|
MEHMET
ERKAN
AL
KİRAZ ÜSTÜNE KAR YAĞMIŞ
Evet
herkes altmış Euro’yu hazırlasın. Altmış Euro’yu hazırlamayan sırada
beklemesin.
Hafif meyilli yokuşta bekleyen kalabalıkta bir hareketlenme
oldu, başlar sağa sola çevrildi, kimi cebine baktı, kimisi sıradan çıkıp
şaşkın şaşkın sağa sola döndü. Tam bu sırada esnafvâri, sıtma görmemiş
bir ses yokuşun yukarısından bağırdı:
— Euro bulunur, Euro bozulur, haydi hemen köşede A.. Vize
İşlemlerinde. Kırk beşe otuz beş vizelik fotoğraf çekilir haydi! Resmi
işlemler yapılır…
Başlar tekrar çevrildi, ilgi bir an dağıldı, ancak sonunda
yine pürdikkat sıranın ilerisine bakıldı. Alman Konsolosluğu vize
bölümüydü burası, Gümüşsuyu’na inen yokuşta, bir aralıktaydı. Daha
doğrusu taştan konsolosluk binasının arkasında bir kuytudaydı. İnsanda,
Avrupa’nın ferah ovalarını görebilmek için önce bu fare deliğinden
geçmek gerektiği hissini uyandırıyordu.
Sabahın ilk saatleri olduğundan sıra çok da kalabalık
sayılmazdı. Zaten randevulu sistem denen bir sisteme geçmişti
konsolosluk yakın zamanda. Ancak adı randevu olsa da onlarca kişiye aynı
saatin verildiği de bir gerçekti. Orta sıralarda bekleyen Atıf Bey de bu
garipliği düşünüyor, gut ağrıları tutan ayaklarına söz geçiremiyordu.
“Ne âlemi vardı canım bu kadar insanı ayakta bekletmenin. Üstelik bir
kıytırık telefon görüşmesi, randevu için on Euro vermemiş miydi?
Vermişti ama, hemen ilerisindeki köylü Hüseyin Efendi’nin dediği gibi,
“Alman’dı bu, adamı dikerdi…”
Kalabalığın çoğu Atıf Bey gibi yaşlı insanlardan
oluşuyordu. Gençler de yok değildi. Yağmur sonrası paçaları kaplayan
zifoslara inat yüzler temiz ve aydınlıktı.
— Beyler bayanlar altmış Euro’yu hazır tutalım. Bakın bozuk
yok! Türk parası geçmez!.. Yalnızca Euro…
Sıranın başında bekleyen, pek de Türk’e benzemeyen Türk
görevli bağırarak yine uğultuyu kesmişti. Sıra biraz dağınık gidiyor,
kapıdaki kulübeye yedi sekiz metre kala başlayan demir korkuluklarla
zoraki tek sıraya iniyordu.
Atıf Bey ilgiyle ileri bakıyor, sıranın kendisine gelmesini
bekliyordu. Sırası gelen pasaportu ile birlikte Türk görevliye parayı
veriyor, Türk görevli de Almanca bir şey deyip kulübeye uzatıyordu
verilenleri. Sonra arama tarama işlemleri, pasaportun kontrolü falan
derken bayağı zaman geçiyordu. İşte şimdi de gençlerden bir çocuk
elindeki kocaman mağaza poşetiyle içeri alınmayı bekliyordu. Kulübedeki
irikıyım yaşlı Alman, kafasını camdan uzatması sanki büyük lütufmuş gibi
çocuğun poşetine bakıyordu. Galiba bu şeyden şüphelenmişti. Görevli de
Alman’a yaranmak isteyen bir heves içindeydi. “Göster!” dedi sertçe,
çocuk gülümsedi. “Peki,” dedi. Kalabalık da sıranın sıkıcılığını
unutmuş, poşetten çıkacak şeyi bekliyordu. Çocuk ellerini poşete
daldırdı ve sevimli yüzündeki gülümseme kaybolmadan kocaman bir
çerçeveyi yukarı kaldırdı.
