[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

GARİB ASKALANİ*

Türkçesi: Cansu ÇAM OĞUŞGİL

AÇLIK

----------------------------------------

 Sait endişe ve kızgınlık dolu gözleri dışında tüm yüzünü örten saç şekline alışmıştı. Acıyla iç geçirdi, yanında durup acele ettiren karısının yüzüyle karşılaşmayı bekleyen nefesini tutmak için dişlerini sıktı.

Geride kalan tüm hafta boyunca, diğerleri gibi o da şafak sökmeden önce evden ayrılmaya çalışmıştı. Fakat son anda kapıyı öfkeyle yumruklamış, karısının onun için hazırladığı yemek paketini fırlatmış ve öğle güneşinin kızıllığında uyanmak üzere doğru yatağa dönmüştü. Karısı onun ta içinde yanan ateşten habersizdi. Bugün gitmekten başka seçeneği yoktu. Elinden geldiğince karşı koymaya çalışmıştı, hâlâ açlığa  çözüm bulma umudu vardı fakat bu çok keskin bir acıydı.

Karısının tüm mücevherlerini çoktan satmıştı ve kendine ait birkaç eşyayı da yok pahasına elden çıkarmıştı. Bu, birkaç günlük açlıklarını yatıştırmıştı, sonrasında ise çocuklarının çığlıkları içine işlemeye başlayınca şehirde iş aramak için çılgınca sokağa fırlamıştı. Fakat şehir kendi işleriyle meşguldü, mevcut olan işten çok daha fazla işçi bulunmaktaydı. O ise, dükkan dükkân dolaşıp iş arıyordu ama her defasında geri çevriliyordu.

Alışılmış soru alışılmış cevabı getiriyordu "Ne iş yaparsın?"

"Vasıfsızım, ama…"

Dükkan sahiplerinin alay dolu bakışları içine işleyip şevkini kırarken, sırıtan dudakları "Üzgünüz ama size uygun bir işimiz yok" demek için acele ediyordu.

"Efendiler, yapacak bir iş."

"Fakat çok az öderiz. Bu size yetmeyecektir."

"Her şeye razıyım, her şeye."

İşverenler sessizce dinlerken aslında hiç  umut olmadığını bilir, ama yine de o sarsıcı cevabı alana kadar öylece büyülenmiş gibi oturur, "Size uygun işimiz yok"

Kimileri nefret ve küçümsemeyle "Neden İsrail'e gitmiyorsunuz" diyerek, uzaklaşır.

Bazıları da inceden inceye alay ederek, duygularıyla oynarlar: "Mesleğiniz nedir genç adam?"

Mesleğim! Allah'ım! Keşke sen bari bilseydin mesleğimin ne olduğunu!... Ne yazık ki sen bile bir şey yapamazsın. Kahrolası, hapishanede bu iliklerime işledi. Ondan geriye kalan izleri de parmaklıklar ardında bıraktım.

Ve o parmaklıkların ötesinde kayboldu.

Onları orada bıraktın, geleceği yaratarak. Açlığın sana tesir etmesine izin vermek, dünyanın sana arkasını dönmesini sağlamak için güneş ışığına salıverdin. Keşke arkadaşlarım bilseydi! Orada tüm sorunların üzerinde hassasiyetle durulur, çabuk ve uzun süreli görevler belirlenir ve tam bir program hazırlanır. İsrail'i boykot etme işleri en temel ve en acil konu. Engel olmayı, enine boyuna düşünmeyi istemedikleri başka meseleler de vardı.

Boşluğu öfkeyle yumrukladı, düşünceleri içindeki acıyı ve üzüntüyü tekrar ayaklandırmıştı.

Duvarların ardında, hapishanede, yemekler, bereketsiz olmakla beraber,  düzenli olduğu için  kimse böyle bir şeye dikkat etmiyordu. Günler böylece geçti, çocukların çığlıları boğarak ve dışarıdaki eşleri ve anneleri yorgun düşürerek, dersler muntazaman verildi, tartışmalar hararetlendi ve sesler yükseldi. Güzel bir yarın için bir insanın alabileceği tüm ekmekten daha aydınlık bir umuttu. Bir gün sizin umutlarınız da gün ışığına çıkabilecekti.

