|
BÜŞRA
MİRAÇ
SAVRULMUŞ HAYATLARDAN
‘KIYIYA
VURANLAR’
RAMAZAN
DİKMEN ÖYKÜCÜLÜĞÜ
Ölümünün 10. yıl dönümünde
Ramazan Dikmen’i rahmetle anarak...
En verimli döneminde kaybettiğimiz (1956-1997) Ramazan
Dikmen, edebiyat serüvenini tamamlayamamış olmasına, geride sadece iki
öykü kitabı bırakabilmesine karşın, hep anılacak, kalıcı, düzeyli bir
öykü evreni yaratmayı başarmıştır. Kuşağının pek çok yazarından önce
öykünün ağırlıklı olarak bir dil olayı olduğunu fark etmiş, ayrıntı
ustalığı ve yüksek gözlem gücü ile unutulmaz öykülere imza atmıştır.
Öykülerinde, kasabalarının taş kaldırımlı sokaklarında bir rüya gibi
geçip giden mahcup kızları, kimsesiz bekar odalarına kapanıp ağlayan
delikanlıları, geçmişin izlerini/değerlerini silip süpüren zamanı, yeni
bir ateş yakmak için çırpınan ulu kişileri, bir dost muhabbeti için
katlanılan uzun yolculukları, vuslatın asla gerçekleşmediği imkânsız
aşkları anlatmıştır.
İlk kitabı Kıyıya Vuranlar’da (1996), hayatı derin bir iç
sızısı olarak yaşayan insanların kırılgan, dokunaklı hikâyelerini işler.1 Bu
öykülerde insanlar, hayatlarının bir döneminde birbirlerine yaklaşırlar;
ama sonra ayrı ayrı yönlere savrulurlar. Savruluşların nedeni,
çoğunlukla zihnî çatışmalar kimi zaman da ortamdır. Kavuşma (evlilik)
gerçekleşmez. Bazen de kimlikler, anlayışlar örtüşür; bu kez de
zamanlama yanlış olur. Çoğunlukla anlatıcı olan kahramanımız ya öğrenci
ya gezici memurdur. Şiir yazan, edebiyatı seven, okuyan-yazan biridir.
Karşısına çıkan kızlar, “kendine hayat veren temel değerlerle bağları
kesilmiş” dünyevi kızlardır. Allı morlu magazin dergilerine ya da yerli
bir yazarın sulugöz aşk romanlarına dalıp gitmişlerdir. Kahramanımız
sevgililerini inceliklere, doğrulara çağırır. Ne var ki kızlardan
hiçbiri, içinde kişiliğini ve kimliğini kazandığı kendi yaşam biçimini
feda etmeye yanaşmaz. Böylece kopuş, ayrılık kaçınılmaz olur. Fonda ise
bir ihanet portresi öylece asılı durmaktadır. Çelişkiler içindeki
gençlerin sorumlusu belki de fondaki bu ihanet portresidir. Bireysel
hayatları birbirine yabancılaştıran, zihnî farklılıkları yaratan o
ihanet portresi…
Ramazan Dikmen’in ölümünden sonra yayınlanan ikinci öykü
kitabı Afife Ablanın İncileri (1998) ise ilk kitabının aksine derleme/dağınık
bir görünüm arz eder. 2 Tematik
bütünlükten yoksun olan kitapta Dikmen öykücülüğünde çıta altında
kalacak öyküler ağırlıktadır. Bunda elbette dosyanın, yazarın kendisi
tarafından hazırlanamamasının payı var. Yayınevi, belli ki, ilk kitaba
girmemiş tüm öyküleri bir araya getirmek zorunda kalmış. Ama yine de
“Gölgeler ve Kervanlar”, “Sessiz Güvercinler”, “Afife Ablanın İncileri”
öyküleri oldukça başarılı öyküler. Kitaptaki “Mektuplarla Konuşmak”, “Günah”,
“Ağlama Güncesi”, “Kartpostal”, “Yavuz” öyküleri; Ankara’ya okumaya
gelmiş inançlı, duyarlı bir gencin arayışlarını, çelişkilerini, sıcak
dostluk ilişkilerini ve dönemin atmosferine bakışını yansıtırken; “Ödül
Töreni”, “Suskun Papağan”, “Sessiz Güvercinler”, “Yakın” toplumsal
eleştiri odaklı öykülerdir. Afife Ablanın İncileri’nde çocukluk/ölüm/değişim
temalarını gündeme getiren Dikmen, kitabın son öyküsü olan “Gölgeler ve
Kervanlar”da ise hastalığın insan psikolojisinde yarattığı tahribatı
irdeler.