— Diplomam Herr Geçen sefer geldiğimde vize memuru
diplomamın noterden onaylı örneğini kabul etmemiş, aslını istemişti. Ben
de hatıra olsun diye çerçevelettiğim diplomamı böylece getirdim çaresiz…
Görevli güldü, kalabalık güldü ve sıkıcı hava birden
dağıldı. Dikdörtgen pirinç çerçeve, bulutlardan süzülen sarı ışık
huzmelerinin üzerinde kırılmasıyla bir anlığına havada ışıldadı. Çocuğun
yakınındaki patavatsız Hüseyin Efendi, “Alman bile güldü ulan!” dedi.
Sırada yeniden uğultular, yorumlar başladı. Sorular,
cevaplar havada uçuştu. O kadar çok belge isteniyordu ki, kimse
kâğıtları tam getirdiğinden emin olamıyor, ya önündekinden ya da
arkasındakinden medet umuyordu.
Bu çaresiz sıra, nedense Atıf Bey’in tesviye edilmemiş
yollara benzeyen hafızasında yeni zikzaklar çizmiş, yaşlı adamı bir elli
yedi yıl geriye götürmüştü.
* * *
17 Eylül 1950’de yine bir sıradaydı Atıf Bey. Ama bu kez
çok farklı bir nedenle. General Lanfit’e binip Kore’ye gidecek olan bin
sekiz yüz askerimizden biriydi kendisi. İskenderun Limanı’nda garip bir
bekleyiş içindeydi. Fakat o zamanki sıra, şimdikine pek benzemiyordu.
Korku ve cesaret bir aradaydı orada. Burada ise bir kenara atılmışlık,
bir acayip eziklik vardı şimdi. Orada anlamsız da olsa bir savaşa giden
milletin soğukkanlılığı varken, burada sanki mandepsiye basmış bir
milletin acınası hâli vardır. Yine böyle ayakları ağrımıştı, yine böyle
bir uğultu vardı ortalıkta. Yirmili yaşlarındaydı Atıf Bey. Hükümet,
“Subay ve astsubaylar için gitmek zaruri,” demiş, gitmek istemeyene,
“Buyur teskereni,” diye eklemişti. Atıf Bey gibi yedi göbekten asker bir
ailenin evlâdına da yakışmazdı vazifeden kaçmak. Görev emri gelmeden
gönüllü olmuştu.
Tam otuz günde, ince dilim ekmek, çorba ve karpuz eşliğinde
varmışlardı Pusan’a. Sonra gemiden iniş trenler ve cemselerle Tae-gu’ya
hareket. Sonra yine sıra, hep sıra hep yürüme… Ama bambaşka duygularla.
* * *
— Ben bilmiyorum, ben bilmiyorum!.. Burada işte burada!..
He valla hemşerim…
Atıf Bey’in düşünceleri bir anda dağıldı. Hemen önünde
görevliyle tartışan Hüseyin Efendi’nin çaresiz serzenişlerine kulak
kabarttı. Bozuğu yoktu yaşlı adamın. İki ellilik Euro’su vardı, bu da
kurallara aykırıydı.
— Ya babam yok mu koskoca Alman Konsolosluğu’nda kırk
avuro, gözün sevem, ben kaç saattir bekliyorum bu sırada.
Hüseyin Efendi’nin sekiz köşe kasketi
kafasından ha düştü ha düşecek oluyor, kısacık boynu bir kaplumbağanınki
misali omuzları arasında kayboluyordu.
— Lütfen beyefendi burası yeri değil. Kurallara riayet
edelim!
Görevli bir eliyle dışarısını göstererek söylemişti bu
sözü. Gözlerinden bıkkınlık okunuyordu.
