğer dünyası. Azra orada
çalışıyor, gece ve gündüze bölünmüş, gece onu sebze küfelerinin
taşıyıcısı olarak kabul etmiş, gündüz ise onu çimento kovalarının
taşıyıcısı olarak kucaklamış. Bütün parasını hastaneye akıttığı için
cepleri daima boştur. Çocuk ağlar, Azra haykırır. Kafir güne ve çınar
ağacına lanetler eder.
Sonbahar sabahı soğuktu, Ebu Mahmut
iyi bir insandı, elleri şifalıydı, her kuruşunu hakkıyla kazanıyordu.
Maharetli elleri sayesinde duvarlar yükseliyordu ve binanın gövdesi
şekilleniyordu. Hızı kesilmesin diye tuğlaları peş peşe Ebu Mahmut'a
uzatırken nefesimiz kesiliyor, damarlarımız, kovanın ağırlığı altında
defalarca ezildiği için bir saniye bile rahatlayamıyordu. Ebu Mahmut
merhametli, altın gibi adamdı. Binadaki en iyi ustaydı. Patron, kasılan
damarlarımızdan, keskin tuğlaların yaraladığı ellerimizin çiziklerinden
yaptığımız işin hızını anlıyordu. Bu sırada sağlığımız tehdit
altındaydı. Mecdel bizi umursamayacak kadar meşguldü, manav insanlarla
ve seyyar satıcılarla doluydu, çınar ağacı kutsaldı, yılda birkaç kere
meyve verirdi ve güzel günlerin ardından kötü günler gelmek zorunda
mıydı?
Sait, Ebu Mahmut'un iskeleden aşağı
doğru indiğini görünce kendine geldi.
"Sait, Allah'ım sen bize yardım et
Yemenli…"
"Ne oldu?"
"Yıkıldı oğlum! Yıkıldı! Allah'ım
yardım et!"
Sait neye uğradığını şaşırarak, Ebu
Mahmut'un ardından hızla koştu. Tüm bildiği Ebu Mahmut'un endişeli ve
üzüntülü haliydi. Çimentonun içine yüzükoyun düşen adama doğru koştular.
Onu taşıdılar ve inşaatın ötesindeki
bir duvarın gölgesine sırt üstü yatırdılar. Elleri yerde güçsüzce
duruyordu, koyu renk damarları ezilmiş solucanlar gibi tümüyle
kasılmıştı. Ağzından çıkan köpükler, yüzünü kaplayan siyah çimento
tanelerini taşıyarak burnundan akan sarı sümükle karışmış çenesinden
aşağı doğru sızıyordu. Zorlukla nefes alıyordu, kırılan kaburgasının
acısı gökyüzüne doğru bakan siyah gözlerinden okunuyordu. Sait hafifçe
göğsüne masaj yapıyor ve güçsüz kalbini dinliyordu, Ebu Mahmut da onun
gergin bacaklarını eğip büküyordu.
Azra yeni avlanmış bir hayvan gibi
kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi. Ebu Mahmut derin bir nefes
aldı ve duygu dolu titrek bir sesle "Şükür Rabbime! Şükür Rabbime!"
dedi.
Azra ayağa kalktı, iki adamın
etrafında dolandı, bitmemiş cümleler mırıldanarak sanki bambaşka bir
dünyadan gelmiş gibi konuşuyordu.
"Her şeye kadir olan Allah'ım"
"Merhametli Allah'ım"
"Çocuğunun hatırına Azra'ya acıdın,
her şeye kadir olan Allah'ım!"
Sait, Azra'nın yüzündeki kiri ve
tükürüğü sildi. Azra'nın gözleri Sait'in elini takip ediyordu, dudakları
hareket etti, fakat sesi çok kısıktı. Yüreklenmesi için Sait hafifçe
alnına dokundu, fakat Azra sessiz gözyaşlarına boğuldu. Sait onu teskin
etmeye çalıştı ama aniden durdu. Azra'nın dudakları güçsüzleşti, akan
gözyaşlarıyla birlikte siyah duvarların çok uzağında bir yere gözünü
dikti.
Bugünün dünden hiç bir farkı yoktu.
Dün Salih, bugün Azra. Bir Şeba'lı Salih, koyu duvarlar, çimento
torbaları ve taşlar. Bu Şeba'nın mahkûmları daha çok insan için, daha
çok hapishane inşa ediyorlardı. Yaz güneşi yüzlerine vuruyordu, molayı
bekleyen dudaklarının üzerinde tuz halinde biriken teri en derin
hücrelerinde hissediyorlardı… Salih ağır taşları, altlarında ezilen
zayıf vücuduyla, ikinci kata taşır, dudaklarında acı bir gülümseme,
kendi yorgunluğu ve güçsüzlüğüyle savaşırdı. Gülümsemesiyle
dudaklarındaki tuzun acılığını daha fazla nemlendiremediği an, yıkıldı
ve taşıdığı taş da göğsüne düştü, çöl rüzgârıyla esti geçti ama bugün
Azra'nın yüzündeki köpükleri donduran soğuk bir sonbahar rüzgârı
esiyordu.
