[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

CAFER ÖZGÜL 

DELİ HAFIZ

---------------------------------------- 

Bu saatlerde evimin güney yamacına otururum. Akşam üzeri kıbleden esen sakin rüzgarda, aynı manzarayı seyrederim. Yokuş aşağı uzanan boz toprak, sağ yanda topraktan aniden başını uzatan bir kaya, onun gerisinde bodur bir meşe... Daha aşağılarda, düzlükte uzanan tarlalar... İşte bu bana hüzün verir. Dikkatli bakınca, her manzara hüzünlüdür aslında. Benim asıl dünyam yıllardır bu manzara ile çevrelenir. Başka bir yeri görmeyi düşlemem bile.. Bu dünyadan kopuk dağ başı, bu bodur meşe,bu bozkır bana yetiyor. Zaten fazlasına da hacet yok.

Köylüler bu saate, "Deli Hafız'ın erme saati" der kendi aralarında. Elli beş senedir, hiç sektirmeden yaz kış buraya çıkarım. Son yıllarda sağlığım bozuldu. Fazla ayaz olunca pencerenin önüne çıkıyorum. Aslında saatim yok. Ama gün boyu bu anı beklediğim için olacak, güneş ufka yaklaştıkça içimde bir saat tıkır tıkır işliyor. O an yaklaştıkça, heyecanım dayanılmaz oluyor. Gözüm sürekli kapıda... Erken çıkıp, bir şeylerin dengesini bozmamak için, sürenin dolmasını bekliyorum. Eminim, hep aynı saniyede elim kapının tokmağına uzanıyordur. Açtığım an adımımı evin dışına değil de, göğün ilk basamağına atıyorum sanki. O kadar içim doluyor.Sonra bu bozkırın değişmezliği hüzünlendiriyor beni. Sonrası... Kendimi unutuyorum...

Ona ulaşmam göründüğü kadar basit olmuyor. Bazen on dakika oturuyorum, bazen bir saat. Karşımdaki manzarayı da içimin hüznüne bulayarak. Öyle bir an geliyor ki, gözlerim kendiliğinden kapanıyor. Bazen düşünüyorum. Çözülmez bir sır bu. Elli beş senede bir kere bile kendimi, gözlerim kapanırken yakalayamadım. O anda sanki ben kontrolümü yitiriyorum. Benliğim yok oluyor da, başka bir aleme katılıyorum. Belki de gözlerim hiç kapanmıyor. Neyse... O an işte, karşımdaki manzara siliniyor. İçimdeki dünyaya dalıyorum. Bu kez seyretmiyorum. Ona katılıyorum...

Feleklerin katları önümde bir bir açılırken, ben onu buluyorum:Cemile'yi. Ebedi aşkımı. Zaman, mekan, her şey siliniyor. Ve biz, yeniden kavuşmanın hazzını tadıyoruz. Tıpkı elli beş yıl önceki gibi. Ama bunda, ondan da fazla olan bir şey var. Elli beş yıl önce bizi bağlayan tüm korkulardan arınıyoruz. Yaradanın önünde, öylece, çırılçıplak katılıyoruz birbirimize. Sonra sanki tek olup, yaradana yöneliyoruz. Tekrar yükselmeye başlıyoruz. Bu yükselen ne ben, ne de o. Hem ben, hem o aynı zamanda...

 Sonra.. Sonra aniden kendime geliyorum. Göğün katları bitmeden, yaradanın eşiğine yüz sürmüş olarak. İşte bu kısmını bir türlü hatırlayamıyorum. Bu küçücük, bu zavallı Hafız'ın aklı o kadarını kaldıramıyor sanırım. Ayıldım mı, kendimi Musa ile birlikte, Yüce Cemal'i görmüş Tur  dağı gibi buluyorum... Parçalanmış, unufak... Kendimi toparlamam saatler sürüyor. O yüce tecrübeden sonra, bu fani aleme dönemiyorum bir türlü. Ne zaman ki, dünya yeniden baskın çıkıyor, titremelerim azalıyor, nabzım normale dönüyor.  Hemen, ertesi günkü buluşmanın heyecanı başlıyor sonra. Günlerim böyle   bir helecandan ötekine yuvarlanıyor. Cahil köylüler bana zavallı bir meczup gözüyle bakıyorlar. Oysa benim sahip olduğum hazineyi bir bilseler...