Açlık çekilen günlerde kural buydu, normalde çocukların yüzleri her zaman gülmeliydi,  çocuğun tebessümü dünyaya bedeldi. Güzel şehrim, sen ona bir adım gidersen o sana koşarak gelir. Başkaları sana doğru koşar, seni öpücüklere, yalana ve paraya boğar. Yol boyunca ayak izlerin silahlar, bombalar ve şarapnellerdir. Şimdi ekmek arayan ilk adımların, bu utanmaz şehirden, kendi ikiyüzlülüklerini nimet sayanlardan  nefret ederek,  başka tarafa yönelecek. İşte buradasın, insanların seni tanımasından korkarak poşunla yüzünü iyice kapatıyorsun. Öyle ya da böyle mesele basit: İşçi kuyruğunda bir kişi daha olacak bugün, ya fabrikada ya da umumhanede iş verecekler sana, aradaki fark nedir ki? Kazandığın peniye tüm dünyanın pisliği karışmış olacak ama çocuklarının çığlıkları dinecek, zavallı eşinin şükür gözyaşları yanaklarından süzülecek.

"Allah'a dayan Sait. Sen ne ilk, ne de sonsun." 

Karısının tedirgin sesiyle kendine geldi. Omzuna hafifçe dokundu, üzgün gözlerini öptü. "Bugün gideceğim canım, kendim için değil-" Eşi, titreyen yanaklarından bir damla yaşın aktığını fark etmesin diye, korkarak oradan hızla uzaklaştı.

Araba onu Mecdel kavşağında bıraktı. Üzüntüsünü bir kenara bırakarak, diğer işçilere katıldı. Her tipte ve her yaşta işçi vardı, onların ne kadar uykulu ve yorgun olduklarını anlamaya çalıştı. Gençlerden bazılarının güldüklerini duyarak şaşırdı ama bu şaşırma ve afallama, gençlerin kendi benlikleri kadar derin olan yaşama isteğini görebildiği içindi. Sonra onların yaklaşan bir arabaya doğru koştuklarını gördü bu bir Peugeot'ydu. "Salomon!... Salomon!…" diye bağırıyorlardı.

Gördüklerini garipsedi. Etrafına baktı, yanında oturan yaşlı ve zayıf adamla göz göze geldi.

Bakışları yaşlı adamı soru sormaya cesaretlendirdi "Neden sen de diğerleri gibi koşmuyorsun?", ardından sorusunu daha açık bir hale getirmeye çalışarak ekledi  "Salomon'a niye koşmuyorsun diyorum, seni alabilir."

"Salomon da kim?"

"Müteahhit, taşları ve çimento torbalarını taşıtmak için güçlü olanları seçer."

Kaslarının bu işe uygun olduğunu anlamıştı, bu konuşmayı daha fazla uzatmak istemedi. Kısa keserek "İnsanların kaderi şansa bağlıdır" dedi. Adamın inançlı cevabıyla irkildi "Allah senin aramanı bekler. O ancak yol göstericidir."

İçinde bir volkan eriyip gitti sanki. Allah'ın "arayış" tan kastettiği bu muydu? Bir insanın köle haline gelmesi ve kaldırımlarda kendini satması ne kadar acıydı! Arabadan inen adamın etrafını saran köleler sürüsünü izledi, müteahhit dudaklarıyla büyük bir pipoyu durmadan çeviriyordu.

Çaresiz yüzlere doğru piposunu üfleyen müteahhit, sıcak sabah ışıkları değer değmez sönecek piponun halka halka dumanları arasında köleleri inceledi.

Adam dikkatle yüzlerine bakarken, gözleri Sait'inkilerle buluştu. Sait cüretkârca açabildiği kadar açarak, gözlerini boşluğa dikti. Arabaya binmek için acele eden diğerleri gibi müteahhitin ona da işaret ettiğini görmedi. Yaşlı adamın kendisini dürtüklediğini hissetti.

"Acele et! Neyin var senin? Başka bir dünyadan mı geliyorsun?"

"Bu da ne demek oluyor?"

"Kavaja1 seni çağırıyor."

Kuşkulu gözlerle baktı, ama yaşlı adam onu gerçekten gitmeye zorluyordu.

"Hadi oğlum… Bugün başka bir iş bulamayabilirsin."

