|
NECİP
TOSUN
KARAKTER:
YENİ BİR HAYAT TEKLİFİ
Karakter
kaderdir
Herakleitos
İster
kurmaca bir kişilik, ister hayattan seçilmiş biri olsun, karakter
yaratmak; sözcükler aracılığıyla bir figüre beden ve ruh vermek, ona bir
yaşam kazandırmaktır. Yazar, bir karakter yaratırken, onu
bedenleştirerek ve ruh kazandırarak okurla “birlikte deneyimleme”
peşindedir. Yazar, bu süreçte, zihnindeki bildik, tamamlanmış bir
kişiliğin özetini, imgesini metne yansıtır. Yaratılmış kahramanı temsil
edecek özelliklerin, onun özsel öneminin altını çizmeye çalışır, onu “ses”lendirir.
Pek çok yazar için karakter yaratımı sadece bir hayatın
aktarımı değil aynı zamanda yeni bir hayat teklifi, hayatın atlanılan
bir yanına ilişkin dikkat çekme girişimidir. Çünkü nitelikli bir yazarın
yazma gerekçesi her durumda bir duyuş, hissediş olarak hayata ilişkin
bir tavır almak ona müdahale etmek olmuştur. Değilse Greogor Samsa bir
sabah korkulu bir rüyadan uyanınca kendini niçin bir hamam böceği olarak
bulsun. Virginia Woolf şöyle der: “Herhangi bir kitap bizim ilgimizi
çektiğinde, onun güzel ya da parlak bir kitap olduğundan değil, yazarın
yaşama karşı yeni bir tavrın sonucu olduğunu biz okuyucular biliyoruzdur.”
Dönüp bizde iz bırakan eserlere baktığımızda bu gerçekliği net bir
şekilde görebiliriz. Edebiyatın en büyük karakterlerinden olan
Werther’in aşk acısı karşısındaki çıkışsızlığı, Raskolnikov’un
başkaldırısı, bizim bir duruş olarak hayatımızı yeniden sorgulamamıza
imkân verdiği için onlarla özdeşleşiriz. Tüm iz bırakıcı karakterler
benzer bir işlevi görürler. Suç ve Ceza’yı yazmayı tasarlayan
Dostoyevski bir mektubunda Raskolnikov’un doğuşunu şöyle duyurur:
“Kitabın konusu gerçekten çok güzel. Kahramanına gelince bugüne kadar
hiç denenmemiş bir kişi.”1 Dostoyevski
mektubunda bu kahramanın “yeni fikir ve görüşlere” sahip olduğunu da
ekler. Çünkü o, romanda bir yazarın sırf kendisi tarafından yaratılan ve
daha önce başkaları tarafından yaratılmamış kişileri önemser. Eski
nakaratlara yeni hava uydurmayı ise reddeder. Dostoyevski mektubunda
Raskolnikov’un doğuşunu yeni bir hayat teklifine dayandıracağını açıkça
belirtir.
Her ne kadar karakter bir yazarın hayat teklifi olsa, onun
akıl, bilinç ve duygularıyla hayatiyet kazansa da yazarın bir kuklası
değildir. Çünkü yazar bu yaratma sürecinde tümüyle özgür davranamaz:
“Sanatçı, yaratan bir Tanrı gibi, eserinin içinde ya da arkasında ya da
ötesinde ya da üstünde kalır, göze görünmez, varoluşun dışına
arınmıştır, ilgisizdir, bir kenarda tırnaklarını keser.”2 Yazar,
kişi/şahıs/figürü metne yansıtmaya başladıktan itibaren bir değerler
bütününün hizmetine girer. Yazar bu süreçte biçimleme, tamamlama,
estetik kuralları uygulama ve okur bilincindeki sahihlik duygusunu
uyandırma peşindedir. Persona’yı tutarlı ve inandırıcı çizebilmek için
şekillendirir ve Rodin’in deyişiyle fazlalıklarını alır, eksikliklerini
tamamlar.
Karakter öncelikle (bu yazıda karakter, kahraman, tip,
figür ayrımına gidilmeyecek, tümü persona, hikâye kişisi anlamında
kullanılacaktır) yazma sürecinde kendi gerçekliğini yazara dayatacaktır.