* * *

Babam bu bağ evini yaptığında, ben ergenliğe yeni adım atıyordum. Askerlikte gördüğü Muğla'lı beylere özenmiş, köyün uzağındaki tek tarlasının başına ev yapmaya karar vermişti. Taşlarını birlikte kestik. O yaparken, ben çamurunu kardım. Sıvasını ise, rahmetli annem yaptı. O zamanlar, kuş kovalamak yerine, bu evle uğraştığım için babama az buğz etmemiştim. Şimdi ise, ömrümün kozası olan bu mekan için, şükran borçluyum. Tek göz odamın duvarlarında hala annemin el izleri duruyor. Yer yer sıvalar dökülmeye başladı artık. Gene de onları örtmeye elim varmıyor.

Babam, küçük yaşta köyden ayrılmış, yedi yıl medresede okumuştu. O yıllarını, çileli bir efsane gibi anlatırdı bana. Tek ideali beni de oraya yollamaktı. Tam hocalarıyla sözleştiği yıl, hükümet kararıyla medreseler kapatıldı. Babam için bir yas günü olan o gün, benim için bayramdı. Bunu babama asla hissettirmedim tabii. Yoksa iyi bir kötek yerdim.

Babam, bağ evini bitirince, Perşembe öğleden sonraları buraya kapanmaya başladı. Taa sabahtan anneme azığını hazırlatır - o da bir parça kuru ekmek, bir testi su - Cuma namazına kadar köyde görünmezdi. Burada ne yaptığını asla öğrenemedim. Annem onun bir tam gün, zikir yaptığını söylerdi. Bazı günler gizlice gelir, evde ondan izler arardım. Fakat bir kuru şilte ile, her zaman duvara özenle asılmış seccadeden başka bir ipucu bulamazdım.

Babamın bu tavrı, köyde ona büyük bir saygınlık kazandırdı. Her Cuma'dan sonra evimiz ziyaretçilerle dolmaya başladı. Hepsi, babamın sohbetlerini dinlemeye koştular. Zamanla, sohbet işi tavsadı. Köylülerin ilgisi başka bir yöne kaydı. Her Perşembe sabahı kapımızda beliren bir köylü, babamdan kendisi için istiareye yatmasını istiyordu. Babam bunların çoğunu reddeder, bazısını kabul ederdi. Artık cumaları bir tek ziyaretçisi oluyor, babam da ona rüyasının yorumunu aktarıyordu. İşte bunları duymaya can atıyordum. Babamın anlattıklarında her zaman efsunlu bir yan vardı. İnsan, kaderle satranç oynuyor hissine kapılıyordu.Bu yorumları dinlemek, sahibinden başka herkese yasaktı. Ben, kah yüklüğe saklanarak, kah pencereden, gizli gizli dinlerdim. Günah olduğunu biliyordum ama, ne yalan söyleyeyim   asla vicdan azabı duymadım.

İşte o sıralarda, bir Cuma babam bağ evinden yüzü kararmış döndü. Beni elimden tuttu ve düş odasına soktu. Halinde olağanüstü bir şeyler vardı. Heyecandan titriyordu. Ben de titremeye başladım.Uzun süre bana baktı ve derin soluklar aldı. Sonra: "Ben ölünce, o evden uzak duracaksın", dedi. Titremem birden kesildi. Daha sihirli bir şeyler beklemiştim. Babamın gözüne düş kırıklığı içinde baktım. Odanın dışı daha heyecanlıydı. İzin verse hemen çıkıp gidecektim. Onunsa titremesi azalmamıştı. Hala bana bakıyordu. Nihayet bir çeyrek saat sonra:

-Dün gece bir rüya gördüm. Evimden çıkan gümrah bir su, bağ evinin önünde durgun bir havuza dönüşüyordu. Sabaha kadar kürek salladım, arklar açtım, suyu yönünü verimli tarlalara döndüremedim. Orada öylece kaldı. Sadece üzerine yıldızlar birikti. O kadar... O eve gidersen, zür-riyetimizi kurutursun bilmiş ol.

Biraz heyecanlanmıştım. Ama hala, babam gibi korkmuyordum nedense. Şimdi düşünüyorum da, kaderimin dolambaçlı yolları, taa o günden babama ayan olmuştu. Sadece yorumu yanlıştı. Benim kurtuluşum bu evden kaçmak değil, daha o günden şilteyi buraya atmaktı...