Diğerlerini izledi ve arabanın arka koltuğuna atladı, kendini diğer adamlarla eşyaların arasında buldu. Arabanın dar olduğunu düşündü. Başlığını çıkardı ve sigara içmek için aşırı bir istek duydu. Diğer işçileri umursamadan, duman kıvrımları arasından eşyaları izlemeye koyuldu. Adamlarla göz göze gelmekten kaçınıyordu, araba gideceği yere yani işe doğru gidiyordu, o ise ne nereye gittiklerini biliyordu ne de oraya ne kadar sürede gidildiğini. Sigarasıyla birlikte, araba inşaat sitesine girip bir binaya yaklaşana kadar hiçbir şeyin farkında olmadı.

İşçiler arabadan indi, bazıları malzemeleri boşaltmaya koyuldu. Sait'in gözleri binanın yüksekliğine takıldı. Bu çıplak, çimento sütunlardan oluşan bina bir mühendislik eseriydi. Kendisini, deniz aşırı ülkelerden gelen, yeni Yahudi göçmenlere bu inşaatı, apartmanlar ve ofisler olması için, duvarlar ve diğer gerekli şeylerle donatacak bir uşakmış gibi hissetti. O zamana kadar belki kendisi de rüzgârla birlikte kuruyup bir iskelet halini alacaktı. Başka seçenek yoktu, ikisinden biri iskelet olmak zorundaydı, binanın tamamlanması için bu zorunluydu…

Bir adam, onlara doğru gelen başka birini göstererek "menahel2" diye seslendi. Adam onların durduğu yere varır varmaz, görev dağılımını yaptı.

Menahel ona döndü ve "Senin adın ne?" diye sordu.

"Sait"

"Sen, git ve ikinci kattaki Ebu Mahmut'la çalışmaya başla."

Binanın girişlerinden birini gösterdi. Sait hiçbir soru sormadan doğruca oraya gitti; binanın yapılması için Ebu Mahmut'la çalışması gerekiyordu, o da bunu yaptı.

"Merhaba Ebu Mahmut"

Yapı iskelesine dayanan adam birden irkildi ve elindeki mezurayı düşürdü. Sait mezurayı almak için eğildiği sırada Ebu Mahmut'u gördü ve onu tanıdı. Öyle bir korkmuştu ki her yanı tir tir titriyordu, mezura elinden düştü düşecekti. Yine de elinde sıkıca tuttu. 

Ebu Mahmut sen misin? Bu kötü güne ve içinde sakladığı sürprizlere içinden lanet etti. Ebu Mahmut, bu iskeleti donatmak için seninle birlikte mi çalışacağız? Dedi. Adamın o günkü endişesini çok net hatırlıyordu, iş ruhsatını yırtıp düşüncesizce yüzüne fırlatmıştı. Ne kekelemesini ve korku dolu sözlerini duymaya ne de onun içindeki dehşeti anlamaya çalışmıştı. Yine aynı gün, çocukların gözlerindeki acının, herhangi bir çalışma ruhsatından veya mezuradan, hatta bir çimento torbadan daha güçlü olduğunu asla anlayamamıştı. Başka seçenekleri yoktu… Geçmiş hatıraların akışından kurtulmak için başını salladı, sadece o anı yaşamaya çalışıyordu. Dudaklarında solgun bir gülümsemeyle, adama doğru baktı. "Allah sana güç versin, Ebu Mahmut."

Alçak ve ihtiyatlı bir sesle "Sana da oğlum." dedi. "Nasılsın?"

"İyiyim, Allaha şükür. Hizmetindeyim." Sait gerilimden kurtulmuştu. "Menahel beni sana gönderdi. Bugün seninle çalışacağım."

"Çok iyi, oğlum"

"Ne yapabilirim?"

İçtenlikle konuşuyordu. Fakat Ebu Mahmut gevşedi ve şüpheyle gülümsedi. Sait bugün gerçekten çalışacak mıydı? Hem de inşaatta? Mikser ve tuğla kalıpları onun malzemeleri mi olacaktı? Ebu Mahmut bunları daha fazla düşünmeden genç adama ciddi ciddi baktı. "Malzemeleri karıştırabilir ve buraya taşıyabilirsin ya da bana tuğlaları verebilirsin" Bu sırada kırk yaşlarında, kendisinin ağırlığından daha fazlasını taşıyan bir adam, titreyen elleriyle bir kova çimento getirdi.

Sait bu insanın hareket edebildiğine inanamıyordu, fakat çok geçmeden adamın bu ağır yüke direnen damarlarının dışarı fırlamış olduğunu fark edince bu düşüncesinden utandı. Ebu Mahmut kovayı adamın elinden aldı ve ona "Azra bu Sait. Bugün onunla çalışacaksın." Dedi.