Bu kibar uyarı az önce diplomasını gösterip içeri girmeye
hak kazanan, ama hâlâ girişten ayrılmamış olan gençte, Tayfun’da garip
bir tiksintiye yol açtı. Yakaları kürklü montunun üstünde dönen boynu,
kafasının içindeki ağırlığı taşıyamıyor gibiydi. Bir an geçmişe gitmiş,
aklı bulanmıştı genç adamın. “Lütfen beyefendi burası yeri değil!” Evet
burası yeri değildi kabalık yapmanın, medeniyet yuvasıydı burası. Ah! Bu
uyarı nasıl da benziyordu, geçen sene Amerikan Konsolosluğu’nda duyduğu
uyarıya, hissettiği utanca. Orada da yine bir Türk görevli, yüzüne gişe
camı kapatılan ve çok sinirlenip bağıran bir vatandaşımıza şöyle
demişti: “Biraz medeni olun ya, burası Amerikan Konsolosluğu!” Evet
dışarıda hayvanlık yapabilirdik, ne de olsa ahırlarda yaşıyorduk biz.
Ama burada olmazdı. Ne demişti az önce o görevli, “Burası yeri değil!”
Yazık yazık! Tayfun bir an, “Ne yapıyorum?” diye düşündü. “Bizleri böyle
gören bir ülkede nasıl bir eğitim alacağım? Hayat yalnızca fen ve
mühendislik değil ki. Onuruma söz geçiremezsem, aklım hiç dinlemez
beni.”
* * *
Hüseyin Efendi sıradan çıkarken söyleniyordu. İnce omuzları
iyice çökmüş, az önce rugan gibi parlayan yüzü kararmıştı. Sıraya şimdi
tekrar mı girecekti, olacak iş değildi. Döviz bürosunu nereden
bulacaktı. O tam bunları düşünürken, az önce işittiği gür ve saygısız
sesi yine duydu.
— Dayı ne oldu, bozuk mu yok?
— He ya.
— Olsun biz bozarız.
Çaresizliğin olduğu yerde fırsatçılar vardır. Neyse ki Euro
almayacak sadece bozduracaktı Hüseyin Efendi. “Sabır,” diyordu. Çok
konuşup keyifli bir insan havası veriyordu ama kalın kaşlarının
arasındaki derin yarıktan öfkesi de anlaşılıyordu. Lâkin kimseye
kızmıyordu, kendinden başka. Ah işte, oğlunu kıramamış, Almanya’ya
ziyaretine gitmeye söz vermişti bir kere.
* * *
Sırada bekleyenler Hüseyin Efendi dışında içeri
girdiklerinde onları bir sıra daha bekliyordu. İşte şimdi de
belgelerinin bir ön kontrolden geçmesi gerekiyordu. Çaresiz yine kuyruk
oldu bezgin kalabalık. Neyse ki yaşlı nineler için oturacak birkaç bank
vardı şimdi. Ama yine de mekân oldukça rahatsızdı. Üstü kapatılmış bir
alandı burası, soğuk mu soğuk, çirkin mi çirkin. Tüple çalışan bir soba
vardı ortada ama daha yakmak kimsenin aklına gelmemişti. Gençler için
değil ama Atıf Bey gibi yaşlılar için bu büyük bir işkenceydi. Ellerde
tutulan kâğıtlar soğuk, banklar soğuk, vize görevlilerinin içine
saklandıkları demirden kulübeler soğuktu. Dedik ya arkada kalmış bir
aralıktı burası, ardiye gibi bir yer. İnsanda, “Vize işlemleri için bile
bizi evlerine misafir etmek istemiyorlar,” duygusunu uyandırıyordu.
Özellikle Atıf Bey’de. Kendisini akranı görüp durmadan soru soran
kadınlara cevap yetiştirmeye çalışırken, bir yandan da düşünüyordu yaşlı
adam: “Nereden nereye!.. Dedelerim, atalarım Fransa Kralına, ‘Sen ki
Françe vilayetinin Kralı Françesko’sun,’ demiş, ‘ben ki, Akdeniz’in ve
Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun, Karaman’ın ve Rum’un ve
Dulkadir vilayetinin…ve daha nice memleketlerin sultanıyım,
padişahıyım…’ demiş. Viyana kapılarına dayanıp etek öptürmüş, şimdi
düştüğümüz duruma bak… Ah Saffet… Değerli dostum Doktor Saffet. Sen
tedavim için beni Almanya’ya çağırmasan hiç çıkmazdım ya Anadolu’dan,
neyse…”
— Bakar mısın kardeş, burada mı bekliyoruz? Yanlış olmasın
da.