Yazar, eğer sahih bir duyguyu aktarmak istiyorsa bilincindeki imgenin
peşinden gitmek zorunda kalacak ve karakterin gerçeklerine uyacaktır.
Çünkü yazar bilir ki, karakterler klişe, şablon, karton, derinliksiz ve
yapay çizildiğinde inandırıcı olamadığı gibi yarınlara taşamaz ve
kalıcı olamaz.
Aslında yazar, bir hayatı anlatmayı seçtiği andan itibaren,
hikâye de, karakter de ona kendini anlatır. Yazar sadece kaleme alır:
“Hikâye kendini anlatır; kendi adına konuşur. Yazar karakterlerini
savunamaz; ne yaptıklarını bile kendilerine anlattırır. Hepsinden
önemlisi, neler düşünüp neler hissettiklerini, içinde bulundukları
durumlarda hangi izlenimleri edindiklerini de kendilerine anlattırır.”3 Bu
nedenle yazar, kendi duygularına ters düşse bile karakterin gerçeklerine
uymak durumundadır. (Yoksa kahraman bir yazar için, psikanalist
koltuğuna oturmuş bir hasta mıdır?)
Öte yandan yazar, yaratma sürecinde, estetik ölçütleri ve
sanatın vazgeçilmez kurallarını da göz önüne almak durumundadır. Yazar,
bildiği, var olduğuna inandığı bir varlığı yeni bir biçimle okur için de
“görünür kılma” peşindedir. Çözer, deşifre eder, bu dağınık parçalardan
yeni bir estetik bütünlük çıkartır. Kendisinden kopartarak bağımsız bir
hayatiyet oluşturur. Yazar, hem çiğ gerçeklikten kopmayı hem de
yaşanmışlığı hissettirmeyi amaçlar. Hem soyutlamanın hem de
bedenleştirmenin gerilimini yaşayan yazar, bir yandan karşılaşmadığı
duygularla okuru karşılaştırmak isterken diğer yanda da onu
yabancılaştırmak ister. İçinde olduğu şeyin dışında olduğunu metinde
gösterme çabasındadır. Burada yapılan, bir şeyin içindeyken nesnel
olmaya çalışmadır. Çünkü anlatımın içine yerleştirmek istediği asıl göz,
duygu, bizzat okurun kendisidir. Ancak, duygu ve düşüncelerini
karakterine söyleten yazar, nesnelliği kaybeder. Anlatımda yazarın
kendisini gördüğümüzde düşülen boşluk didaktikliğin ta kendisidir. Evet,
yazar bir katılımcı ve kılavuzdur ama nesnelleşmiş bir ruh kılığına
bürünmüştür. Yazar bu bağlamda kurgusal bir iş yaptığının farkındadır
ama mekanik olmamaya çalışır. Okur için ise yazarın bedenleştirdiği
varlık öncelikle bir ötekidir. İşte okur açısından ben ve öteki
arasındaki mesafe kısaldığında/kapandığında örtüşme ve özdeşleşme
gerçekleşir.
Kısaca yazar, bir karakter oluştururken bir değerler
bütününü gözetmek durumundadır. Bahtin bu yaratma sürecini şöyle
özetler: “Kahramanların sanatsal imgeler olarak o anda kendisinde
uyandırdığı izlenimi aktarıyor, belirli canlı kişiler halindeki
kahramanlarına yönelik tutumunu toplumsal, ahlaki ve diğer her türlü
bakış açısından dile getiriyordur; kahramanlar çoktan yazardan
bağımsızlaşmıştır ve yazarın kendisi de, kahramanların aktif yaratıcı
olarak onlardan bağımsızlaşmıştır; daha doğrusu, belli bir birey,
eleştirmen, psikolog veya ahlakçı hâline gelmiştir.”4 Yani
yazar, karakter aracılığıyla bir hayat teklif ederken, o hayatın olmazsa
olmazlarına uymak durumundadır. Bu durumda yazar sahneye sürdüğü
karakteri soğukkanlılıkla izleyen bir yönetmen gibidir. Evet, kendi
tasarımı bir hayatta, kendi özerkliğini koruyan kahramana hayretle
bakan, silinmiş, geri plana çekilmiş bir seyirci gibi.