Bu rüyadan bir gün sonra babam bana Arapça öğretmeye karar verdi. Ne düşündü bilinmez; Onun gözünde zaten kötü bir talebeydim. Yedi yaşımdan bu yana sadece Elifba'yı öğrenmiş, tecvi-, di bir türlü oturtamamıştım. Babam göğsünü gere gere bana bir kıraat yaptıramadığından yakınırdı hep. Arapça öğrenimim ise tam bir bozgunla neticelendi. Aylarca Nasara'dan Yensuru'ya atlayamadım...Annemin koruması olmasa, babam beni ya kesecek, ya da köyden sürecekti. Burnundan soluyordu. Benimse kılım kıpırdamıyordu. Gözüm haylazlıktaydı.

* * *

Bademlerin, Şubat ayından çiçek açtığı o erken bahar sabahı, köyümüze Cemile düştü. Düştü diyorum, çünkü onunki bir geliş sayılmazdı. Adeta ilahi bir el, onu köyümüzün ortasına bıraktı... Karakışta çiçek açan bademler kadar aykırıydı buralara Cemile.

Onun kim olduğunu, neci olduğunu hala bilmiyorum. Babasının elinden tutmuş, köyün ucunda göründüğü an, hakkında rivayetler başlamıştı bile. Kimine göre, yasak bir aşkın meyvesiy-di, kimine, düşmüş bir annenin kızı... Kimi ise onun İstanbul'da bir paşa konağı'ndan kaçırıldığını söylüyordu. Paşa'nın kızı halayığın oğluna tutulunca, sevgilisi kapı dışarı edilmiş, ancak dölü içerde kalmıştı. İşte Çerçi Hüseyin sonunda dayanamamış, kızını oralardan kaçırıp peşindekileri atlatmak için taa buralara gelmişti. Cemile'nin küçük ellerine, narinliğine ve güneş görmemiş saydam tenine en iyi uyan hikaye buydu. O kesinlikle asil bir kan taşıyordu...

Çerçi Hüseyin ser verip sır vermedi. Köylüden bir dam, biraz da ekmek istedi o kadar. Üç yıl onun bunun tarlasında çalıştı, odununu kırdı. Bir kış ayazında, avda donarak çekip gitti aramızdan.

Çerçi Hüseyin ölmeden altı ay önce Harf İnkılabı yapılmıştı. Eski alfabeyi okutmak yasaktı artık... Köyümüz şehre çok uzak olduğundan, yeni harfleri öğretecek kimse de gelmiyordu. O yıl bizler için tam bir bayramdı. Ne eski, ne yeni binmişti dalımıza. Sadece o günün boşluğunu yaşıyorduk. Ben haylazlıklarımı sürdürürken, uzaktan uzağa durmadan Cemile'yi gözlüyordum. Yanına yaklaşacak cesaretin zerresi yoktu... Babam, yatsı namazından sonra, perdeleri sıkıca kapatıp, gene Arapça çalıştırıyordu. Ama artık ümitsiz bir çabaydı bu... Çünkü onu şikayetle tehdit edecek kadar hainleşmiştim. Pazularım da gelişmeye başlamıştı. Beni dövmeyi göze alamıyordu.

Babası ölünce, Cemile'nin bir kuş gibi uçup, başka illere konacağından korktum günlerce. Onun kanatlarındaki bereleri anlayacak yaşta değildim daha. Onun da gidecek bir yeri yoktu. Arkasında bıraktıkları dönemeyeceği kadar uzaklardaydı. Gelecek ise daha uzak. O da ökseye düşmüştü.

Cemile, babasının yolundan gitti. Kendini isteyen hiç bir delikanlıya gönül indirmedi. O narin ellerini baltalara verip, köylünün odunlarını kırmaya, tarlasını sürmeye başladı. Dağlardan hayvan tersi toplayıp, kışlık yakıtını tedarik etti. Ancak sırça saray yıkılmıştı artık. Köyün bütün kopukları, Cemile'ye sırnaşmaya başlamıştı bile... Bense sonsuz bir düşüşteydim. Yükseklerdeki mabudem, çamurlara bulanmıştı. Yönsüz ve sahipsizdim...

İlk o yıllar Tanrı'ya isyanım baş gösterdi işte. Saraylara layık böyle bir güzelliğin, gübrelere bulanmasını aklım almıyordu.Cemile, Belkıs kadar güzel, Züleyha'dan daha alımlıydı. Ama işte o saydam, duru güzellik çamurdan seçilemiyordu bile... Buna layık mıydı?... Köyün çirkin kızları evlerinde dantel işlerken, dolunayın bile yanında sönük kaldığı bu kız, aç kurtların insafına terkedilmişti... En fazla kaba bir köylünün karısı olmak kalıyordu ona...