Ebu Mahmut Sait'in dile gelmemiş sorusunu yanıtlarken, Azra da Sait'le el sıkıştı. "Onu hafife alma. Bu Yemenli Yahudi senden daha iyi Arapça konuşur. Ama işinin senden iyi olmasına izin verme."

Yemenli "Ebu Mahmut bu binadaki en iyi ustadır. Altın gibi adamdır." diyerek göz kırptı ve kahkahayı bastı.

Azra aşağıya indi, Sait de onu izliyordu, Ebu Mahmut sevgi ve şefkatle onlara baktı. Soğuk bir sonbahar sabahıydı. Soğuk hava insanın kemiklerine insafsızca saldırırken, yüzleri ve gözleri yakıyordu.

Ebu Mahmut beşinci kattaki yapı iskelesine öyle kuvvetli yaslandı ki duvar yıkılacak gibi oldu. Zavallı Yemenli, akrabalarını Sana sınırlarında terk etmişti, lezzetli sütten ve qattan3 vazgeçmişti, çimento karışımıyla oynamaya gelmişti, karışımın ağırlığına mümkün olduğu kadar tahammül ediyordu, tuğlaların etrafında mekanikleşirken, onların giderek yükselen duvarlara dönüştüğünü izlerken, Ebu Mahmut'un titizliği bir dakika bile nefes almaya izin vermiyordu. Her saniye bina daha da yükseliyordu ve Mecdel'ın meydanları yasak, yeşil bir halı gibi altına serilirken sen de onlarla yükseliyordun. Suyuyla yıkandığın kuyuyu hatırla, annen orada, sürekli yenilenmen ve kuyunun suyu gibi daima taze kalman için sünnet yaralarını bu suyla yıkamaya yemin etmişti. İşte o kuyunun etrafındaki bir ağacın gölgesinde uyuyabilmek istiyordun şu an.

Ne oldu bu arzularına? Kuyunun etrafında oyun oynayan küçük ayakların nereye gittiler? Hatırlamaya vaktin yok. Sabahın erken saatlerinden akşam karanlığı çökene kadar çalışıyorsun. Gece ise bitkin düşüyorsun, hayallerin bir sonraki güne hazırlanmakta olan derin bir uykunun içinde kaybolup gidiyor.  Yatak seni öyle bir içine alıyor ki karının isteklerine bile cevap veremiyorsun. Karın sana sokuluyor, kadınca cilveler yapıyor, seni harekete geçirmeye çalışıyor, bu arada yorgun kaslarının seni başarısızlığa uğratacağından korkarak uyuyormuş gibi yapıyorsun. Kadının vücudu kıvrılıyor, burnunda şehvetin kokusu tütüyor ama sen uyuyormuş gibi yapmaya devam ediyorsun. 

Karını bile memnun edemiyorsun, ama her şeye rağmen, çocuklarının çığlıkları bedeninin arzularından daha üstün geliyor. Bazen de gücün yettiğince karını tatmin edersin. Sonra işe geri dönersin. Her gün yoldaki kuyunun ve çınar ağacının yanından geçersin, şimdi küçük bir çocuk olsan ve ağaca tırmansan, karakola götürülür ve kutsal bir ağaca ve onun şifalı sütüne zarar vermekle suçlanırdın. Zavallı Azra, doktorun verdiği ilaçlar kızının çıbanları için faydasız, çınarın sütü belki hastalığını iyileştireceğini ümit ederek lime lime olmuş elleriyle ağacı eşeliyor. Zavallı çocuk bu sefil hastalık yüzünden solmuş, Azra ise ceplerindeki para suyunu çekene kadar bir çözüm bulmak için kendisini harap etmiş, ama çocuğun yüzündeki çıbanlar hala iyileşmemiş. Kimsenin yardım edeceği yok, kızının bir hastaneye gitmesi gerekiyor, bu yüzden Azra bir Salomon daha arıyor, yani başka bir iş daha. Geceleri manav onun diğer dünyası. Azra orada çalışıyor, gece ve gündüze bölünmüş, gece onu sebze küfelerinin taşıyıcısı olarak kabul etmiş, gündüz ise onu çimento kovalarının taşıyıcısı olarak kucaklamış. Bütün  parasını hastaneye akıttığı için cepleri daima boştur. Çocuk ağlar, Azra haykırır. Kafir güne ve çınar ağacına lanetler eder. 