Yeni hayat teklifinin başarısız uygulayımı ise şablon,
karton tiplerdir. Böyle hâllerde yazar, verili ve tartışmasız doğruların
peşinden gider. Burada kahraman bir doğruyu, bir ideolojiyi temsil
eder. Kendinden başka sese izin vermez, tek sesli bir dizgisel kurgu
metne hakimdir. Tipler her türlü zaaftan soyutlanmış, ayakları yerden
kesik ideal tiplerdir. Yaşayan değil temsil edendir. Hayatta örneği
görülmeyen, olması arzu edilen, ütopik tiplerdir. Hayatla bağları kopuk
felsefi, ideolojik bir önermedir. Ortalıkta dolaşan bir insan değil,
görüştür. Yeniden yaratma değil, sahibinin sesidir. Metne monolojik bir
didaktiklik hakimdir. Bir yaratma değil, ideolojik bir tasarımdır. Tip,
söylemin nesnesidir ve apaçık bir görevlidir. Yazarın mütehakkim bilinci
doğrultusunda hareket eder. Tiplerin davranışları yazarın doğrularına
indirgenmiştir. Burada sorun tipin bir felsefi görüşe sahip olması
değildir, onun etrafındaki her nesnenin bu görüşü haklı çıkaracak bir
işlevle donatılmış olmamasıdır. Çünkü eserin temelini oluşturan
tema/düşünce, insanî bir durum olarak ortaya konamamıştır. Âdeta
insanların gözüne soka soka bir gerçek anlatılmaya çalışılmıştır.
Kuşkusuz her yazarın, yaşama ilişkin ahlâkî, felsefî tavırları şöyle ya
da böyle esere yansıyacaktır. Bunda garipsenecek bir yan yoktur. Ama bu,
okurla birlikte çıkılan bir serüvenle varılacak bir tutum olduğunda bir
anlam ifade eder. O doğruyla, o düşünceyle okurla insanî bir bağ
kurmaları sağlanarak, çizilen karakterlerin sevinçlerine, acılarına okur
ortak edilerek ancak bir yere varılabilir. Yapmacıklığı ve sahteliği
sırıtan bir atmosfer ile insanların akıllarına, ruhlarına ulaşmak mümkün
değildir. Mesaj, elbette “nesnelleşmiş ruhtur.” Bu, hiçbir şekilde yeni
bir hayat teklifi değildir. Çünkü sunulan bir hayat değil, dayatılan bir
görüştür.
Temsil ve betimleyici
Robert Scholes-Robert Kellogg “Gerçeklik Sorunu, Betimleme
ve Temsil” başlıklı ufuk açıcı makalelerinde, karakter yaratmaya oldukça
inandırıcı kavramlar getirirler. Yazınsal karakter yaratmanın iki yolu
vardır: Temsil ya da betimleyici. Bu yazarlara göre, gerçek dünya ile
kurmaca dünya arasındaki ilişki, ya temsil edici (representational) ya
da betimleyici (ilustrative) olabilir. Gerçekliği kopyalamaya çalışan,
yazınsal ya da plastik sanat türünü, çeşitli biçimleri ile “temsil”
sözcüğü, gerçekliğin bir yanını yalnızca anımsatmaya çalışan sanat
biçimini “betimleme” sözcüğü ile tanımlayan bu yazarlar, betimleyici
olanın simgesel, temsili olanın ise mimetik olduğu görüşünü ileri
sürerler. Romanın ortaya çıktığı yüzyıl, yaşamın betimlenmesinden çok
bir temsil olarak işlev görür. Robinson Crusoe gerçek bir birey
değildir ama en önemli özelliği gerçek yerine geçebilmesi olan bir birey
sunma girişimidir ve bir mimesis türüne dönüşmüştür. Betimleyici
karakterler ise insan şeklinde, kavramları, ya da bütün insani
varlıkları olarak maskeli baloya katılan insan ruhunun parçalarıdır.