Cemile, her şeyiyle beni hayretten hayrete sokuyordu. Etraftan ününü duyan zengin oğlanlara, paşazadelere, hatırlı memurlara da gönül indirmedi. Geceleri kapısını sürgüledi ve uyudu. Gündüz ona sırnaşan kopuklardan hiçbiri, gece kapısını zorlama cesaretini bulamıyordu. Köylünün Cemile'ye olan hayranlığı ve kini at başı gidiyordu. Meclislerde neredeyse başka konu konuşulmaz olmuştu. Ancak kimse ona bir şey soramıyordu. Etrafında görünmez bir hale ile dolaşıyordu aramızda Cemile...

Tüm köy çocuklarının yaşına bakmadan, kız erkek dinlemeden ilkokula yazıldığı sene, ,hayatımın dönüm noktası oldu. Köydeki tüm gençler ve çocuklar okula gidiyordu. Kızlar ise kayıtlı olmasına rağmen okula gelmiyordu. Yalnız Cemile'nin adı yoktu okul defterinde. Muhtar, köyün mevcudunu bildirirken onu unutmuş, görevliler de sormamıştı. Bir kez daha bizim çemberimizin dışındaydı Cemile.

Aralık ayının ilk karları düşerken, annemi toprağa verdik. O gün ilk defa Cemile'yi unuttum sanıyorum. Kendimi koyacak yer bulamıyordum. Daha bir hafta önce okumayı sökmüştüm. Arapça'daki başarısızlığımı bilen babam, sitemkar bakarken, annem hasta yatağından doğrulup boynuma sarılmıştı. Gözlerinde gurur vardı. Köyde ilk okumayı söken ben olduğum için, bir alfabem vardı artık. Rahmetli eline almış, iri yazılmış harflere uzun uzun bakmıştı. Taa ki babam kapıp fırlatana kadar.

O kış nasıl geçti, bilemiyorum. Ama baharın daha da feci olacağı aklımdan bile geçmezdi. Bu sefer, bademler çiçeklerini dökerken, köyümüze gelen genç, burma bıyıklı çerçiyi gördü Cemile. Gün ufka doğru alçalırken, köyün yamacını aşan çerçinin peşine düştü ve çekip gitti. Ne kimseye bir şey söyledi, ne de bir eşyasını aldı. Öyle apansız, geldiği gibi. Çerçi Hüseyin bir gün aniden onu bize getirmişti. Bıyıklı çerçi de kaptı götürdü... Daha doğrusu adamın hiç bir işareti olmadan, Cemile peşine takıldı, gitti...

Onun gidişi, bana annemi unutturmuştu. Üzülüyor muydum, seviniyor muydum, bilemiyordum. İçim ezikti, günlerim dağda bayırda avare geçiyordu ama, rahatlamıştım. Cemile aramızdan ayrılınca, onun içimi parçalayan çamurlu, bitkin hali de gözümün önünden çekilmişti. Artık ilk günkü Sultanımdı o benim. Hiç balta görmemiş narin ellerine kavuşmuştu. Kendimi söğüt altlarında onu düşlerken buluyordum sık sık...

Bu kez Sultanımla arama babam girdi. Annem öldüğünden beri garipleşmişti zaten. Gözü beni bile görmüyordu. İkimiz de ipini koparmış, annesiz kuzular gibiydik. O bir yanda, ben bir yanda dolaşıyorduk... Bağ evine daha sık çekiliyordu artık. Sonra bir Nisan sabahı, medrese damarı kabardı. Cumhuriyetin aleyhine sövüp saymaya başladı. Sarığını doladı, cüppesini sırtına geçirdi ve herkesin korkulu bakışları altında, kasaba pazarına gitti. Hiçbir şey yapamıyordum. Kimseyi dinlemiyordu zaten. "Ahir ömrümü, atalarımın öğrettiği gibi yaşarım" deyip duruyordu.

Günlerden bir gün, köye babamın tutuklanacağı haberi geldi. Onun, kıyafet yasasını çiğnediği söyleniyordu. Bunu hepimiz biliyorduk. Babam o gün beylik kırmasını aldı ve Cemile'nin kaybolduğu tepeden yitip gitti... Beni de almak istemişti ama köylüler vermediler...

Altı ay içinde kimsesiz kalmıştım. Birdenbire Cemile'ye benzediğimi fark ettim. Okumayı öğrendiğim için okulla ilişkim kesilmiş, köyün sürülerinin peşinde koşarken bulmuştum kendimi... Gerçi köylü beni babamın emaneti olarak bağrına basıyordu ama, gariplik apayrı bir şeydi. Hem annem, hem babam, hem de Cemile'den öksüzdüm. Hırsımdan bir gecede kaval çalmayı öğrendim. Baba yadigarı usturayı alıp, derelerde traş olmaya başladım. Geceleri de bağ evinde kalıyordum.

