|
FUAT
OVAT
HELLİSNEN
“Mal da yalan mülk de yalan
Var
biraz da sen oyalan.”
Çocukluğumu aramak için çıktığım yolda eski fotoğraf
albümüyle karşılaştım. Hayli yıpranmış, yer yer böceklere yem olmuş bu
defterin sararmış silik bir sayfasının izdüşümü fısıltılarına eşlik eden,
uzak gün batımlarından gelen bir seste kendimi buldum.
…
Gurbet,
gurbette geçen hayat, sıla özlemi. Vuslatın güzelliği bir yanda. Bir
yandaysa gidip de dönememenin, dönüp de bulamamanın korkusu...
Çocukluğumda gurbeti özlediğim dönemler olmuştu. Otogarlar, garlar, hava
alanları benim için hem ayrılıkların hem de buluşmaların gerçekleştiği
büyülü mekânlardı.
Çocukluğumun o kara trenleri, mazotlu otobüsleri, o günlerin efsane gibi
anlatılan uçakları, alır tanıdıklarımı uzaklara götürürdü. Ayrılık acısı
yüreğimi sızlatırdı.
Dönerlerdi bir gün, sona ererdi ayrılıklar. Herkes sevinirdi, ama
nedense aklımda yaşlıların sevinçli yüzü kalmış. Eksik dişlerin hemen
göründüğü alabildiğine çizgili yüzlerdeki sevinç o yüzlere kiracı gibi
gelirdi bana hep. Bu coşkulu anları yaşamak için bile ayrılmaya değer
diye düşünürdüm, gurbet ellere asla kızmazdım.
Yeni
doğan bebekleri hatırlıyorum taş döşeli sokağımızda. Ertesi gün, bebek
öldü diye bir haber sis gibi sokağımızı kapladığında buruk olurdum,
üzülürdüm. Köşedeki yaşlı kadın beni teselli ederdi:
—Üzülme
evlat, yaşasa kim bilir ne acılar çekecekti...
Yataklarında hasta gördüğüm yaşlı insanların ölüm haberini kabullenmek
çok zor gelmezdi bana.
—Ecel
geldi gitti; onun yiyecek ekmeği, suyu tükenmiş gayrı...
Dedemin
ölüm haberi geldiğinde inanamadım. Onca sevdiğim biri alıp başını
gidemezdi. Onsuz kalamazdım. Onun yokluğuna dayanamazdım. Yaşlı kadın
yine avutmaya çalıştı beni:
—Onun
yiyecek ekmeği, içecek suyu...
Sözünü
kesiyorum bu defa:
—Ben ona
ekmeğimi suyumu verirdim.
—Takdiri
ilâhî bu evladım, karşı gelme, günaha girersin...
Bir
eliyle gözümün yaşını sildi, diğeriyle başımı okşadı o gün, bağrına
bastı, sımsıkı kucakladı beni...
Geriye
dönüp baktığımda şunu görüyorum; mahallelinin deli diye dışladığı, günah
diye ara ara ilgilendiği yaşlı kadın bir bilgeydi...
En acı
olayların bile sevinilecek, şükredilecek bir yanı olduğunu göstermişti
bana. Her ölüm başka bir dünyaya, sonsuz hayata açılan esrarengiz bir
kapıydı.
Tek
odadan ibaret kerpiç evimizde misafir bir gün. Annem ona çay ikram etti.
Yaşlı kadın titreyen elini uzattı, çayı aldı, eli yandı.
—Buncağız sıcağa dayanamazken cehennemde ne ederiz ki?...
Eli titreyerek, güçlükle çayını bitirdi. İkindi ezanını
dualar ederek dinledi.
Canım
annemin, motifli kilimimizin üzerine serdiği, parça bezlerden kendisinin
diktiği namazlıkta namaz kılıyor.
Rükû,
niyet, el bağlama, dualar... Yaşlı kadının alnı secdede... Bekle bekle
kalkmıyor.
—Kadına
bir şey mi oldu ki?
Korkumu
böyle dillendirdi annem. Onunla konuşmaya çalıştı, nafile. Omzuna
dokundu, hiç hareket yok.
...
—Bu
nasıl iş, ne oldu acaba?
Biz kara
kara düşünürken başını kaldırdı kadın.
—Uyumuşum gurban.
O an
bana hortlak gibi görünen, bir deri bir kemik kalan bu kadın ölmedi diye
sevinmişken birkaç gün sonra onun ölüm haberi yayıldı mahalleye.
—Allah
rahmet eylesin. Allah verdi, Allah aldı canını, kurtardı biçare kadını.
Hemen
herkes böyle söyledi, onun ölümüne pek üzülen olmadı.
Ölümden
korkardım. Sevdiğim çok insan ölmüştü çünkü.
“İnşallah bir başka dünya vardır, sevdiğim o güzel insanlarla o sonsuz
hayatta yine birlikte oluruz.” diyordum kendi kendime. Bu benim o
günlerdeki tek rahatlatıcı düşüncemdi.
Bilge
kadının ölümünden sonra, bilmem ne kadar zaman içinde ölüme alıştım.
Bunun böyle olması gerektiğini kabullendim. Bir adım ötede, hayattan
hoşnut olmama rağmen ölümü de sevdim.
Nereden
nereye? Nice gurbetler dolaştım, nice sevdalar yaşadım. Göçler,
ayrılıklar, ölümler, sevdalar...