Moliere’nin Cimri ve Balzac’ın Yaşlı Grandet’si “temsili”
karakterlerdir. Simgesel zenginliklerle oluşturulan karakterler ise
betimleyicidir. Karakterler, varlıkları ya da kavramları betimlerler.
Gerçek dünyanın tümel ve inandırıcı izlenimini bize iletmekten çok,
gerçekliğin bir yüzünü anımsatma girişimidir. Bu tutum ortalarda değil
uçlardadır. Robert Scholes-Robert Kellogg, karakter çiziminde
betimleyici ve temsilî öğelerin kimi yazarlarca ayrıştırılmadan birlikte
kullanıldığını tespit ederler. James Joyce’u da buna örnek olarak
gösterirler.5
Hiç kuşku yok ki, karakterin bir yazınsal yapıttaki önemi,
yazarın esere verdiği anlamla doğrudan ilişkilidir. Kimi yapıtlarda
karakterin bizatihi kendisi ana izlektir. Yazar burada kişilik
yüceltilmesine gider, psikolojik tahliller yaparak altını çizmeye
çalıştığı bu figürü öne çıkararak, her nesneyi, mekânı, olayı karakter
için kullanır. Burada amaç tümüyle bu karakterin kendisidir. Özellikle
19. yüzyıl romanlarında bu tutumu sıklıkla görürüz. Eser boyunca
karakterin her hâli, insani durumları, olay karşısında aldıkları tavır
en ince ayrıntılarına kadar metne yansır. Öykü ister kişinin bilincinden
anlatılsın ister olaylar ve davranışlar üzerinden özne her zaman
karakterin kendisidir. Yazar eserini tümüyle karakterin hayatına,
düşüncelerine tanıklık üzerine kurar.
Kimi zaman ise karakter bir edebi eserin temel vurgusunun
bir yan figürüdür. Amaç bir figürün karakterize edilmesi değil, çok
temel bir insani durumun, duygunun, düşüncenin izahıdır. Bir dünya
görüşünün, bir duyuş, bir bilinç aktarma hedefinin aracı konumundadır.
Örneğin yoksulluğu gündeme getirmek isteyen bir yazarın bir yoksulu
metne taşıması gibi. Burada karakter temel izleğin (yoksulluğun), olay
örgüsünün bir failidir, o kadar. Harold Blodget’in kişileştirilmiş
özellik dediği bu durumda, metin boyunca karakterin yaşadıklarından çok,
aktarılmak istenen durumlarla, duygularla ilgileniriz. Bu yapıtlarda her
zaman kişinin/karakterin kendisi değil, altı çizilmek istenen
duygu/durum öne çıkarılır.
Çağını Yansıtma
Edebiyat dünyasında, kahramanın, karakterlerin yaşanan
çağı, dönemi, onun anlayışını, eşyaya, olaylara bakışını “yansıttığı”
genel kabul görmüştür. Bu anlayışa göre kahramanı, yaşanan toplumsal
koşullar belirler. Hem dünya edebiyatına hem ülkemiz edebiyat tarihine
baktığımızda bu önermeyi destekleyecek pek çok örnek görmek mümkündür.
19. Yüzyıl edebiyatımızda sökün eden alafranga tipler, 1940’lardaki
küçük insan, 1950’lerdeki varoluşçuluk ekseninde bunalımlı tipler,
başkaldıran sanatçı tipler, 1970’lerin köy gerçekliği, işçi tipler, 1980
sonrası cinsel özgürlük arayışının yansıdığı kişiler, postmodern
karakterler toplumsal değişim ve dönüşümün, değişen yazınsal
anlayışların belirlediği karakterler/kişiler/tiplerdir.