Koyunların sütten kesildiği ve artık sağım için bile köye inmediğim zamanlardı. İçimde garip bir sıkıntıyla, bir haftadır kendimi soğuk sulara atıyordum... Ki Cemile geri döndü...

Onu ilk gördüğümde, içim kaç parçaya ayrıldı bilemezsiniz. Gözlerine acayip bir hüzün inmişti. Ne olduğunu bilmediği yuvadan uçan garip kuş, eski çalılığına geri dönmüştü işte. Ama bu kez poyraz esiyordu. Dikenler kanatıcıydı...

Köyde, çerçinin evli olduğu, Cemile'ye evine dönerken yol verdiği söyleniyordu. Yıllardır kimsenin yanına yaklaşamadığı o peri kızı kirlenmiş, kötü yola düşmüş, bizlerden biri olmuştu nihayet. Hiçbir zaman kocalarından yüz bulamamış çirkin kadınlar, her türlü inceliğin uzağında kalmış kaba saba kızlar kapılarını büyük bir sevinçle yüzüne çarptılar Cemile'nin. Kimse iş vermedi. Açlıkla baş başaydı Cemile. Daha da kötüsü, köyün avare gençleri kapısını aşındırmaya başlamıştı. Üç kuruş karşılığı Cemile'nin koynuna girdiklerini anlatıyorlardı böbürlenerek. Köy artık zindanım olmuştu. Cemile, gönlümdeki sarayını un ufak etmişti kendi elleriyle. Keşke dön-meseydi... Keşke... Keşke ben ölseydim… Artık uzak yaylaklarda sabahlıyor, bağ evine bile uğramıyordum. Usturam pâslanmıştı. Tütüne başladım.

Dolunayın her yanı acımasızca aydınlattığı o gece, içim deli çaylar gibi gürlüyordu. Köye yaklaşırken, gördüğüm her karaltıyla yere yatıyordum. İçimde, Cemile'nin koynuna girmek niyeti var mıydı, bilmiyorum. Böyle bir şeyi aklıma getirmeye bile cesaret edemezdim. Hangi cesaretle evine yaklaşabildiğimi bile bilmiyorum. Camını tıklatırken nasıl ölmediğime hala şaşarım. Evde hiçbir hayat belirtisi yoktu. İçerde, yarı kısılmış titrek lambanın ışığı seçiliyordu. Demek, karanlıktan korkuyordu zavallı. Elinde kalan bir avuç gazyağını da, sabaha kadar lambasını açık bırakarak tüketecekti. Birden, mavzer yemiş gibi sarsıldım. Ya gazyağı bir avuç değilse?.. Ya içerde birisi varsa? Ya Cemile artık bildiğim -ne biliyorsam!- kız değilse?....

Camın altına çöktüğümde, içim zehirlerle dolup taşıyordu. Yakalanmak derdi umurumda değildi artık. Öylece, gözlerim yanarak sabaha kadar oturdum.

İlk öten horoz, beni kendime getirdi. O ana kadar gözümü bürüyen perde, birden kalkıverdi. Evde hiç kimse yoktu. Ben dışarıda ümitsiz beklerken, Cemile'de duvarın ötesinde, elinde baltası, nefesini tutmuş oturuyordu. Adeta gözümle görmüş gibi ayan oldu bu hal bana. Hemen doğruldum ve elimdeki azık torbasını yavaşça eşiğine bıraktım. Evden uzaklaşarak, gözetlemeye başladım. Gün doğarken kapısı hala kapalıydı, yalnızca lambası sönmüştü.

O gün koyunları yaylaktaki çitlerinden salarken, durgun göllerin üzerinde yürüyor gibi mutluydum... İçimdeki sırça saray öyle bir parlıyordu ki, gözlerim kamaşıyordu. Bütün gün kaval çaldığımı hatırlıyorum bir...

