[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

NECATİMERT 

HİKÂYEDİR, ŞİİRDİR DEYİP GEÇİP GİTMEYİN!

 Bilirsiniz ya, hatırlatmak için yine de kısaca anlatayım:

Nemrut’un şerrinden korumak için İbrahim’i bir mağarada dünyaya getirir annesi. Yıl, milattan 12-13 yüzyıl öncesi. Dönem, putperestlik dönemi. Fakat hanîf’tir İbrahim. Yani hiç puta tapmamış, Allah’a inanmıştır hep. Öyle ki, kavimdaşlarının, ilahlara kurban kesmek için şehir dışına bir çıkışlarında puthaneye girip putlarını bile kırar. Ceza olarak ateşe atılması bu eyleminden sonradır. Fakat ateş soğur, dahası İbrahim de kendisini bir bahçede bulur. Bütün bunlara rağmen kavmi yine etkileyemez. Bu kez yollara düşer: Harran, Filistin, Mısır. Doksan yaşlarındadır. İsmail Mısır’da dünyaya gelir. Firavunun hediye ettiği cariye Hacer’dendir. İlk karısı Sara’dan çocuğu yoktur İbrahim’in, dolayısıyla İsmail’e fevkalade sevinir.

İbrahim, biricik oğlu İsmail’i Allah’a kurban etmesi vahyini aldığında Mekke’dedir ve yüz yaşını aşmıştır. Önünde iki seçenek vardır: Ya babalığı ağır basacak, oğlunu kurban etmeyecektir ya da Allah’ın emrine uyacaktır. İbrahim, ikincisini seçer, İsmail’i Mina’ya getirir. Getirir ya İsmail’in yerine kurban edilmek üzere gökten de bir koç iner. Kur’an’ın diliyle: “(Oğlunu kesmeye karşılık) ona büyük bir kurbanlık (semiz koç) fidye verdik.” (Es-Saffat, 107)

Biliyorum, dinden soyutlanmış akıl, bunlar için “Hadi canım, geç, geeç!” diyecektir. Aynı aklın, fakat mitolojik hikâyeleri nasıl da ağzı açık dinlediğini bilmiyor değiliz.

Sözgelimi Promete’yi: Kurban olarak kestiği sığırı iki parçaya ayırır Promete. Birinci parçada lop etlerle sakatat vardır. Bunları ilkin işkembeye koyar, peşinden de üstünü yüzülmüş deriyle örter. İkinci parça ise eti sıyrılmış kemiklerden ibarettir; bunları da içyağına sarar. Götürür Zeus’a. Zeus hissesini alacak, öteki hisse de insanlara kalacaktır. Zeus, dış görünüşe bakıp içyağına sarılı olan parçayı seçer, bir yığın kemikle karşılaşınca da aldatıldığını anlayıp Promete’ye, daha çok da insanoğluna kinlenir. Ateşin insandan esirgenmesi bundandır. Ne ki Promete ateş tohumlarını güneşten çalıp yeryüzüne indirince Zeus bu kez de Promete’yi cezalandırır. Promete Kafkas dağlarına zincirle bağlanır, başına da bir kartal musallat edilir. Kartal, Promete’nin ciğerlerini yer, fakat ciğerler her gün yeniden çıktığı için işkence de sürüp gider. Ta Herakles –Herkül yani- kartalı okla vurana dek.

“Hadi canım, geç, geeç!” demeyeceğim ben. Çünkü, “Mitolojinin kendisi değil, onu uyduranların ne niyetle uydurdukları çok önemlidir.” diyor Halikarnas Balıkçısı.

Nedir mitoloji? Tabiatın kişileştirilmesiyle yaratılmış tarih. Çok tanrılı döneme ait tarih. İlk tarih. Eskilerin “esâtîr’ül evvelîn” demesi de bundan. İlk insanın, tabiat olaylarını açıklayışı var mitolojide. Hayvanların, çiçeklerin, güneşin, ayın, sel, fırtına ve depremlerin, hatta insanın kendisinin nasıl olduğu var. Özetle, hayatın insan zihniyle tasavvuru. Bu yüzdendir zaten Rönesans’la yeniden baş tacı edilip din’in yerine geçirilmesi.