Salih'in arkadaşları taşıdıkları
şeyleri bırakıp, onun etrafında bir çember oluşturmuşlardı,
burunlarından soluyorlardı ve öfkeyle bağırıyorlardı. Bağıran ve korkan,
sopalı ve tüfekli askerler olmalıydı.
Hiçbir faydası yoktu. Salih'in
alaylı gülümsemesi çöl rüzgârına karıştı. Salih henüz yerde yatarken
arkadaşları gerekli tıbbi yardımı getirmeye gitmişlerdi; kendini
kitaplar ve kesin hareketlere dönüştüren gençliğin azmi olmalıydı. Bugün
Salih Azra'nın gözlerindeydi, arkadaşlarının gözyaşları sel olup
akıyordu.
Uyan Azra, sen güçlü birisin! Uyan!
Azra'nın ellerini nazikçe tuttu, ama güçlü bir rüzgâr onu arkasından
itti ve yere çarptı. Sait etrafına baktı. Salomon dik dik bakıyordu,
öfkeyle yumruğunu sallayarak "İşine geri dön, Seni sersem!" diye
bağırdı.
Ebu Mahmut hızla cevap verdi
"Efendim, Azra kaza geçirdi. Biz de ona yardım etmek için geldik.
Herhangi bir problem yok, zarar ziyan yok."
Salomon iğrenerek tükürdü. "Berbat
bir şekilde çalışıyorsunuz! Topunuz berbatsınız!"
Sait Salomon'a vurmak isteyerek
fırladı ve ona doğru koştu. Sinirlenen Ebu Mahmut kollarıyla onu tuttu,
geri çekti. "Sakin ol oğlum" diye yalvardı "Biz onun eşiti değiliz."
Sait, onu müteahhitten uzak tutmaya
çalışan Ebu Mahmut'tan kurtulmaya çalışıyor ve bacaklarıyla yeri
tekmeliyordu.
Ebu Mahmut "Biz onun seviyesinde
değiliz" diye yalvarıyordu. "O alçak pezevengin biri! Ona göre tüm dünya
para demek, ama bizi satın alamaz!"
Azra Sait'e doğru sürünerek gitti.
Güçlükle ayaklarına sarıldı ama sonunda yıkıldı, şiddetle nefes alarak.
"Sakin ol Sait, yalvarırım sakin ol. Olanların hepsi benim yüzümden,
lütfen sakin ol!"
Salomon durumun ciddiyetini fark
etti. Geriye doğru yürüdü, endişeli gözleri arabaya gidene kadar
Sait'ten ayrılmadı."
Arabaya atladı ve öfkeyle bağırdı "Ebu
Mahmut, kovuldun!"
"Ne için?" dedi Ebu Mahmut sert bir
sesle "Senin de, işinin de Allah belasını versin "Yıkıl gözümüzün
önünden!"
Salomon arabayı çalıştırdı, kasıtlı
bir sevinç gösterisi içinde Sait ve Azra'ya dönerek "Siz iki eşek de
kovuldunuz!"
Sait, Ebu Mahmut'un kontrolünden
çıkarak, mermi hızıyla arabaya doğru koştu ama araba arkasında bir duman
bulutu bırakarak uzaklaştı. Kesif duman öksürüğe boğulan üçünü tamamıyla
etkisi altına almıştı.-
* Roman ve kısa öykü yazarı
Askalani, Filistin'in Güney'indeki Macdel Askalan'da doğdu. Gazze'deki
mülteci kamplarından birinde yetişti ve ilköğrenimini burada aldı. 1969
yılında, İskenderiye Üniversitesi ziraat mühendisliği bölümünü bitirdi.
Kısa hikâyeleri birçok önemli Arap ve Filistin dergilerinde yayınlandı.
Yazarın başlıca eserleri, Sessizliği Bozmak" ve "Ölüm Alfabesi" (kısa
hikaye)", "Taşkın" ve "İhtiyat Zamanı" (roman) dır. Ayrıca Filistin'le
ilgili kısa hikâyelerden oluşan iki antolojiye de katkı sağlamıştır.
1 Kavaja yabancı bir
adamdır.
2 Menahel İbranice'de şef
anlamına gelir.
3 Yemenlilerin uyuşturucu
olarak kullandıkları bir çeşit bitkidir, etkisi saatlerce sürebilir.
|