Ertesi gece gittiğimde, azık torbası aynı yerdeydi ama içi boştu. Hemen aldım, elimdekini bıraktım. Cemile ile büyük sırrımız ve ebedi beraberliğimiz, böyle başladı işte. Aylarca birbirimizi görmeden, en ufak bir işaretle dahi varlığımızdan diğerini haberdar etmeden... Sadece bohçalar ve bakır kaplardı aramızdaki köprü. Gündüzleri saatlerce bakardım onlara. Nerelerine dokunmuş olabileceğini, nerelere kokusunun sinebileceğim kontrol ederdim. Artık, gündüzleri köye yaklaşmayı bile bırakmıştım. Kazara bir yerde karşılaşırız da, bohçayı bırakanın ben olduğunu gözlerim ele verir diye korkuyordum. Sanki onu görürsem, bir daha kapısına gidecek cesareti bulamam gibi geliyordu. Büyük bir cürüm işlemiş de, mağdurundan kaçan biri gibiydim anlayacağınız.

Ben öylece de çok mutluydum ama, kaderin eli bir kere daha karıştı aramıza. Ve ömrümün lokomotifi hiç bilmediği bir raya doğru makas değiştirdi. Bir daha hiç dönmemecesine...

* * *

Meşelerin ilk filizlerini patlattıkları sıcak bir bahar günü, çektiğim her nefesin içimi kavuracağı, dünyanın bütün toprağının gözüme dolacağı o haberi aldım: Cemile'yi dağa kaldırmışlardı. Haberi kimden duydum, bana nasıl ulaştı hatırlamıyorum. Bana öyle geliyor ki durmadan havlayan köpeğim ve huzursuz koyunlar söylediler. Cihan savaşından beri asker kaçağı olan, köyde herkesin yıldığı kopuk Nesim, karısını boşamış ve kendine eş olarak Cemile'yi seçmişti. Yıllardır yüzüne bakmayan ve uğruna yuvasını dağıttığı Cemile'yi, iki arkadaşıyla dağa kaldırarak intikam peşine düşmüştü. Köyde herkesin korktuğu Nesim'e dur diyen çıkmamıştı. Belki de hepsi, hala kendilerine burun indirmeyen Cemile'nin hırpalanmasını istiyordu. Böylece kendi ucuzluklarının da intikamı alınacak, Cemile sefil dünyalarına dahil olacaktı.

Sürüyü nerede bıraktım, kendim neredeydim, hatırlamıyordum. Elimde mavzer, dağlardaki bütün inleri arıyordum sadece. Mavzeri Nesim'e mi, Cemileye mi, kendime mi sıkacaktım... Belki de hepsini yapacaktım... Cemile uğruna hem tüm dünyayı yakmayı, hem de intihar etmeyi yani ebedi lanetlenmeyi göze almıştım.

Üçüncü günün sonunda, çaresiz, bitkin ayaklarımı sürüyordum. Tütünüm bittiği için, önüme çıkan bütün kuru yaprakları ovuyordum. Ne Nesim, ne de Cemile vardı dağlarda. Belki de çoktan barışmışlar, köye, sıcak yuvalarına çekilmişlerdi. Bununla yüzleşecek gücüm yoktu tabii. Kendimi bağ evine, babamın rüyasındaki lanetli mekana atacaktım. Gümrah gençliğim artık burada durulacaktı. Belki de şakağıma mavzeri dayayıp, babamın havuzunu kanla doldururdum. Kimbilir...

Eve girince, kendimi bir şilte gibi yere attım. Basık tavana bakarak, tükenen umutlarıma yandım. Aslında neyi umduğum, nelerden olduğum da belirsizdi. Cemile'den ne beklemiştim ki?.. İyi düşünürsem dünyadan ne beklemiştim?... Kendimi bildiğimden beri amaçsız dolanıyor, önüme düşen kırıntılarla idare ediyordum. Karşıma Cemile çıkmasa, serseri ömrüm herhangi bir bahanenin yörüngesine girip heba olup gidecekti. Babam haklıydı. Benim yazgım tükenmekti. Dünyada şöyle bir konup göçen mevsimlik kelebekler gibiydim. Yalnızca kozamı bile yırtamadan ölecektim. Bu da bana koyuyordu.

Birden, yalnız olmadığımı hissettim. Odanın içinde düzensiz inip kalkan bir körük, tüm atmosferi değiştiriyordu sanki. Sanki bu... Bu olamazdı. Deliriyordum herhalde. Gene de havadan bana akmaya başlayan o ılıman iklime karşı koyamıyordum. İçim, Cemile'nin evine giderkenki gibi çalkalanıyordu. Ölesiye mutluydum. Bu anı bozarım korkusuyla, başımı kımıldatamıyordum. Gözlerimi kapadım ve Allah'tan hemen ruhumu teslim almasını diledim. Altımda binlerce Burak, beni cennete uçuruyordu...