Sonbahar sabahı soğuktu, Ebu Mahmut iyi bir insandı, elleri şifalıydı, her kuruşunu hakkıyla kazanıyordu. Maharetli  elleri sayesinde duvarlar yükseliyordu ve binanın gövdesi şekilleniyordu. Hızı kesilmesin diye tuğlaları peş peşe Ebu Mahmut'a uzatırken nefesimiz kesiliyor, damarlarımız, kovanın ağırlığı altında defalarca ezildiği için bir saniye bile rahatlayamıyordu. Ebu Mahmut merhametli, altın gibi adamdı. Binadaki en iyi ustaydı. Patron, kasılan damarlarımızdan, keskin tuğlaların yaraladığı ellerimizin çiziklerinden yaptığımız işin hızını anlıyordu. Bu sırada sağlığımız tehdit altındaydı. Mecdel bizi umursamayacak kadar meşguldü, manav insanlarla ve seyyar satıcılarla doluydu, çınar ağacı kutsaldı, yılda birkaç kere meyve verirdi ve güzel günlerin ardından kötü günler gelmek zorunda mıydı?

Sait, Ebu Mahmut'un iskeleden aşağı doğru indiğini görünce kendine geldi.

"Sait,  Allah'ım sen bize yardım et Yemenli…"

"Ne oldu?"

"Yıkıldı oğlum! Yıkıldı! Allah'ım yardım et!"

Sait neye uğradığını şaşırarak, Ebu Mahmut'un ardından hızla koştu. Tüm bildiği Ebu Mahmut'un endişeli ve üzüntülü haliydi. Çimentonun içine yüzükoyun düşen adama doğru koştular.

Onu taşıdılar ve inşaatın ötesindeki bir duvarın gölgesine sırt üstü yatırdılar. Elleri yerde güçsüzce duruyordu, koyu renk damarları ezilmiş solucanlar gibi tümüyle kasılmıştı. Ağzından çıkan köpükler, yüzünü kaplayan siyah çimento tanelerini taşıyarak burnundan akan sarı sümükle karışmış çenesinden aşağı doğru sızıyordu. Zorlukla nefes alıyordu, kırılan kaburgasının acısı gökyüzüne doğru bakan siyah gözlerinden okunuyordu. Sait hafifçe göğsüne masaj yapıyor ve güçsüz kalbini dinliyordu, Ebu Mahmut da onun gergin bacaklarını eğip büküyordu.

Azra yeni avlanmış bir hayvan gibi kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi. Ebu Mahmut derin bir nefes aldı ve duygu dolu titrek bir sesle "Şükür Rabbime! Şükür Rabbime!" dedi.

Azra ayağa kalktı, iki adamın etrafında dolandı, bitmemiş cümleler mırıldanarak sanki bambaşka bir dünyadan gelmiş gibi konuşuyordu.

"Her şeye kadir olan Allah'ım"

"Merhametli Allah'ım"

"Çocuğunun hatırına Azra'ya acıdın, her şeye kadir olan Allah'ım!"

Sait, Azra'nın yüzündeki kiri ve tükürüğü sildi. Azra'nın gözleri Sait'in elini takip ediyordu, dudakları hareket etti, fakat sesi çok kısıktı. Yüreklenmesi için Sait hafifçe alnına dokundu, fakat Azra sessiz gözyaşlarına boğuldu. Sait onu teskin etmeye çalıştı ama aniden durdu. Azra'nın dudakları güçsüzleşti, akan gözyaşlarıyla birlikte siyah duvarların çok uzağında bir yere gözünü dikti.

Bugünün dünden hiç bir farkı yoktu. Dün Salih, bugün Azra. Bir Şeba'lı Salih, koyu duvarlar, çimento torbaları ve taşlar. Bu Şeba'nın mahkûmları daha çok insan için, daha çok hapishane inşa ediyorlardı. Yaz güneşi yüzlerine vuruyordu, molayı bekleyen dudaklarının üzerinde tuz halinde biriken teri en derin hücrelerinde hissediyorlardı… Salih ağır taşları,  altlarında ezilen zayıf vücuduyla, ikinci kata taşır, dudaklarında acı bir gülümseme, kendi yorgunluğu ve güçsüzlüğüyle savaşırdı. Gülümsemesiyle dudaklarındaki tuzun acılığını daha fazla nemlendiremediği an, yıkıldı ve taşıdığı taş da göğsüne düştü, çöl rüzgârıyla esti geçti ama bugün Azra'nın yüzündeki köpükleri donduran soğuk bir sonbahar rüzgârı esiyordu.