Geçirilsin. Ama dinî hikâyeler de bir söyleniş niyetine sahip. Bunlar terk edilir şeyler de değiller. Hele Rönesans’a pek de ihtiyaç duymamış bizler için.

Yabana atılır kıssa mıdır İbrahim kıssası? İbrahim, “açık bir imtihan” (Es-Saffat, 106) içindedir. Ahir ömründe kavuştuğu biricik oğluna kıyabilecek mi, kıyamayacak mı? Kararını kurban yönünde vermesi önemli. Böyle vermekle İsmail’den olmuyor İbrahim; tam tersi, kurban üzerinden Allah’ıyla kurbiyet kuruyor.

Peki, kimdir İsmail? Sadece evlat olduğunu sanmıyorum. Sevgilimizdir İsmail. Gücümüz. Makamımız. Servetimiz. Şöhretimiz. Nefsimize sevgili gelen ne varsa o yani. Kıyamadığımız. Hatta esiri düştüğümüz. Bazen reel-politika olarak çıkar karşımıza İsmail. Cazibesine kapılır da vazgeçemeyiz kendisinden. Oysa aktüaliteyle yakınlık değil, büyük kurbiyetler murat edilmeli değil midir?

Yunus’un gözünde cennet bile, huri bile İsmail hükmündedir:

Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver onları

Bana seni gerek seni

Kendisine gerekli olanı, Fuzûlî de şöyle söyler:

Yılda bir kurban keserler halk–ı âlem ıyd içün

Ben senin sâat–be–sâat dem–be–dem kurbânınam

Bir de Can Yücel’den okuyalım da tam “Bayramlık” olsun! Aktüel güçler önünde boyun eğişlerini “Bizden günah gitti!” diyerek bağışlatmak isteyen sözüm ona barışseverlere selamlarımızla:

Koyunlar, keçiler ve koçlar için

Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı

Bu barış var ya, bu barış

Cephedekiler için o kadar barış

 

 

SUAVİ KEMAL YAZGIÇ

 ÖYKÜDE ANLATILMAYAN 

Bir öykü sadece kendisini oluşturan metinden ibaret değildir. Olay örgüsü, kişiler, anlatım teknikleri… Bunların hiçbiri öykü için olmazsa olmaz ögeler değildir. Öyküde kullanılabilirler ama ancak yazarın uygun gördüğü kullanışlılıkları ölçüsünde. Öyküde kullanılan ögelerden ziyade öyküyü var kılan etkidir. Poe’nun bahsettiği “bir etki”yi uyandırak için yazar öyküyü kullanırken “bir seçim” yapar. Mecburdur buna. Yazar kurduğu her öyküde yeniden seçim yapmak, bir çok seçim yapmak durumunda kalır. Seçim yapa yapa yazar o an kaleme aldığı öykü kadar öykü dünyasını da seçmiş ve inşa etmiş olur.

Bu seçimde neyin seçilmiş olduğu kadar neyin seçilmemiş olduğu da önem taşır. Öykü kendisini oluşturmak üzere seçilmiş şeylerden oluşan bir bütünden ibaret değildir. Hatta daha da ötesi bir öykü içerisinde yer almayanları da kapsar. Çehov’un “Memurun Ölümü” adlı öyküsü aynı zamanda memurun önceki hayatını da kapsar. Okur, “Memurun Ölümü”nde onun bütün hayatını görür ve yine anlatılmayan cenaze töreni dahi okurun zihninde şekillenir. Öykü, roman gibi bütünü kucaklama iddiası taşımaz ama bütüne de işaret eder. Bu yüzden de anlatılmayan ögeler romanda “boşluk” olarak görülen, bir eksiklik olarak değerlendirilebilecek ayrıntıların yokluğu öykü için bu bir avantaja dönüşebilir. Roman yazarı bütünü anlatma, bir kozmos kurma iddiasındayken öykü yazarı ise bütünü işaret edecek ayrıntıları seçer ve anlatmadığı bütünü göstermeye çalışır. Roman yazarı bir kozmos kurabildiği, öykü yazarı ise kozmosa işaret edebildiği, okurun zihninde bir kozmos etkisi uayndırabildiği oranda başarılıdır.