Bu durum ne kadar sürdü, bilemiyorum, içimdeki kabarma artık dayanılmaz olmuştu. Başımı çevirmezsem, kendimde boğulacaktım. Döndüğümde..., karşımda Cemile'yi buldum.

Camdan vuran bir nur, adeta oraya indirmişti onu. Arş-ı alanın yedinci katından büyük bir hızla düşmeye başladım. Hücrelerim çatlayacak gibiydi. Birazdan sonsuz feleklerin arasına zerrelerim saçılacaktı.

Beni dağılmaktan gene o kurtardı. Birden, varlığımı hissetmiş gibi gözlerini açıverdi. Doğrudan bana baktı. Yere çakılacağımı sanırken bu bakışla, dünyaya yumuşak bir iniş yaptım. İşte karşımda, tüm masumiyeti ile duruyordu. Açlıktan ve yorgunluktan bitkin, elbiseleri çalılarda paralanmış, yüzü gözü çizik içerisinde. Beni görünce ürkmemişti. Bakışları dolaysız ve şüpheden uzaktı. O an, aylardır azık taşıyanın ben olduğunu bildiğini anladım. Ve... Ve ruhumuzun çoktan birleştiğini.

İçimden taşan bir enerjiyle yerimden fırladım. Niye olduğunu bilmediğim bir tedbirle, kendi köyüme değil, komşu köye giderek, bulabildiğim bütün yiyecek, merhem ve giysilerle geri döndüm. Eve yaklaşırken sürgü hafiften açıldı. Demek ki, ebedi yuvama kabul ediliyordum.

İki gün Cemile'nin başında uykusuz bekledim. Yaralarını sardım, yedirdim, üzerini örttüm. Hiç karşı koymadı. Benimsemedi de. Öylece yattığı yerde, bana ne uzak, ne de yakın duruyordu. Halinde sonsuz bir teslimiyet vardı, ancak, aramızda aşılmaz duvarlar örülü gibiydi. Zaman zaman gözlerime diktiği hareli gözleriyle beni içine alıyor, sarmalıyor ama eşiğinin önüne bırakıyordu. Tek kelime etmedi. Kendimi ona bırakmıştım. Tıpkı kapısına azık taşıdığım günlerdeki gibi... Hiç konuşmadan bir olmuş, aramızdaki sonsuz mesafelerle kavuşuyorduk.

Üçüncü gün öğleye doğru dalmışım. Uyandığımda tam bu saatlerdi. Güneşin daha batmaya yanaşmadığı, ama dünyamızı bırakıp gitmeye kararlı olduğunun herkesçe anlaşıldığı saatler. Gözümü açtığımda oda boştu. Tam telaşlanacakken içeriye girdi. Uyandığım içine doğmuştu. Biraz toparlanmıştı ama halinde bir gariplik sezmiştim. Her zamanki gibi telaşsız bir kararlılıkla yanıma yaklaştı ve tüm olağanlığıyla üzerindekileri çıkardı. Nutkum tutulmuştu. Narin elleriyle uzandı ve beni kendine çekti. İki gün önce düştüğüm Arş-ı alaya tekrar yükseliyordum...

O gece yıldızların altında, tüm örtülerimizden arınmış, tanrının huzurundayken, babam geldi aklıma. Yıllardır kendini bilmeyen avare ruhum nihayet ışığını bulmuş ve içine daldığı alevden kavrulmuştu. Beni yakan o değil, kendi alevimdi galiba. O narin eller beni almış, erkek yapmış ve gök kubbenin altına bırakmıştı. Artık yönümü biliyordum. Sadece o...

Ertesi sabah, evin önünden gelen seslere uyandım. Köylüler beni arıyorlardı. Giyindim.

Mavzerimi alıp, kapıya çıktım. Şükür ki korktuğuma uğramadım. Kaybolan koyunlarının hesabını sormaya gelmişlerdi. Onlara saçma sapan cevaplar verdim. Karşılarında eski çobanı bulamadıklarından hepsi şaşkına dönmüştü. Gözlerimdeki acayip parıltıdan ürkmüşlerdi. Nihayet köyün en yaşlılarından biri:

"Elleşmeyin. Ondan gayrı hayır gelmez. Bu çocuğu peri sevmiş.." dedi. Köylüler çar naçar geri döndüler. Evet. Haklılardı. Beni bir peri sevmişti.

