|
NECATİMERT
HİKÂYEDİR, ŞİİRDİR DEYİP GEÇİP GİTMEYİN!
Bilirsiniz ya, hatırlatmak için yine de kısaca anlatayım:
Nemrut’un şerrinden korumak için İbrahim’i bir mağarada
dünyaya getirir annesi. Yıl, milattan 12-13 yüzyıl öncesi. Dönem,
putperestlik dönemi. Fakat hanîf’tir İbrahim. Yani hiç puta tapmamış,
Allah’a inanmıştır hep. Öyle ki, kavimdaşlarının, ilahlara kurban kesmek
için şehir dışına bir çıkışlarında puthaneye girip putlarını bile kırar.
Ceza olarak ateşe atılması bu eyleminden sonradır. Fakat ateş soğur,
dahası İbrahim de kendisini bir bahçede bulur. Bütün bunlara rağmen
kavmi yine etkileyemez. Bu kez yollara düşer: Harran, Filistin, Mısır.
Doksan yaşlarındadır. İsmail Mısır’da dünyaya gelir. Firavunun hediye
ettiği cariye Hacer’dendir. İlk karısı Sara’dan çocuğu yoktur İbrahim’in,
dolayısıyla İsmail’e fevkalade sevinir.
İbrahim, biricik oğlu İsmail’i Allah’a kurban etmesi
vahyini aldığında Mekke’dedir ve yüz yaşını aşmıştır. Önünde iki seçenek
vardır: Ya babalığı ağır basacak, oğlunu kurban etmeyecektir ya da
Allah’ın emrine uyacaktır. İbrahim, ikincisini seçer, İsmail’i Mina’ya
getirir. Getirir ya İsmail’in yerine kurban edilmek üzere gökten de bir
koç iner. Kur’an’ın diliyle: “(Oğlunu kesmeye karşılık) ona büyük bir
kurbanlık (semiz koç) fidye verdik.” (Es-Saffat, 107)
Biliyorum, dinden soyutlanmış akıl, bunlar için “Hadi canım,
geç, geeç!” diyecektir. Aynı aklın, fakat mitolojik hikâyeleri nasıl da
ağzı açık dinlediğini bilmiyor değiliz.
Sözgelimi Promete’yi: Kurban olarak kestiği sığırı iki
parçaya ayırır Promete. Birinci parçada lop etlerle sakatat vardır.
Bunları ilkin işkembeye koyar, peşinden de üstünü yüzülmüş deriyle örter.
İkinci parça ise eti sıyrılmış kemiklerden ibarettir; bunları da
içyağına sarar. Götürür Zeus’a. Zeus hissesini alacak, öteki hisse de
insanlara kalacaktır. Zeus, dış görünüşe bakıp içyağına sarılı olan
parçayı seçer, bir yığın kemikle karşılaşınca da aldatıldığını anlayıp
Promete’ye, daha çok da insanoğluna kinlenir. Ateşin insandan
esirgenmesi bundandır. Ne ki Promete ateş tohumlarını güneşten çalıp
yeryüzüne indirince Zeus bu kez de Promete’yi cezalandırır. Promete
Kafkas dağlarına zincirle bağlanır, başına da bir kartal musallat edilir.
Kartal, Promete’nin ciğerlerini yer, fakat ciğerler her gün yeniden
çıktığı için işkence de sürüp gider. Ta Herakles –Herkül yani- kartalı
okla vurana dek.
“Hadi canım, geç, geeç!” demeyeceğim ben. Çünkü,
“Mitolojinin kendisi değil, onu uyduranların ne niyetle uydurdukları çok
önemlidir.” diyor Halikarnas Balıkçısı.
Nedir mitoloji? Tabiatın kişileştirilmesiyle yaratılmış
tarih. Çok tanrılı döneme ait tarih. İlk tarih. Eskilerin “esâtîr’ül
evvelîn” demesi de bundan. İlk insanın, tabiat olaylarını açıklayışı var
mitolojide. Hayvanların, çiçeklerin, güneşin, ayın, sel, fırtına ve
depremlerin, hatta insanın kendisinin nasıl olduğu var. Özetle, hayatın
insan zihniyle tasavvuru. Bu yüzdendir zaten Rönesans’la yeniden baş
tacı edilip din’in yerine geçirilmesi.