Salih'in arkadaşları taşıdıkları şeyleri bırakıp, onun etrafında bir çember oluşturmuşlardı, burunlarından soluyorlardı ve öfkeyle bağırıyorlardı. Bağıran ve korkan, sopalı ve tüfekli askerler olmalıydı.

Hiçbir faydası yoktu. Salih'in alaylı gülümsemesi çöl rüzgârına karıştı. Salih henüz yerde yatarken arkadaşları gerekli tıbbi yardımı getirmeye gitmişlerdi; kendini kitaplar ve kesin hareketlere dönüştüren gençliğin azmi olmalıydı. Bugün Salih Azra'nın gözlerindeydi, arkadaşlarının gözyaşları sel olup akıyordu.

Uyan Azra, sen güçlü birisin! Uyan! Azra'nın ellerini nazikçe tuttu, ama güçlü bir rüzgâr onu arkasından itti ve yere çarptı. Sait etrafına baktı. Salomon dik dik bakıyordu, öfkeyle yumruğunu sallayarak "İşine geri dön, Seni sersem!" diye bağırdı.

Ebu Mahmut hızla cevap verdi "Efendim, Azra kaza geçirdi. Biz de ona yardım etmek için geldik. Herhangi bir problem yok, zarar ziyan yok."

Salomon iğrenerek tükürdü. "Berbat bir şekilde çalışıyorsunuz! Topunuz berbatsınız!" 

Sait Salomon'a vurmak isteyerek fırladı ve ona doğru koştu. Sinirlenen Ebu Mahmut kollarıyla onu tuttu,  geri çekti. "Sakin ol oğlum" diye yalvardı "Biz onun eşiti değiliz."

Sait, onu müteahhitten uzak tutmaya çalışan Ebu Mahmut'tan kurtulmaya çalışıyor ve bacaklarıyla yeri tekmeliyordu.

Ebu Mahmut "Biz onun seviyesinde değiliz" diye yalvarıyordu. "O alçak pezevengin biri! Ona göre tüm dünya para demek, ama bizi satın alamaz!"

Azra Sait'e doğru sürünerek gitti. Güçlükle ayaklarına sarıldı ama sonunda yıkıldı, şiddetle nefes alarak. "Sakin ol Sait, yalvarırım sakin ol. Olanların hepsi benim yüzümden, lütfen sakin ol!"

Salomon durumun ciddiyetini fark etti. Geriye doğru yürüdü, endişeli gözleri arabaya gidene kadar Sait'ten ayrılmadı."

Arabaya atladı ve öfkeyle bağırdı "Ebu Mahmut, kovuldun!"

"Ne için?" dedi Ebu Mahmut sert bir sesle "Senin de, işinin de Allah belasını versin "Yıkıl gözümüzün önünden!"

Salomon arabayı çalıştırdı, kasıtlı bir sevinç gösterisi içinde Sait ve Azra'ya dönerek "Siz iki eşek de kovuldunuz!"

Sait, Ebu Mahmut'un kontrolünden çıkarak, mermi hızıyla arabaya doğru koştu ama araba arkasında bir duman bulutu bırakarak uzaklaştı. Kesif duman öksürüğe boğulan üçünü tamamıyla etkisi altına almıştı.-

  

*          Roman ve kısa öykü yazarı Askalani, Filistin'in Güney'indeki Macdel Askalan'da doğdu. Gazze'deki mülteci kamplarından birinde yetişti ve ilköğrenimini burada aldı. 1969 yılında, İskenderiye Üniversitesi ziraat mühendisliği bölümünü bitirdi. Kısa hikâyeleri birçok önemli Arap ve Filistin dergilerinde yayınlandı. Yazarın başlıca eserleri, Sessizliği Bozmak" ve  "Ölüm Alfabesi" (kısa hikaye)", "Taşkın" ve "İhtiyat Zamanı" (roman) dır. Ayrıca Filistin'le ilgili kısa hikâyelerden oluşan iki antolojiye de katkı sağlamıştır.

1          Kavaja yabancı bir adamdır.

2          Menahel İbranice'de şef anlamına gelir.

3          Yemenlilerin uyuşturucu olarak kullandıkları bir çeşit bitkidir, etkisi saatlerce sürebilir.

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.