|
SUAVİ KEMAL YAZGIÇ
ÖYKÜ BOŞ KÂĞIDA YAZILIR
Daha önce bir yazımda öykü boş kâğıda
yazılmaz demiştim. Şimdi ise tam tersini söylüyorum. Hem de fikrimi
değiştirmeden yapıyorum bunu. Evet, öykü boş kâğıda yazılmaz. öykü
yazarının milâd benim deme lüksü yoktur. Buna da amenna. Ancak bütün
bunlar, öykü yazarının kâğıtla başbaşa olduğu ve öykünün sadece
yazarının kendi çabasıyla inşa edilebilen bir şey olduğu gerçeğini de
değiştiremez. Rasim Özdenören’in de dediği gibi, “Öykü yazarı, öykü
biçiminde anlatmanın üstesinden gelebilen kişidir.” Yazar ya öykü
yazmanın üstesinden gelmeyi ya başararır yada altında kalır.
Öykü yazarının hesaplaması, hesaplaşması gereken bir öykü
birikimi vardır. Ancak bu yazarın boş kâğıtla karşı karşıya olduğu,
yazılan her öykünün o güne kadar yazılan öyküler sayesinde olduğu kadar,
mevcut öykü birikimine rağmen de yazıldığı gerçeğini değiştirtmez. Öykü
yazarı, mevcut öykü birikimini okuyarak eleştirerek olgunlaşır ama
rüştünü ispat etmesi ise “boş kâğıda yazdığı yeni öyküler” sayesinde
olur.
Yazılan her yeni öykü kendi kurallarını da yanında getirir.
Her iyi öykü mevcut kuralları ve öyküleri algılama biçimini, okurun ve
eleştirmenin öyküden beklentilerini değiştirme gücüne sahiptir.
Öykü boş kâğıda yazılır. Yazar boş
kâğıt ile karşı karşıya iken kendini yazmaya mecbur hissetiği öyküyü
kaleme alır.Yazar için ne son yıllarda sözü edilen roman patlamasının
ne de roman patlamasından kısa bir süre önce yaşadığı rivayet edilen
öykü patlamasının hiçbir anlamı yoktur. O kısa süren patlamalardan değil
içinde kendini yazmaya mecbur bırakan sebepten yola çıkarak ve o sebebe
ulaşmaya çalışarak öykü yazar.
Yazar, anlatmaya mecbur olduğunu anlatır. Yoksa öykü
“allamelik” taslamaya ve taslanan allamelikleri taşımaya uygun bir tür
değildir. Bu yüzden de öykü boş kâğıda yazılır, boş kâğıda anlatılır ve
boş kâğıda inşa edilir. Yazar, “olay”ın değil “oluş”un peşindedir. Bu
yüzden de anlatma anlatılanın önünde yer alır ki “gazete haber”i ile
öykü arasındaki fark da budur. Gazete haberinden farklı olarak öykünün
bildiridiği haberi eskimez kılan, her okuyuşta taze tutan da bu. Yazar,
kaleme aldığı öykü ile dokunduğu, temas ettiği meselerden çok dokusuyla,
kumaşıyla kendini okutan, anlaşılmaktan ziyade hissettiren öyküler inşa
eder boş kâğıda.
Öykü boş kâğıda söylenen yalanlardır. “Sanat, her zaman
yalan söylemez mi?” diye sorar Kavafis. Onun bahsettiği yalana bir mim
koymakta fayda var. Çünkü sanatın söylediği, sanatçının kurguladığı
yalan, gündelik hayatımızda söylenen yalanlardan mahiyet itibariyle
farklıdır. Sanatçı gerçeğin ta kendisini değil ondan seçip yeniden inşa
ettiği ölçüde sanatını icra eder. Söz doğrudan eserin içinde yer alamaz.
Çünkü söz sanatçının zihin potasında eriyebildiği ve eserde donabildiği
ölçüde sanattır. Sanatçının zihin potasında erittikleri nesnel olanı
subjektifleştirme, özneleştirme sürecidir. Bu eriyiğin eserde donması
ise sanatçının zihnin imbiğinden geçirip kendine ait kıldığı,
subjektifleştirdiği şeyi eser olarak yeniden nesneleştirmesiyle
gerçekleşir. Sanatçının zihnine ait olamayan şey bu yeniden
nesneleştirme sürecine de dahil edilemez. Yeniden nesneleştirip eser
haline getirilemeyen ise de muhatabına, seyircisine, okuruna ulaşamaz ve
zihin boyutunda soyut ve atıl kalmaya mahkûm olur.
Öykü boş kâğıda ama dolu bir gönül kadehi ve zihin ile
yazılır ve yazılan öykü doldurduğu, harcadığı kâğıda ve kendisini
okunmak için harcanan zamana değmelidir.
|