Geçirilsin. Ama dinî hikâyeler de bir söyleniş niyetine
sahip. Bunlar terk edilir şeyler de değiller. Hele Rönesans’a pek de
ihtiyaç duymamış bizler için.
Yabana atılır kıssa mıdır İbrahim kıssası? İbrahim, “açık
bir imtihan” (Es-Saffat, 106) içindedir. Ahir ömründe kavuştuğu biricik
oğluna kıyabilecek mi, kıyamayacak mı? Kararını kurban yönünde vermesi
önemli. Böyle vermekle İsmail’den olmuyor İbrahim; tam tersi, kurban
üzerinden Allah’ıyla kurbiyet kuruyor.
Peki, kimdir İsmail? Sadece evlat olduğunu sanmıyorum.
Sevgilimizdir İsmail. Gücümüz. Makamımız. Servetimiz. Şöhretimiz.
Nefsimize sevgili gelen ne varsa o yani. Kıyamadığımız. Hatta esiri
düştüğümüz. Bazen reel-politika olarak çıkar karşımıza İsmail.
Cazibesine kapılır da vazgeçemeyiz kendisinden. Oysa aktüaliteyle
yakınlık değil, büyük kurbiyetler murat edilmeli değil midir?
Yunus’un gözünde cennet bile, huri bile İsmail hükmündedir:
Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni
Kendisine gerekli olanı, Fuzûlî de şöyle söyler:
Yılda bir kurban keserler halk–ı âlem ıyd içün
Ben senin sâat–be–sâat dem–be–dem kurbânınam
Bir de Can Yücel’den okuyalım da tam “Bayramlık” olsun!
Aktüel güçler önünde boyun eğişlerini “Bizden günah gitti!” diyerek
bağışlatmak isteyen sözüm ona barışseverlere selamlarımızla:
Koyunlar, keçiler ve koçlar için
Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı
Bu barış var ya, bu barış
Cephedekiler için o kadar barış
SUAVİ KEMAL YAZGIÇ
ÖYKÜDE ANLATILMAYAN
Bir öykü sadece kendisini oluşturan metinden ibaret
değildir. Olay örgüsü, kişiler, anlatım teknikleri… Bunların hiçbiri
öykü için olmazsa olmaz ögeler değildir. Öyküde kullanılabilirler ama
ancak yazarın uygun gördüğü kullanışlılıkları ölçüsünde. Öyküde
kullanılan ögelerden ziyade öyküyü var kılan etkidir. Poe’nun bahsettiği
“bir etki”yi uyandırak için yazar öyküyü kullanırken “bir seçim” yapar.
Mecburdur buna. Yazar kurduğu her öyküde yeniden seçim yapmak, bir çok
seçim yapmak durumunda kalır. Seçim yapa yapa yazar o an kaleme aldığı
öykü kadar öykü dünyasını da seçmiş ve inşa etmiş olur.
Bu seçimde neyin seçilmiş olduğu kadar neyin seçilmemiş
olduğu da önem taşır. Öykü kendisini oluşturmak üzere seçilmiş şeylerden
oluşan bir bütünden ibaret değildir. Hatta daha da ötesi bir öykü
içerisinde yer almayanları da kapsar. Çehov’un “Memurun Ölümü” adlı
öyküsü aynı zamanda memurun önceki hayatını da kapsar. Okur, “Memurun
Ölümü”nde onun bütün hayatını görür ve yine anlatılmayan cenaze töreni
dahi okurun zihninde şekillenir. Öykü, roman gibi bütünü kucaklama
iddiası taşımaz ama bütüne de işaret eder. Bu yüzden de anlatılmayan
ögeler romanda “boşluk” olarak görülen, bir eksiklik olarak
değerlendirilebilecek ayrıntıların yokluğu öykü için bu bir avantaja
dönüşebilir. Roman yazarı bütünü anlatma, bir kozmos kurma
iddiasındayken öykü yazarı ise bütünü işaret edecek ayrıntıları seçer ve
anlatmadığı bütünü göstermeye çalışır. Roman yazarı bir kozmos
kurabildiği, öykü yazarı ise kozmosa işaret edebildiği, okurun zihninde
bir kozmos etkisi uayndırabildiği oranda başarılıdır.