— Evet hanımefendi burası… Turistik vize değil mi?
— Turistik… Yok ben akrabaları ziyaret etcektim.
— Tamam turistik, burada bekliyorsunuz efendim.
Aslında tam bir İstanbul Beyefendisiydi Atıf Bey. Sabırla
ve saygıyla yanıtlıyordu insanları. İnsanlarsa bir türlü emin
olamıyorlardı bekledikleri yerden ve belgelerinden.
— Burası değil mi, doğru yani?..
Atıf Bey gülümseyip, “Endişe etmeyin efendim,” dedi. Yaşlı
kadın hayatında kendisine “efendim” diye hitap eden ilk erkeğe
şaşkınlıkla baktı. Atıf Bey’se yine askerliğin de verdiği gururla milli
duygulara dalmış düşünüyordu. Binlerce kilometre öteye savaşa gitmiş,
buz tutmuş Haan Nehri üzerinde yürümüş, Kum-yang-jang-ni, 156 rakımlı
tepe harekâtında ve muharebesinde bulunmuştu… Bilinmeyen coğrafyalarda,
bilmediği insanlarla savaşmıştı. Bir de şu hâline bakın şimdi. Tarihi
yenilgilerle dolu bir milletin kapısı önünde, elinde mürekkep kokan
kâğıtlarla, boynu bükük bekliyordu. Nereden nereye!.. Viyana kapılarında
dövüşen dedeleri, Kut-ül Ammara’da İngilizleri esir alan babası,
İstanbul’un işgaline dayanamayan teğmen gururlu amcaları ve Kore’de gazi
olan kendisi. Tüm bu kahramanlıkların ardından, şu biteviye sıra ve vize
bölümü, okka her yerde dört yüz dirhem dedirten katı Alman suratı. Ah
Tanrı’m!.. Sen ne garip oyunlar oynatıyordun milletlere zaman içinde,
nereden nereye!..
“Nereden nereye,” diyordu ya, aslında
kendini dedeleriyle, babasıyla çok da bağdaştıramıyordu. Atıf Bey,
heyecanlı torununun Kore Savaşı ile ilgili sözlerini istemese de
hatırlıyordu. Onun, vize bölümünde kuyruk beklemekle elin Kore’sinde
Amerika hesabına savaşmayı çok da farklı şeyler olarak görmeyeceğini de
az çok kestiriyordu. Ne çetin çocuktu bu Yılmaz böyle. Alnını çevreleyen
kıvırcık saçları dağılarak konuşuyordu: “Bırakalım dede artık bu Kore
masallarını. Çanakkale’yi savunurken destan yazdık diyen, İngiliz’in
oyununa gelerek kilometrelerce öteden bizimle savaşmaya gelen Anzaklara
aptallar diyen sen değil miydin? E ne değişti şimdi? Kore’nin Anzak’ı da
biz Türkler değil miyiz?.. Neyse… Almanya yolcusuymuşsun, vize
görüşmesine ne zaman gidiyorsun?”
Belgelerin görevli tarafından kontrol
edilip sıraya sokulmasının ardından tekrar bir insan sırası başlıyor, bu
son sıranın sonunda ise vize görüşmesi yapacak memurlar bekliyordu. Genç
Tayfun’un ilk dikkat ettiği şey buradaki görüşmecilerin Alman değil Türk
olmasıydı. Amerika Konsolosluğu’nda böyle değildi, orada sert tavırlı
Amerikalı memurlar vardı. Ancak zihniyetin aynı olduğu söylenebilirdi.
İnsana hastalıklı bir varlık olduğunu düşündüren camdan sınır, demirden
kulübe, vize görevlisiyle hiçbir fiziksel temasa izin vermeyen,
belgelerin karşı tarafa sürülmesini sağlayan çekmece… Tavır da pek
farklı sayılmazdı. Yine o katılık, yine o eşi menendi bulunmaz gurur.