Bu noktada Necip Tosun’un öykü ile roman türlerini karşılaştırdığı yazısından yola çıkarak bu avantaja da işaret edebiliriz: “Öykücü karakterlerin bütün özelliklerini tanıyabileceğimiz bir enstantaneyi/durumu anlatır. Bu seçiş uygun ve yerinde olursa okur “niye, niçin” sorularını sormaz. Okura karakter bu temel özellikle tanıtıldıktan sonra, gerisi onun muhayyilesine bırakılır. Bu sezdirme ve anıştırma ile okurun zihni çağrışımlarına başvurulur. Romancı ise bir karakteri tanıtmak için sayısız olaya/duruma/enstantaneye başvurur. Elbette romanın sivrilen bir kahramanı vardır. Ama roman onunla sınırlı kalmaz. Okura bir karakter galerisi sunar. Pek çok insan romana girer çıkar. Romancı kimi karakteri de kahramanı izah için kullanır.”

Öyküde anlatılmayanlar da en az anlatılanlar kadar önemli, anlatılanlar kadar hesaba katılınması gereken inceliklerdir.

Öykü, kendisini oluşturan metinden çok daha fazlasıdır. Öyküyü güzel ve özel kılan, hem okurundan hem de yazarından yoğun bir emek bekleten de zaten bu özelliği değil midir?

Sabahattİn Alİ 100 YaŞInda 

20. yüzyıl Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından Sabahattin Ali, doğumunun yüzüncü yılında, İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü tarafından düzenlenen etkinlikte yeniden gündeme gelecek. 24 Kasım 2007 Cumartesi günü üniversitenin Eyüp’teki “santralistanbul” kampüsünde yapılacak olan etkinliğe yazarın kızı Filiz Ali ve kız kardeşi Süheyla Conkman’ın yanı sıra çeşitli araştırmacı, eleştirmen, akademisyen ve yazarlar konuşmacı olarak katılacaklar. Sabah saat 10.00’da Filiz Ali ve Murat Belge’nin açış konuşmalarıyla başlayacak olan etkinlik, anma konuşmaları ve belgesel gösterimi ile sürecek. Öğleden sonraki oturumlarda Atilla Birkiye, Levent Cantek, Nüket Esen, Gürsel Korat, Öcal Oğuz, Sevengül Sönmez, Mahmut Temizyürek, Hıfzı Topuz ve M. Fatih Uslu, Sabahattin Ali’nin yaşamını ve yapıtlarını farklı boyutlarıyla değerlendirecekler. “santralistanbul”a Taksim’deki AKM’nin önünden yarım saatte bir kalkan servis araçlarıyla kısa sürede ulaşılabiliyor.

 

HALDUN TANER ÖYKÜ ÖDÜLÜ, AĞULA’YA 

2006 Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, Ağula-Kaç Hayat Gizliyoruz Kendimizde, Kaç Hayatı Susuyoruz adlı kitabıyla Sibel K. Türker kazandı.

1968 yılında Ankara’da dünyaya gelen Sibel K. Türker Ankara Üniversitesini bitirdi. Şiirleri Sombahar dergisinde, öyküleri Hayalet Gemi, Adam Öykü, İmge Öyküler ve Hece Öykü’de yayınlandı.

Doğan Hızlan, Füsun Akatlı, Nüket Esen, Semih Gümüş, Şara Sayın, Tahsin Yücel, Demet Taner ve Yavuz Ekinci’den oluşan seçici kurul, Türker’in kitabını, ‘öykücülüğümüzün yeni kuşağının ulaştığı düzeyi başarıyla örneklediği, dili ve anlatım biçimiyle olgun bir öykü toplamı olduğu’ gerekçesiyle ödüle değer buldu. Sibel Türker, ilk kitabı Öykü Sersemi ile de 2005 Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmıştı.