Bu noktada Necip Tosun’un öykü ile roman türlerini
karşılaştırdığı yazısından yola çıkarak bu avantaja da işaret edebiliriz:
“Öykücü karakterlerin bütün özelliklerini tanıyabileceğimiz bir
enstantaneyi/durumu anlatır. Bu seçiş uygun ve yerinde olursa okur
“niye, niçin” sorularını sormaz. Okura karakter bu temel özellikle
tanıtıldıktan sonra, gerisi onun muhayyilesine bırakılır. Bu sezdirme ve
anıştırma ile okurun zihni çağrışımlarına başvurulur. Romancı ise bir
karakteri tanıtmak için sayısız olaya/duruma/enstantaneye başvurur.
Elbette romanın sivrilen bir kahramanı vardır. Ama roman onunla sınırlı
kalmaz. Okura bir karakter galerisi sunar. Pek çok insan romana girer
çıkar. Romancı kimi karakteri de kahramanı izah için kullanır.”
Öyküde anlatılmayanlar da en az anlatılanlar kadar önemli,
anlatılanlar kadar hesaba katılınması gereken inceliklerdir.
Öykü, kendisini oluşturan metinden çok daha fazlasıdır.
Öyküyü güzel ve özel kılan, hem okurundan hem de yazarından yoğun bir
emek bekleten de zaten bu özelliği değil midir?
Sabahattİn Alİ 100 YaŞInda
20. yüzyıl Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından
Sabahattin Ali, doğumunun yüzüncü yılında, İstanbul Bilgi Üniversitesi
Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü tarafından düzenlenen etkinlikte yeniden
gündeme gelecek. 24 Kasım 2007 Cumartesi günü üniversitenin Eyüp’teki
“santralistanbul” kampüsünde yapılacak olan etkinliğe yazarın kızı Filiz
Ali ve kız kardeşi Süheyla Conkman’ın yanı sıra çeşitli araştırmacı,
eleştirmen, akademisyen ve yazarlar konuşmacı olarak katılacaklar. Sabah
saat 10.00’da Filiz Ali ve Murat Belge’nin açış konuşmalarıyla
başlayacak olan etkinlik, anma konuşmaları ve belgesel gösterimi ile
sürecek. Öğleden sonraki oturumlarda Atilla Birkiye, Levent Cantek,
Nüket Esen, Gürsel Korat, Öcal Oğuz, Sevengül Sönmez, Mahmut Temizyürek,
Hıfzı Topuz ve M. Fatih Uslu, Sabahattin Ali’nin yaşamını ve yapıtlarını
farklı boyutlarıyla değerlendirecekler. “santralistanbul”a Taksim’deki
AKM’nin önünden yarım saatte bir kalkan servis araçlarıyla kısa sürede
ulaşılabiliyor.
HALDUN TANER ÖYKÜ ÖDÜLÜ, AĞULA’YA
2006 Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, Ağula-Kaç Hayat
Gizliyoruz Kendimizde, Kaç Hayatı Susuyoruz adlı kitabıyla Sibel K.
Türker kazandı.
1968 yılında Ankara’da dünyaya gelen Sibel K. Türker Ankara
Üniversitesini bitirdi. Şiirleri Sombahar dergisinde, öyküleri Hayalet
Gemi, Adam Öykü, İmge Öyküler ve Hece Öykü’de yayınlandı.
Doğan Hızlan, Füsun Akatlı, Nüket Esen, Semih Gümüş, Şara
Sayın, Tahsin Yücel, Demet Taner ve Yavuz Ekinci’den oluşan seçici kurul,
Türker’in kitabını, ‘öykücülüğümüzün yeni kuşağının ulaştığı düzeyi
başarıyla örneklediği, dili ve anlatım biçimiyle olgun bir öykü toplamı
olduğu’ gerekçesiyle ödüle değer buldu. Sibel Türker, ilk kitabı Öykü
Sersemi ile de 2005 Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmıştı.