Galiba başvuru yoğunluğuyla baş edemeyen Almanlar işi taşeron bir
firmaya vermişlerdi. Aman bizimle muhatap olmasınlardı!.. Biz Doğu
toplumlarının vahşi çocuğu, savaşçı kalabalığıydık. Haremlerde kadınlar
oynatıp rakı içer, raks ederdik… Rabbim! Bu ne cahillik. Bu yıl yüksek
lisansa başlayacak olan Tayfun bu akıl almaz yorumlarla ve sorularla
karşılaşınca bir an duruyor ve düşünüyordu: “Bizim gözümüzde
büyüttüğümüz okumuş, entelektüel Avrupa bu mu? Anne karnındaki filin tüm
gelişim evrelerini inceleyen, penguenlere çipler yerleştiren Avrupalı
nasıl olur da yanı başındaki insanları tanımaz, onları böyle kolay ve
bir asır öncesinin değerleriyle yargılar? Yoksa bizim bir penguen kadar
ehemmiyetimiz yok mudur onların gözünde? Ya da onlar mı bu kadar
muvazenelerini kaybetmişlerdir, tahterevallinin insanlık tarafına
çökerek, bilimi yücelterek?
Az önce Atıf Bey’e soru soran yaşlı,
başörtülü kadınlar şimdi ara ara Tayfun’a soruyorlardı belgelerinin tam
olup olmadığını. Genç adam bu ezik, bu mahcup, acı çeker gibi gülen
insanlara, kendi insanına sevgiyle yanıt veriyordu. O an bu kadınların
ellerini öpmek, dizlerine kapanıp ağlamak istiyordu. İnsan acıdan ve
eziklikten ne kadar zevk alırsa o da o kadar almak istiyordu. Şu yaptığı
işe bir anlam veremiyor, yine de bu anlamsız sırada bekliyordu. Demir
kulübeler içinde başlar gözüküyordu. Karşılarındaki görevliye dertlerini
anlatmaya çalışan başlar. “Efendim biz terörist değiliz, vahşi hiç
değiliz, paramız pulumuz var bizim, orada temelli kalmaya da hiç
niyetimiz yok… Bakın bu evimin tapusu, bu da arabamın ruhsatı, şu ise
hesabımdaki para… Tüm kimlik bilgilerim burada, işte sağlık sigortam,
işte kalacağım yerin adresi, davetiyem, bordrom, iş yerinden iznim,
sigorta dökümüm, imza sirkülerim, ticaret sicil gazetesi, çalıştığım
yerin vergi levhası fotokopisi… Yetmez mi? Bakın dişlerime toplam otuz
iki tane. Arzu ederseniz sayın, belki gerçek yaşımı öğrenmek istersiniz.
O değerli coğrafyanıza hastalık bulaştırıp bulaştırmayacağımdan şüphe
edersiniz…”
Atıf Bey de belgelerini sıraya
sokturduktan sonra banklardan birine oturmuş, görüşme sırası beklemeye
başlamıştı. Dört bölme çalışıyor, görüşmeler on, on beş dakika
sürüyordu. Ama bazen de hiç uzamıyor. Genelde bu durum belge
eksikliklerinden kaynaklanıyordu. Atıf Bey öylece dalmış görüşme
yapanları izlerken, demirden kulübenin camında asılı duran bir kâğıt
çekti dikkatini. Eskiden beri okumayı severdi, gözlerini kısıp harfleri
zoraki seçerek yazının başlığını hecelemeye başladı: “ÜÇÜNCÜ ÜLKELERDE
GÖRÜLEN KANATLI HAYVAN VEBASI…” Durdu ve bu veciz duyurunun alt
maddelerine geçti. Ne yararlı bilgiler vardı, biz hep İstanbul’da tavuk,
kaz besliyorduk ya. Ama insan durup durup daha şu ilk cümledeki “üçüncü”
lafına takılmadan edemiyordu. “Hoş geldiniz üçüncü dünyalılar. Bakın
sizi sizinle ilgili bilgilendirmeye daha şimdiden başladık…” Atıf Bey
acı çeker gibi güldü ve “Hey Allah’ım,” dedi, “biz de Afrikalıları
üçüncü dünya milleti sanırdık, adamlar çoktan bizi de küme düşürmüşler.”