 

ALTKİTAP ÖYKÜ ÖDÜLÜ 

Seçici Kurul’u Adnan Kurt, Ayfer Tunç, Murat Gülsoy, Yekta Kopan’dan oluşan Öykü Ödülü’nün sonuçları 15 Ocak 2008 tarihinde açıklanacak, düzenlenecek ödül töreniyle dereceye girenler ödüllerini alacaklardır.

Daha önce herhangi bir ortamda yayımlanmış olan veya ödül almış olan öykülerin başvurusunu kabul edilmediği Öykü Ödülü’nde, dereceye giren ve yayına değer görülen öyküler altkitap tarafından bir e-kitap olarak yayınlanacak. Ödül Organizasyonunca yarışmaya katılacak öykülerin en çok 3500 sözcükten oluşma şartı konulmuştur.

 

80 SONRASI TÜRK HİKÂYESİ SEMPOZYUMU

 Ümraniye Belediyesi’nce ‘Hikâyenin Bugünü, Bugünün Hikâyesi’ üst başlıklı 80 Sonrası Türk Hikâyesi Sempozyumu, gerçekleştirildi.

13 farklı ilden, 18 farklı üniversiteden yaklaşık 30 akademisyenin katılımıyla gerçekleştirilen Sempozyum, Prof. Dr. Kâzım Yetiş’in “Türk Hikâyeciliği ve 80 Sonrası” başlıklı bildirisi ile başladı. Günümüzde durumsuz, hatta olaysız hikâyelerin yazıldığını söyleyen Yetiş, sanatçıların ideolojik kavgaları bırakarak hikâyede yarışmaya girmelerinin ise sevindirici olduğunu dile getirdi. Sempozyumun ilk günü, Prof. Dr. Abdullah Uçman, Prof. Dr. Mehmet Tekin ve Prof. Dr. Durali Yılmaz başkanlığında üç oturum gerçekleştirildi. Günümüz öykücülerinden Rasim Özdenören, sempozyumdaki söyleşi konuklarındandı.

80 Sonrası Türk Hikâyesi Sempozyumu’nun en ilgi çekici yönü, yaklaşık 30 akademisyenin yaşayan edebiyatı ele almasıydı. Hüseyin Su, Adalet Ağaoğlu, Mustafa Kutlu, Ayfet Tunç, Murat Gülsoy gibi günümüz hikâyecilerinin hikâyelerinin enine boyuna ele alındığı sempozyum, akademik çevrelerle edebiyatçıların buluşması açısından yararlı bir etkinlikti.

Prof. Dr. Orhan Okay, Prof. Dr. Kâzım Yetiş, Prof. Dr. Abdullah Uçman, Prof. Dr. Mehmet Tekin, Prof. Dr. Durali Yılmaz, Prof. Dr. M. Fatih Andı, Prof. Dr. Hülya Argunşah, Prof. Dr. Ramazan Korkmaz, Prof. Dr. Hasan Akay gibi akademisyenlerin bilim kurulunda yer aldığı sempozyumda sunulan bildiriler pek yakında kitaplaştırılarak okura sunulacak.

 KYÖD ÖYKÜ ÖDÜLÜ

 

Naci Girginsoy anısına 4.sü düzenlenen KYÖD Öykü Ödülü sonuçlandı. Sevgi Özel, Nalan Barbarosoğlu, Salih Bolat, Öner Yağcı ve Kadir Yüksel’den oluşan Seçici Kurul Naci Girginsoy anısına düzenlenen KYÖD Öykü Ödülü’nü Dokunuşlar adlı eseriyle İlkay Noylan ve Bela Davulları adlı eseriyle Figen Alkaç arasında paylaştırmıştır.

Öykücülerimiz ödüllerini 4 Kasım 2007 saat 12.oo’de İstanbul-TÜYAP Kitap Fuarı Kınalıada Salonu’nda düzenlenecek törende alacaklardır.

 KYÖD Yönetim Kurulu

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.