ALTKİTAP ÖYKÜ ÖDÜLÜ
Seçici Kurul’u Adnan Kurt, Ayfer Tunç, Murat Gülsoy, Yekta
Kopan’dan oluşan Öykü Ödülü’nün sonuçları 15 Ocak 2008 tarihinde
açıklanacak, düzenlenecek ödül töreniyle dereceye girenler ödüllerini
alacaklardır.
Daha önce herhangi bir ortamda yayımlanmış olan veya ödül
almış olan öykülerin başvurusunu kabul edilmediği Öykü Ödülü’nde,
dereceye giren ve yayına değer görülen öyküler altkitap tarafından bir
e-kitap olarak yayınlanacak. Ödül Organizasyonunca yarışmaya katılacak
öykülerin en çok 3500 sözcükten oluşma şartı konulmuştur.
80 SONRASI TÜRK HİKÂYESİ SEMPOZYUMU
Ümraniye Belediyesi’nce ‘Hikâyenin Bugünü, Bugünün
Hikâyesi’ üst başlıklı 80 Sonrası Türk Hikâyesi Sempozyumu,
gerçekleştirildi.
13 farklı ilden, 18 farklı üniversiteden yaklaşık 30
akademisyenin katılımıyla gerçekleştirilen Sempozyum, Prof. Dr. Kâzım
Yetiş’in “Türk Hikâyeciliği ve 80 Sonrası” başlıklı bildirisi ile
başladı. Günümüzde durumsuz, hatta olaysız hikâyelerin yazıldığını
söyleyen Yetiş, sanatçıların ideolojik kavgaları bırakarak hikâyede
yarışmaya girmelerinin ise sevindirici olduğunu dile getirdi.
Sempozyumun ilk günü, Prof. Dr. Abdullah Uçman, Prof. Dr. Mehmet Tekin
ve Prof. Dr. Durali Yılmaz başkanlığında üç oturum gerçekleştirildi.
Günümüz öykücülerinden Rasim Özdenören, sempozyumdaki söyleşi
konuklarındandı.
80 Sonrası Türk Hikâyesi Sempozyumu’nun en ilgi çekici yönü,
yaklaşık 30 akademisyenin yaşayan edebiyatı ele almasıydı. Hüseyin Su,
Adalet Ağaoğlu, Mustafa Kutlu, Ayfet Tunç, Murat Gülsoy gibi günümüz
hikâyecilerinin hikâyelerinin enine boyuna ele alındığı sempozyum,
akademik çevrelerle edebiyatçıların buluşması açısından yararlı bir
etkinlikti.
Prof. Dr. Orhan Okay, Prof. Dr. Kâzım Yetiş, Prof. Dr.
Abdullah Uçman, Prof. Dr. Mehmet Tekin, Prof. Dr. Durali Yılmaz, Prof.
Dr. M. Fatih Andı, Prof. Dr. Hülya Argunşah, Prof. Dr. Ramazan Korkmaz,
Prof. Dr. Hasan Akay gibi akademisyenlerin bilim kurulunda yer aldığı
sempozyumda sunulan bildiriler pek yakında kitaplaştırılarak okura
sunulacak.
KYÖD ÖYKÜ ÖDÜLÜ
Naci Girginsoy anısına 4.sü düzenlenen KYÖD Öykü Ödülü
sonuçlandı. Sevgi Özel, Nalan Barbarosoğlu, Salih Bolat, Öner Yağcı ve
Kadir Yüksel’den oluşan Seçici Kurul Naci Girginsoy anısına düzenlenen
KYÖD Öykü Ödülü’nü Dokunuşlar adlı eseriyle İlkay Noylan ve Bela
Davulları adlı eseriyle Figen Alkaç arasında paylaştırmıştır.
Öykücülerimiz ödüllerini 4 Kasım 2007 saat 12.oo’de
İstanbul-TÜYAP Kitap Fuarı Kınalıada Salonu’nda düzenlenecek törende
alacaklardır.
KYÖD
Yönetim Kurulu
|