Aynı yazıyı, şimdi sırada hemen Atıf Bey’in sağında bulunan Tayfun da
okumaktaydı. Genç adam öfkelenmiş, şakaklarındaki mavi damar hızlı hızlı
atmaya başlamıştı. Hiç bu derece aşağılandığını hatırlamıyordu. Farkında
olmadan, merdane gibi kalın parmaklarının arasında sıktı resmi
evrakları. Atıf Bey dayanamayıp, “Ne yapıyorsun evladım,” dedi,
“yırtacaksın belgelerini.” Tayfun kendisine telaşla bakan, bu favorileri
düzgün taralı, yüzü perdahlı tıraş edilmiş ihtiyarın sesinden ürkse de,
parmaklarını gevşetmedi. Bir an boş boş baktı Atıf Bey’in yüzüne. Biraz
da aptallaşmıştı. Ancak neden sonra kendini topladı. “Haklısınız, ama ne
yapayım biraz sinirlendim,” dedi. “Baksanıza şu yazıya…”
Atıf Bey:
— Üçüncü ülkeler…üçüncü ülkeler… diye fısıltıyla birkaç
kere okudu yazıyı. Bir Tayfun’un elindeki çerçeveli diplomaya, onu tutan
kalın parmaklarına, bir de bir köşede asılı duran Almanya bayrağına
baktı. Sonra o bayrak büyüdü büyüdü Atıf Bey’in gözünde, kocaman, geniş
kanatlı bir kuş olup tüm gökyüzünü kapladı. Ne gariptir ki bu sırada
bulutların bir oyunu olarak gökyüzü de kararmıştı. Tayfun birden sesi
titreyerek:
— Siz ne düşünüyorsunuz efendim? dedi.
Atıf Bey soruyla irkildi. Asker kararlılığı taşıyan
kaşlarını çatarak:
— Al kiraz üstüne kar yağmış evlat, dedi. Ne diyebilirim ki
başka. Hatta al sancak üstüne kar yağmış…
Kasım rüzgârı sertçe esmeye başlayıp bedenleri titretir
olmuştu. Dışarıdan korna sesleri geliyordu. Vize görüşmesinden biri
çıkıyor, görüşmeye bir diğeri giriyordu. Sonunda Atıf Bey’e de sıra
gelmişti. Tüm keyfi kaçmış, bakışları gölgelenmişti. Değer miydi yaşamak
için, doktora gitmek için ömrünün sonunda böyle bir muameleye maruz
kalmaya. Ama olmuştu işte. Kapıyı itip içeri girdi ve camdan bölmenin
karşısındaki sandalyede yerini aldı. İlk başta karşısındaki bayanla
doğrudan konuşacağını sandığından eğilerek yüksek sesle cevap verdi,
ancak memurun uyarısı gecikmedi:
— Beyefendi bağırmanıza gerek yok! Önünüzdeki mikrofona
konuşun.
“Yahu mahpus mu burası?” diye
düşünmeden edemedi Atıf Bey. “Orada bile açık görüş var be!” Çaresiz
doğruldu, alışık olmadığı mikrofona nefesini üfledi.
Memur:
— Önünüzdeki çekmeceye dosyanızı koyun! dedi bıkkın bir
sesle. Atıf Bey ne olduğunu anlayamadan da kiraz ağacından, sürgülü
çekmece gözleri önünden kayboldu. Memur diğer taraftan belgeleri aldı,
yüzü de parmağındaki gümüş yüzük gibi donuktu. Atıf Bey niyeyse o anda,
Kore Savaşı’nda düşmanla bile, şu anda karşısında duran memurla
olduğundan daha fazla sıcak temasa girdiğini hatırladı.
Bayan memur baktı baktı, evirdi
çevirdi, hesap sorarcasına birkaç soru sordu ve nihayet, “Eveeet,” dedi.
Atıf Bey derin bir nefes aldı. Karşısındaki bayanın nasıl olup da böyle
bir görevde, kendi vatandaşlarını sorguya çekebileceğini de bir türlü
idrak edemedi. Sonundaysa düşünmeyi kesip kararı bekledi çaresiz.
