[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

FUAT OVAT

 HELLİSNEN

 

“Mal da yalan mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan.”

 Çocukluğumu aramak için çıktığım yolda eski fotoğraf albümüyle karşılaştım. Hayli yıpranmış, yer yer böceklere yem olmuş bu defterin sararmış silik bir sayfasının izdüşümü fısıltılarına eşlik eden, uzak gün batımlarından gelen bir seste kendimi buldum.

Gurbet, gurbette geçen hayat, sıla özlemi. Vuslatın güzelliği bir yanda. Bir yandaysa gidip de dönememenin, dönüp de bulamamanın korkusu...

Çocukluğumda gurbeti özlediğim dönemler olmuştu. Otogarlar, garlar, hava alanları benim için hem ayrılıkların hem de buluşmaların gerçekleştiği büyülü mekânlardı.

Çocukluğumun o kara trenleri, mazotlu otobüsleri, o günlerin efsane gibi anlatılan uçakları, alır tanıdıklarımı uzaklara götürürdü. Ayrılık acısı yüreğimi sızlatırdı.

Dönerlerdi bir gün, sona ererdi ayrılıklar. Herkes sevinirdi, ama nedense aklımda yaşlıların sevinçli yüzü kalmış. Eksik dişlerin hemen göründüğü alabildiğine çizgili yüzlerdeki sevinç o yüzlere kiracı gibi gelirdi bana hep. Bu coşkulu anları yaşamak için bile ayrılmaya değer diye düşünürdüm, gurbet ellere asla kızmazdım.

Yeni doğan bebekleri hatırlıyorum taş döşeli sokağımızda. Ertesi gün, bebek öldü diye bir haber sis gibi sokağımızı kapladığında buruk olurdum, üzülürdüm. Köşedeki yaşlı kadın beni teselli ederdi:

—Üzülme evlat, yaşasa kim bilir ne acılar çekecekti...

Yataklarında hasta gördüğüm yaşlı insanların ölüm haberini kabullenmek çok zor gelmezdi bana.

—Ecel geldi gitti; onun yiyecek ekmeği, suyu tükenmiş gayrı...

Dedemin ölüm haberi geldiğinde inanamadım. Onca sevdiğim biri alıp başını gidemezdi. Onsuz kalamazdım. Onun yokluğuna dayanamazdım. Yaşlı kadın yine avutmaya çalıştı beni:

—Onun yiyecek ekmeği, içecek suyu...       

Sözünü kesiyorum bu defa:

—Ben ona ekmeğimi suyumu verirdim.

—Takdiri ilâhî bu evladım, karşı gelme, günaha girersin...

Bir eliyle gözümün yaşını sildi, diğeriyle başımı okşadı o gün, bağrına bastı, sımsıkı kucakladı beni...

Geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum; mahallelinin deli diye dışladığı, günah diye ara ara ilgilendiği yaşlı kadın bir bilgeydi...

En acı olayların bile sevinilecek, şükredilecek bir yanı olduğunu göstermişti bana. Her ölüm başka bir dünyaya, sonsuz hayata açılan esrarengiz bir kapıydı.

Tek odadan ibaret kerpiç evimizde misafir bir gün. Annem ona çay ikram etti. Yaşlı kadın titreyen elini uzattı, çayı aldı, eli yandı.

—Buncağız sıcağa dayanamazken cehennemde ne ederiz ki?...

Eli titreyerek, güçlükle çayını bitirdi. İkindi ezanını dualar ederek dinledi.

Canım annemin, motifli kilimimizin üzerine serdiği, parça bezlerden kendisinin diktiği namazlıkta namaz kılıyor.

Rükû, niyet, el bağlama, dualar... Yaşlı kadının alnı secdede... Bekle bekle kalkmıyor.

—Kadına bir şey mi oldu ki?

Korkumu böyle dillendirdi annem. Onunla konuşmaya çalıştı, nafile. Omzuna dokundu, hiç hareket yok.

...

—Bu nasıl iş, ne oldu acaba?

Biz kara kara düşünürken başını kaldırdı kadın.

—Uyumuşum gurban.

O an bana hortlak gibi görünen, bir deri bir kemik kalan bu kadın ölmedi diye sevinmişken birkaç gün sonra onun ölüm haberi yayıldı mahalleye.

—Allah rahmet eylesin. Allah verdi, Allah aldı canını, kurtardı biçare kadını.

Hemen herkes böyle söyledi, onun ölümüne pek üzülen olmadı.

Ölümden korkardım. Sevdiğim çok insan ölmüştü çünkü.

“İnşallah bir başka dünya vardır, sevdiğim o güzel insanlarla o sonsuz hayatta yine birlikte oluruz.” diyordum kendi kendime. Bu benim o günlerdeki tek rahatlatıcı düşüncemdi.

Bilge kadının ölümünden sonra, bilmem ne kadar zaman içinde ölüme alıştım. Bunun böyle olması gerektiğini kabullendim. Bir adım ötede, hayattan hoşnut olmama rağmen ölümü de sevdim.

Nereden nereye? Nice gurbetler dolaştım, nice sevdalar yaşadım. Göçler, ayrılıklar, ölümler, sevdalar...