İçeri girdiğimde Cemile ayaktaydı. Benzi mum gibi solgundu. Yıllardır katlandığı açlık ve eziyete dayanacak gücü kalmadığını anladım. Işığım sönmek üzereydi. Kalbim isyanlara gark olmuş, sarıldım. Sadece titrek elleriyle saçlarımı okşadı. Ben sakinleşene kadar bekledi.

O gece, berrak sular gibi saydamlaşmış bedeni yavaşça benden uzaklaştı. İşte bu gördüğüm tepeden aşağı doğru yürümeye başladı. Peşinden koştum. Yumuşak, ancak bir o kadar da kati bir el hareketiyle, beni durdurdu. Ölümünü görmemi istemiyordu. Ona karşı o kadar zayıftım ki yerimde çakılı kalakaldım. Boynum bükük, gidişini seyrettim. Yolunu aydınlatan solgun ay ışığı, benim de içimi yakıyordu. O gece ve ertesi gün, yerimden kımıldamadan dönüşünü bekledim. Bitkindim. İşte tam bu saatlerde, ilk vuslatımı yaşadım onunla. Uyandığımda titriyordum. Cemile ebediyen bu alemi terk etmişti. Ama ruhunu, bu eve, bana bağışlamıştı.

Artık isyan etmiyordum. Şu fani dünyada, sarp kayaların tepesinde bir kere açan ve o gece ayazın kavurduğu çiçeklerin niye açtığını biliyordum. Yaradan, hiç kimse görmese de, ömürleri bir ateş böceğinin yanıp sönmesi kadar kısa sürse de, kendi güzelliğinin evrende yansımasına izin vermek için yaratıyordu onları. Bizim balçıklarımızın arasına da Cemile'yi bu yüzden yollamıştı. Gözlerimiz, ebedi güzelliğe bir kerecik olsun şahit olmadan, kapanmasın diye. Binlerce şükür ki, ben bu güzelliğe dokunmuştum. Fani varlığım buna layık mı diye soruyordum kendi kendime. Değildim. Öyleyse bu lütfün diyetini ödemeliydim...

Ertesi gün Cemile'nin cesedi bulundu. Köy mezarlığına defnettiler. Bir kere gittim mezarına. Taşlarını göz yaşlarımla ıslattım, toprağına yüz sürdüm. Bir daha uğramadım. O zaten buradaydı.

O hafta köye inip, babamdan kalan bir kaç eşyayı ve kitaplarını bağ evine taşıdım. Köyde herkes bana uzaktan bakıyordu. Cemile'yi çevreleyen hale, bana geçmişti.

Şaşılacak kadar hızlı öğrendim Arapça'yı. Babam hayattaysa gelip görmesini dilerdim. Kısas-ı Enbiya'yı, Tarih'i Taberi'yi, Futuhat'ı Mekkiye'yi, Kaside-i Bürde'yi, akaid kitaplarını yutarcasına okudum. Yetinmedim, köylere çıkıp, harf inkılabından sonra ortadan kaldırılan tüm kitapları topladım. Sandıklar odamın bir duvarını kaplayacak kadar çoğalmıştı. Hepsi onun içindi. Her şey...

Bozkırın ilahi bir durulukta uzandığı, semanın sayısız yıldızlarıyla dünyamıza yaklaştığı bazı geceler, dışarı çıkıp yüksek sesle Kur-an okurum. İçimden çıkan sesi kendim bile tanıyamam. Sesim taa köy mezarlığına ulaşsın isterim. Bir de göklerin sonsuz katlarına. Sonra kavalımı alıp, hiç bilmediğim yanık nağmeler üflerim. Şimdilerde köylüler de gelip dinliyorlar. Gözlerinde bazen, erken kış çiçeklerini görmüş gibi bir ışığın, yanıp söndüğünü hissediyorum. Hepsi bana alıştılar. Hatta zamanla fikir danışanları, muska isteyenleri bile oldu. Hepsini cevapsız bıraktım. Ben sadece onun için öğrenmiştim. Şimdi anlıyorum ki, tüm bu kitapları okumadan çok önce, Tanrı'nın en güzel eserini, köyümüzün ucunda, terzi Hüseyin'in elinden tutmuş gördüğüm gün içime çekmiştim o bilgeliği...

Şimdi burada, annemin elinin izini taşıyan, babamın taşlarını kestiği evde, O'nunla dopdolu, soğuk ayazlarda kavrulan kış çiçeklerini düşünerek yaşıyorum. Bu sonsuz saadetin bedelini de, yirmi dört saat onu düşünerek, ona şükrederek ödüyorum. Taa ki beni yanına alana kadar.-

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.