— Bey amca, dedi bayan memur, her şey
tamam da bu fotoğraf olmaz. Bizim ölçülerimizde değil bu, baksanıza
nasıl oturtacağım bu çerçeveye ben bunu? Gidip dışarıda doğru dürüst bir
fotoğraf çekinin, sonra da tekrar sıraya girin!
Atıf Bey sıraya girin sözünü duyunca bayılacak gibi oldu.
Tüm uğraşısının sağdıç emeği olduğunu anlayan bir adamın bıkkınlığıyla
zoraki gülümsedi:
— Şurada duran makasla bir zahmet kesseniz fotoğrafımı
hanım kızım.
Atıf Bey’in sakin sorusuna bayan memur, elleriyle masayı
itip, tekerlekli sandalyesinde hızla geriye giderek cevap verdi.
Sırtında yeni yeni çıkmaya başlayan kamburunu oynatarak, hemen
arkasındaki dolapta dosyalarla ilgilenir olmuştu çoktan.
Bu hareket üzerine Atıf Bey az önce anlayamadığı şeyi bir
anda anladı. Ekmek derdine insan değil kendi vatandaşını, kardeşini bile
sorguya çekerdi. Fakat ekmek!.. Ekmek!.. Böyle bir ekmek!..
Sonuçsuz bir tartışmanın ardından ufalmış, tespih böceği
gibi kıvrıldıkça kıvrılmış bir hâlde çıktı kulübeden Atıf Bey. Tayfun
onun solgun yüzünü görünce gerçekten üzüldü. “Efendim iyi misiniz,” dedi.
“İyiyim iyiyim,” diye onu cevapladı Atıf Bey zorlukla. Sesinde
yorgunluktan çok sinir vardı. Ancak kendine mi kadın memura mı yoksa
Almanya’daki doktor dostu Saffet’e mi kızdığı belli değildi.
Tayfun koluna girip kapıya kadar götürdü Atıf Bey’i. Kapıda
Atıf Bey kolundan kurtulacak olduğunda ise sımsıkı tuttu onu. “Bırakmam,”
dedi. Atıf Bey’se, “Bırak evladım benim yüzümden sırandan olacaksın,”
diye karşı koydu. Tayfun kararlıydı. Kaslı bedeninin kendinden emin
hareketleriyle iyice girdi Atıf Bey’in koluna, “Boş verin,” dedi.
“Gitmeden bunları gördüm, gitsem neler göreceğim kim bilir.”
Onlar Taksim’e çıkan yokuşu tırmanırlarken, Tayfun’un
elinde tuttuğu koca poşet sallanıyor, hışırdıyordu. Diplomanın pirinçten
köşeleri dışarıdaydı. Atıf Bey gözlerini kaydırarak, “Evladım,” dedi,
“ne diplomasıdır o öyle.”
— Mühendislik efendim.
Atıf Bey o gün belki de ilk kez güldü.
“Ne güzel,” dedi. “Benim de senin yaşlarında bir torunum var evladım,
adı Yılmaz. O da öğretmen çıktı geçen sene. Şimdi Maraş’ta bir köyde
öğretmen. Genç dimağlara ışık saçıyor, onlara bu milleti, ilmi, fenni,
tarihi, Mustafa Kemal’i anlatıyor. Bu topraklara bilgi tohumları ekiyor…
Belki bugün görmüyoruz o tohumları, o filizleri ama gün gelecek…
— Gün gelecek kirazlar boy verecek değil mi efendim?
Atıf Bey gülümsedi:
— Ya öyle… Ve o kirazların üstüne hiç kar yağmayacak…
Yeni kurulan garip bir dostluk içinde kol kola ilerlediler.
Onlar ilerleyedursun, alt sokaklardan birinden parasını bozdurup gelen
Hüseyin Efendinin sesi geliyordu:
— Yav babam ben avuro bozdurmaya gitmiştim, bırakın önden
girem şu sıraya…. Allah rızası için…- |