Yıllar sonra geriye dönüp bakıyorum... Yaşadığım her günü seviyorum. Gurbet, sonunun ayrılık olduğunu bile bile sevdalar, bunlar tamam. Başlangıçta beni ürküten, neredeyse kanımı donduran ölüme, hayatı bir başka boyutta yorumlamaya nasıl böylesine alıştığıma şaşırmadan edemiyorum.

Eğer yarın gelirse şöyle karşılarım onu:

—Hoş geldin sevgili dostum, ölüm. Hadi gidelim...

* * *

Hayatımda kitapların yeri giderek arttı. Sevindim kitaplara koştum, üzüldüm, incindim, kırıldım kitaplara sığındım...

Kitaplar, başkalarının tecrübeleri, gözlemleri, düşünceleri... Alır bizi dünyamızdan başka diyarlara götürür. Şaşırtır, düşündürür, duygulandırır; bazen sevinçler verir, bazen hüzünler...

Denemeler, şiirler, öyküler, romanlar okuyorum peş peşe. Bir yandan da yazmaya çalışıyorum. Korkularım var bu arada. Ya yazamazsam?

Asıl korkum bu değil, yazmayıveririm olur biter. Beni asıl korkutan; okuyorum, okudukça ufkum genişliyor, yeni denizlere, okyanuslara gidiyorum ya. Peki, bir gün biterse? Bir gün kitapçıya yeni bir kitap almak için gittiğimde, kitapçı:

—Üzgünüm, epeydir yeni kitap gelmedi.

Böyle deyip beni kapıdan çevirirse, ne yaparım sonra?

...

İzleyen günlerde o korkumun yersiz olduğunu anladım, her fırsatta o engin dünyaya, kitapların sonsuzluğuna koştum. Kitaplar yetti mi peki? Bazen onlar da yetmedi. Aldım başımı yüksek tepelere koştum, dağlara gittim, çok uzaklara...

* * *

Ben yokum belki. Doğmadım. Âşık olmadım. Sevmedim. Sevilmedim...

Sonbahar çabuk geldi; yaprak dökümü, kuşların konup göçmesi, yaşlı insanların peş peşe sonsuz yolculuklara çıkması, bilinmeze gitmesi...

Kış koşarcasına geldi; bir de baktım kar yağmış beynime, yüreğime...

İlkbaharı yaşamamıştım, ama bir gün yaşayacaktım. Acele işlerin çoğunu yaptım, bir kısmını erteledim ne yazık ki...

Yağmur yağmıştı gece. Sokak ıslaktı. Kuşlar saçak altlarına sığınmış, bahçede çimenler de yağmur damlacıklarıyla kucaklaşmıştı. Köşede bir elma ağacı. Ağacın altında, ıslak çimenlerin üzerinde, çok az güneşle görüşmüş, henüz pembeleşmiş küçücük bir elma...

* * *

Sararmış bir fotoğraf albümünden çıkıp karşıma gelen bir görüntü. Bir göz aşinalığı var, tanıdık gibi. Bakışıyoruz. Çocukluk günlerim. Oturuyor yanıma.

Kenarından küçük bir kanal akan toprak sokak. İki yanında, bahçe içlerinde tek katlı evler. Meyve ağaçlarının dalları neredeyse sokağın ortasına kadar uzanmış...

Yaşlı, elleri titreyen, başını sürekli sağa sola sallayarak yürüyen bir kadın. Her gün aynı saatte, hep böyle, bir önceki günkü gibi geçiyor. Nereye gider, ne yapar? Bilen yok...

Yaramaz çocuklar onu korkutmaya çalışıyor. Bağırmalar, eteğinden tutup çekmeler, itip kakmalar, taş atmalar... Kadın hiçbir şey demiyor.

Okula giden çocuklar, evde kalmış kızlar, hasta yakınları, toto oynayanlar, hemen herkes ona bir şey soruyor.

—Sınıfımı geçecek miyim?

—Koca bulacak mıyım?

—Gelin olacak mıyım?

—Hastamız iyileşecek mi?

—Totodan kazanacak mıyım?

—Patron maaşıma zam yapacak mı?

İlgisiz gibi görünmekle birlikte kadın herkesi dinliyor, bir yandan da yürüyor. Karşılık tek kelimeden oluşuyor ve herkes için aynı.

—Hellisnen...

Bu söz soru sahiplerini tatmin etmiyor. Onlar; evet, hayır, olacak, olmayacak gibi kesin bir şeyler duymak istiyorlar. Bu yüzden aynı soruyu bir daha bir daha soruyorlar. Cevap değişmiyor.

—Hellisnen...

Neden sonra bu söz beynime yerleşip uzun süre kiracı kalıyor. Günlerce çözmeye uğraşıyorum...

Ne diyor bu yaşlı kadın? Bu söz Türkçe mi? Kürtçe, Ermenice? Almanca, İngilizce? Belki de uydurma...

Anneme, teyzeme, komşulara soruyorum. Bilen yok. Yıllar sonra, sanırım bunun karşılığını buluyorum.

Kadın tevekkül sahibi. Sabırlı. İnançlı. Oldubittilere yer yok onun dünyasında. Bu yüzden de her şey hayırlısıyla olsun diyor.

Bu söz onun ağzında biraz değişiyor elbette:

—Hellisnen...-

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.