Roman örneğinden gidersek bu önermenin haklılığını daha net
görürüz: Osmanlının son dönemindeki Batı özentili alafranga tipler:
Felatun Bey (Ahmet Midhat/Felatun Bey ile Rakım Efendi, 1875),
Cumhuriyet ideolojisinin yansıması: Feride (Çalıkuşu/Reşat Nuri
Güntekin, 1922), Ahmet Celal (Yaban/Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1932),
Doğu Batı çatışması figürü: Mümtaz (Huzur/Ahmet Hamdi Tanpınar 1949),
başkaldırı figürü: İnce Memed (İnce Memed/Yaşar Kemal, 1955), köylü
figürü: Irazca (Yılanların Öcü/Fakir Bayburt, 1959), varoluşçu-bunalım
figürü: Zebercet (Anayurt Oteli/Yusuf Atılgan, 1973), postmodern ironi
yansıması: Selim Işık (Tutunamayanlar/Oğuz Atay, 1972).
Kısa öyküde önemli olan öğe, olay ya da durum örgüsüdür,
oysa romanda kişilikler önemlidir.
J. L. Borges
Romanın tarihsel sürecine baktığımızda kahraman/karakter
hep önemli olmuştur. Romanın burjuva sınıfının getirdiği bir tür
olduğunu kabul edersek, bu tutum, bireyciliğin, insan tekinin
yüceltilmesinin bir yansımasıydı. Don Kişot’la başlayan bu serüven uzun
süre değişim geçirerek devam etmiştir.6 Yeni
romancıların karakteri yok etme çabaları akim kalmış, postmodern
açılımlar da dahil romanda karakterin önemi hep sürmüştür. Hatta pek çok
roman haklı olarak karakterleriyle anılır. Romancının önünde sayısız
sayfa vardır. Kahraman doğar, büyür, mücadele verir. Bu süreçte romancı
karakterini pek çok açıdan olay, davranış, eylemle tanıtır. Doğrusu
yüzlerce sayfalık bir romanı karaktersiz kurgulamak zordur. Çünkü
tümüyle üç yüz sayfalık bir atmosfer hem fiziken hem de anlatı tekniği
açısından imkânsızdır. Dolayısıyla kişilikler romanda her zaman önemli
olmuştur.
Oysa karakter (öyküdeki yeni anlayışlarla birlikte)
romandaki kadar hayati bir önem taşımaz. Öykünün temel öğelerinin
karakter, eylem, tema, ortam olduğunu biliyoruz. Yazar bu öğelerden
hangisini öne çıkarırsa öyküsü de öyle şekillenir. Tarihsel sürecine
baktığınızda, öyküde karakterin önemi yazınsal seçimle eş değer bir
serüven izlemiştir. Özellikle portre öykülerde her şey karakter üzerine
yoğunlaşır. Amaç tümüyle o karakteri ortaya çıkarmak onu parlatmaktır.
Olay öykülerde olayın kendisi önemli olmakla birlikte yine de karakter
baskındır. Karakterin geri planda kaldığı asıl anlatım yöntemi ise
atmosfer, durum öyküleri olmuştur. Bu yöntemde atmosfer öne çıkarken,
karakter daha geri planda silik kalır.
Söyleşi öykülerde diyalog aracılığıyla, bilinç akışında,
zihni/içsel yolculuklarla, olay öykülerde eylemlerle karakter
özellikleri öne çıkar. Çoğu biçimde karakter özellikleri de betimlemeyle
ortaya çıkar. Ancak biraz önce de söylediğimiz gibi durum ve atmosfer
öyküleriyle karakter çizimi öyküde yeni bir anlama kavuşmuştur.