Yıllar
sonra geriye dönüp bakıyorum... Yaşadığım her günü seviyorum. Gurbet,
sonunun ayrılık olduğunu bile bile sevdalar, bunlar tamam. Başlangıçta
beni ürküten, neredeyse kanımı donduran ölüme, hayatı bir başka boyutta
yorumlamaya nasıl böylesine alıştığıma şaşırmadan edemiyorum.
Eğer
yarın gelirse şöyle karşılarım onu:
—Hoş
geldin sevgili dostum, ölüm. Hadi gidelim...
* * *
Hayatımda kitapların yeri giderek arttı. Sevindim kitaplara koştum,
üzüldüm, incindim, kırıldım kitaplara sığındım...
Kitaplar, başkalarının tecrübeleri, gözlemleri, düşünceleri... Alır bizi
dünyamızdan başka diyarlara götürür. Şaşırtır, düşündürür,
duygulandırır; bazen sevinçler verir, bazen hüzünler...
Denemeler, şiirler, öyküler, romanlar okuyorum peş peşe. Bir yandan da
yazmaya çalışıyorum. Korkularım var bu arada. Ya yazamazsam?
Asıl
korkum bu değil, yazmayıveririm olur biter. Beni asıl korkutan;
okuyorum, okudukça ufkum genişliyor, yeni denizlere, okyanuslara
gidiyorum ya. Peki, bir gün biterse? Bir gün kitapçıya yeni bir kitap
almak için gittiğimde, kitapçı:
—Üzgünüm, epeydir yeni kitap gelmedi.
Böyle
deyip beni kapıdan çevirirse, ne yaparım sonra?
...
İzleyen
günlerde o korkumun yersiz olduğunu anladım, her fırsatta o engin
dünyaya, kitapların sonsuzluğuna koştum. Kitaplar yetti mi peki? Bazen
onlar da yetmedi. Aldım başımı yüksek tepelere koştum, dağlara gittim,
çok uzaklara...
* * *
Ben
yokum belki. Doğmadım. Âşık olmadım. Sevmedim. Sevilmedim...
Sonbahar
çabuk geldi; yaprak dökümü, kuşların konup göçmesi, yaşlı insanların peş
peşe sonsuz yolculuklara çıkması, bilinmeze gitmesi...
Kış
koşarcasına geldi; bir de baktım kar yağmış beynime, yüreğime...
İlkbaharı yaşamamıştım, ama bir gün yaşayacaktım. Acele işlerin çoğunu
yaptım, bir kısmını erteledim ne yazık ki...
Yağmur
yağmıştı gece. Sokak ıslaktı. Kuşlar saçak altlarına sığınmış, bahçede
çimenler de yağmur damlacıklarıyla kucaklaşmıştı. Köşede bir elma ağacı.
Ağacın altında, ıslak çimenlerin üzerinde, çok az güneşle görüşmüş,
henüz pembeleşmiş küçücük bir elma...
* * *
Sararmış
bir fotoğraf albümünden çıkıp karşıma gelen bir görüntü. Bir göz
aşinalığı var, tanıdık gibi. Bakışıyoruz. Çocukluk günlerim. Oturuyor
yanıma.
Kenarından küçük bir kanal akan toprak sokak. İki yanında, bahçe
içlerinde tek katlı evler. Meyve ağaçlarının dalları neredeyse sokağın
ortasına kadar uzanmış...
Yaşlı,
elleri titreyen, başını sürekli sağa sola sallayarak yürüyen bir kadın.
Her gün aynı saatte, hep böyle, bir önceki günkü gibi geçiyor. Nereye
gider, ne yapar? Bilen yok...
Yaramaz
çocuklar onu korkutmaya çalışıyor. Bağırmalar, eteğinden tutup çekmeler,
itip kakmalar, taş atmalar... Kadın hiçbir şey demiyor.
Okula
giden çocuklar, evde kalmış kızlar, hasta yakınları, toto oynayanlar,
hemen herkes ona bir şey soruyor.
—Sınıfımı geçecek miyim?
—Koca
bulacak mıyım?
—Gelin
olacak mıyım?
—Hastamız iyileşecek mi?
—Totodan
kazanacak mıyım?
—Patron
maaşıma zam yapacak mı?
İlgisiz
gibi görünmekle birlikte kadın herkesi dinliyor, bir yandan da yürüyor.
Karşılık tek kelimeden oluşuyor ve herkes için aynı.
—Hellisnen...
Bu söz
soru sahiplerini tatmin etmiyor. Onlar; evet, hayır, olacak, olmayacak
gibi kesin bir şeyler duymak istiyorlar. Bu yüzden aynı soruyu bir daha
bir daha soruyorlar. Cevap değişmiyor.
—Hellisnen...
Neden
sonra bu söz beynime yerleşip uzun süre kiracı kalıyor. Günlerce çözmeye
uğraşıyorum...
Ne diyor
bu yaşlı kadın? Bu söz Türkçe mi? Kürtçe, Ermenice? Almanca, İngilizce?
Belki de uydurma...
Anneme,
teyzeme, komşulara soruyorum. Bilen yok. Yıllar sonra, sanırım bunun
karşılığını buluyorum.
Kadın
tevekkül sahibi. Sabırlı. İnançlı. Oldubittilere yer yok onun dünyasında.
Bu yüzden de her şey hayırlısıyla olsun diyor.
Bu söz
onun ağzında biraz değişiyor elbette:
—Hellisnen...- |