Tomris Uyar, “Hikâyede Yoğunluk” başlıklı yazısında, deneme
hikâyeciliği, portre hikâyeciliği, röportaj hikâyeciliği, atmosfer
hikâyeciliği düzeni içinde karakter olayına yaklaşır: “Çağdaş
hikâyeciliğin ilk ipuçlarını deneme hikâyelerinden bulabiliriz. Yazar,
çiçekler, cimrilik, yolculuk gibi bir deneme konusunu, yine deneme
kuralları içinde geliştirir. (…) Ve sonunda ufacık bir örnek vererek
bitirir. (…) Bu durumda hikâye, deneme yazısının örneği durumuna
düşmüştür, kahramansa yazarın düşüncesini somutlayan bir araçtır,
yaşamasız bir “tip”tir, sığ ve tek boyutludur, tek özelliklidir. Tip
yaratma, olağanüstü bir kahraman çizme amacını güden “portre
hikâyeciliği”, deneme hikâyeciliğiyle iç içe gelişir. Sonuç ilk
örneklerde pek değişmez. Bu kere tip’ten yola çıkılarak bir genellemeye
varılır, bir görüş savunulur; yani değişen kuruluştur. (…) Portre
hikâyeciliğinin başarısını şöyle özetleyebiliriz: deneme hikâyeciliğinde
düşünceyle sağlanan tutarlılık, bu örneklerde hikâye sanatına uygun
özümlemelerle belirlenmiştir. Artık önemli olan, yalnızca “memur”, ya da
“müzik öğretmeni” yaftası taşıyan bir hikâye kişisi değil, okurun
düşünce yapısına sinen, yaşamasına uygulanan, orada karşılığını bulan
genel bir durum, ortaklaşa bir gerçekliktir. (…) Sait Faik bu dönemde
gelir; portre hikâyeciliği ile atmosfer hikâyeciliği arasında kalan bir
türe damgasını basar: röportaj hikâyesi. Onun hikâyelerinde portreler
kadar, portre kişilerinin soluk aldıkları “hava” da önemlidir çünkü. Bu
uğurda sık sık hikâyeden uzaklaştığı, yarattığı havanın tatlarıyla
yetindiği, oyalandığı görülür.”7
Ancak Tomris Uyar öyküdeki asıl gelişmenin, sağlam ve sahih
karakter yaratmanın atmosfer öyküleriyle gerçekleştiğini düşünür: “Bu
hikâyelerde ilk göze çarpan özellik, okuru da hikâye kişileriyle
birlikte bir atmosfer içine sokmak, etki altına almak ve o etkiyle, o
havayla durmaksızın beslemek çabasıdır.”
8
Romancı kadar önünde geniş bir imkânı olmayan (ne sayfası
ne zamanı) öykücü “kestirmeden” gitmek durumundadır. Burada seçme ve
temel özelliğin öne çıkarılması devreye girer. Bir karakterin ilginç bir
yanı, çarpıcı bir duygusu, hareketi, eylemi öyküleştirilir. Peki bu bir
karakter sunumu için bu yeter midir? Evet, çünkü bazen küçük bir
davranış, tek bir cümle karakterin bütün bir kimliğini ele verebilir,
izah edebilir. Öykücü bütün bir kişiliği izah edebilecek bir mimikle
bile bunu yapabilir. Önemli olan bu seçiştir ve temel bir özelliği ile
ona hayatiyet kazandırmaktır. Karakteri temsil edecek, cümle ya da
davranışı bulmaktır. Okurda kahramanın bu hareketiyle ilgili duygudaşlık
yaratabilmektir.
Görüldüğü gibi karakter öykünün olmazsa olmazı değildir.
Hatta öykü bazen bir karaktere bile ihtiyaç duymaz. Onun işi bir hava,
bir atmosfer, bir dünya yaratmaktır. Çünkü bir öyküde sadece bir
karakter aramayız. İnsani bir duyuş, hissediş, coşku, hüzün de ararız.
Kişilerden çok insani özellikler bizi çeker. Öyküde karakter bulunuşuyla
değil, insanî fonksiyonlarıyla ancak bir anlama kavuşabilir.
Başta da söylediğimiz gibi, roman hâlâ bir kişilik yaratma
sanatı olarak varlığını sürdürmekte. Dönüp belleğimizi yokladığımızda
okuduğumuz bir romandan geriye karakterler kaldığını görürüz: Don Kişot,
Don Juan, Hamlet, Faust, Robinson Crusoe, Madam Bovary, Werther,
Raskolnikov… Her ne kadar Kafka, Joyce, Faulkner gibi yazarlarca
kahraman yüceltimi terk edilip anti-kahramalar öne çıksa da modern
yaşamın parçalanmış kişilikleri olarak yine de bu eserler bir persona
takdimidir. Felsefi ve psikolojik bir derinlik kazanmışlardır o kadar.
Oysa okuduğumuz öykülerden geriye romanda olduğu gibi
belirgin karakterler kalmaz. Bir duygu aktarımını, bir küçük
enstantaneyi hatırlarız da, personayı fazlaca hatırlayamayız. Bu elbette
öykü sanatının yapısıyla ilgili bir durum. Bu bağlamda öykücülüğümüzde
karakterlere baktığımızda aynı gerçekle karşılaşırız. Ama yine de
öykücülüğümüzde unutulmaz tipler yok değildir: Samipaşazâde Sezai’nin
“Pandomima” adlı öyküsünde görevi herkesi güldürmek olan ama sonunda
intihar eden Pandomim Paskal, Ömer Seyfettin’in, şöhret düşkünü,
kişilik, kimliksiz, yarı aydın tipi Efruz Bey, Halit Ziya’nın “Şadan’ın
Gevezelikleri” öykülerinde anlattığı Avrupa hayranı Şadan ve “Aşka
Dair” öyküsündeki Hafız Nevzat, Refik Halit’in aynı adlı öyküsündeki
hayat kadını Yatık Emine, Sabahattin Ali’nin “Hanende Melek” öyküsünde
Melek’e tutulan davavekili Hüseyin Avni, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın
“Abdullah Efendinin Rüyaları” öyküsündeki Abdullah Efendi, Sait Faik’in
küçük insanları, Memduh Şevket Esendal’ın “Hayat Ne Tatlı” öyküsündeki
Hâfız Nuri Efendi, Vüs’at O. Bener’in “Havva” öyküsündeki Havva, Hulki
Aktunç’un “Bir Yer Göstericinin Hayatı”ndaki Krista, Oğuz Atay’ın Beyaz
Mantolu Adam’ı, Mustafa Kutlu’nun pek çok öyküsünde gündeme getirdiği
Kambur Hafız, Ayfer Tunç’un Aziz Bey Hadisesi’ndeki Tamburi Aziz Bey,
Hüseyin Su’nun “Giden Gün Ömürdendir” öyküsünde Nafiz Bey, Füruzan’ın
“Ah Güzel İstanbul” öyküsündeki Cevahir Türk öykücülüğünün ilk akla
gelen unutulmaz karakterleri olarak anılabilir.
Öykü yapısı gereği ele avuca gelmez, sınırları net
bir şekilde çizilemez esnek, kaygan bir tür. Bir damla gözyaşı, sallanan
bir mendil, acı bir vapur çığlığı sadece ve sadece bunlar onun konusu
olabilir. Bu nedenle karakter bir başına onun için önemli olmuyor. Ama
burada öykünün insanı dışlamadığını söylemek bile fazlalık. Çünkü öykü
tam da burada, duyan, hisseden, kavrayan insanî bir düzlemde var
olabiliyor, anlam kazanabiliyor. Değilse insanî durumları sorgulamayan,
bizi rahatsız etmeyen, bir teklifi, sunumu olmayan insansız bir öykünün/metnin
ne anlamı olabilir ki? Öykü de zaten bu yüzden var, biz de yüzyıllardır
bu yüzden hikâye anlatıcısına ihtiyaç duyuyoruz. Kendi iç hikâyemize
bakmamıza imkân verdiği için.-
1 Dostoyevski, Mektuplar, Ararat Yayınevi, 1. Baskı,
1967, s. 89.
2 James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi,
Çeviri Murat Belge, Birikim Yayınları, 2. Basım, 1983, s. 202.
3 Norman Friedman, Romanda Görüş Açısı, Çağdaş Eleştiri,
Eylül 1982, Sayı 7, Eylül 1982.
4 Mihail Bahtin, Sanat ve Sorumluluk, Ayrıntı Yayınları, 1.
Baskı, 2005, s. 20.
5 Robert Scholes-Robert Kellogg, Gerçeklik Sorunu, Betimleme
ve Temsil, Çeviri Memet Fuat, Kitap-lık Dergisi, Sayı 87.
6 Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar, İletişim Yayınları,
2. Baskı 2006, s, 17.
7 Tomris Uyar, Hikâyede Yoğunluk, Feridun Andaç, Öykücünün
Kitabı, Varlık Yayınları, 1. Baskı, 1999, s. 258.
8 A.g.e., s, 260 |