Temalar
Aşk, ayrılık, hüzün, düş kırıklığı, toplumsal yergi,
kaybolan manevi değerler, arkadaşlıklar/dostluklar, çocukluk,
fanilik/ölüm onun öyküsünü yasladığı ana temalardır. Bunların içinde en
baskın tema aşktır. Dikmen’in öykülerinde hikâyenin bittiği yerde aşk
başlar. Yaşanırken bunun adı aşk değildir. Bu; ilgi, dostluk, arkadaşlık
bazen de tutku gibi bir şeydir; ama kopuş gerçekleşince ve “buradan
bakınca” aşk doğar. Arkadaşlık döneminde erkek sevgiye ideolojik
bakmaktadır; kız, onun çağırdığı yaşam tarzına gelmediği için ayrılık
kaçınılmaz olmaktadır. Öykülerin pek çoğunda kız, belirli şartları
taşımadığı için, erkek tarafından reddedilmektedir. Zaten yaşarken
aralarında aşk olmadığını, doğmadığını bir kahraman şöyle anlatır: “Ama
madem böylesine çok seviyoruz birbirimizi, söyler misin, nasıl oluyor da
benim içimdeki yangınları senin ruhun bile duymuyor. Saatlerce konuşsak
bile sana yine hiçbir şey anlatmamış gibi duyuyorum kendimi. Bedence,
tence birbirimize ne kadar yakın olursak olalım, benim taa can
damarımdan hissettiğim bir yerlerim, yani bana göre asıl yakınlık
alanlarım hep boş kalıyor; onlara adım bile atamıyorsun?” (“Susan Adamın
Hikâyesi”, s. 50)
Ramazan Dikmen’de öykü (aşk) işte tam bu ayrılık ânından
sonra başlar. Bu andan geriye doğru bakınca aşk metne yansır. Ama artık
aşk; imkânsız aşka, platonik aşka dönüşmüştür. Ancak geriye dönüp
bakılarak gizli, içli bir sevgi yüreklerde yaşatılmaktadır. Aslında bu
enstantanelerin gerçek olup olmadığı bile önemli değildir: “Yoo. Belki
de bunlar olmayacak. Hiç olmayacak. Yalnız bana öyle gelecek. Çünkü
aslında onlar galiba zaten yoktular. Bir ayak sesleri vardı. Koridorda
her Allah’ın günü boğuk yankılarıyla binlerce kez gelip giden. Onun
dışında ne kıvılcım karası gözler vardı, ne kalın gözlükler. Ne düz
siyah saçlar, ne kıvırcık kaküller. Ne beyaz bir ten, ne esmer bir yüz.
Onları içimin derin ve çarpık aynalarında ben gördüm. Tamamlayamadığım,
tamamlanamaz bir güzelliğe belki küçük bir nokta daha eklendi böylece”
(“Sen Değil Ayak Seslerin”, s. 35). Bütün “onlardılar ve aslında hep
vardılar” uyarılarına rağmen. Böylece bu kopuştan sonra, geleneksel
edebiyatımızdaki müphem, gerçekle düş arasındaki soyut sevgili, platonik
aşk doğar. Bir görüntü, bir an için derin aşklar…
Onun öykülerinin öne çıkan temalarından biri de
fânîlik/ölümdür. Dünya hayatının oyun ve eğlence olduğu vurgulanırken
ahiret düşüncesi öne çıkarılır. Sürekli ölümün bir son olmadığı, bir
doğuş, yeni bir başlangıç olduğuna işaret edilir: “Oysa ölüm sadece
sınırı geçmek değil mi? Bir yeniden doğmak değil mi? Hemen sonra nedir
kaybolan? Kabre atılan birkaç kürek toprakla örtünen nedir? Mezarın
üstünde biten otların gizlediği hangi izlerdir. Ya göçüp gidenlerimizden
rüyalarımıza konuk olan yüzler? Dünyadan ayrıldıklarını bile bile neden
zaten hiç ölmemişler, her şey yerli yerindeymiş gibi gelir?” (“Afife
Ablanın İncileri”) Oysa yazar, her ne kadar ölümü böylesi bir yerlere
oturtsa da hayatı o kadar sever ki ölümü kolay kolay kabullenemez. Bu
yüzden dinsel bir coşkuyla ölüm duygusunu aşmak, çözmek ister. Bu
söylevlerin ölüme karşı bir mazeret, savunma, avunma olduğu apaçıktır.
“Gölgeler ve Kervanlar”da ölüm duygusunun insanda yarattığı tahribat,
hastane dışındaki cıvıl cıvıl hayatın izdüşümüyle çarpıcı bir şekilde
verilir.
Onun fânîlik duygusunu en iyi anlattığı öykülerden biri
“Muhayyer”dir. Bu öyküde Dikmen, bir bayan kütüphane memurunun içli
hikâyesini anlatır: İstikbale kurban edilen bir aşkı, sessizliğe
boğulmuş, kımıltısız bir hayatla geçiştirmeye çalışan incelik düşkünü
müftü kızının hikâyesini... Bu memur, savrulduğu kütüphane odasından,
geçip giden hayatına bakarken ne isyan ne de bir başkaldırı içindedir.
Doğulu insana has bir tevekkül ve sessizlik içinde, fânîliğin acı
tortusu yüreğinde, derin iç çekişlerle bu yitik hayata bakmaktadır:
“Hak, hak!” Ne yazıklanma ne bir söz... Sadece hüzünlü iç çekişler:
“Hak, hak!” Çünkü her şey bir kader iledir.
Afife Abla’nın İncileri’nde, toplumsal yergi, sosyal
değişme, kültürel yabancılaşma temaları baskındır. Bu öykülerde dindışı
düzenin, toplumsal yaşayışın eleştirisi yapılırken geçmişinden,
birikiminden kopmuş insanların yanlışlarına da işaret edilir. Yaşanan
olumsuzlukların arkasında gelenekten kopuş yatmaktadır. “Sessiz
Güvercinler”de, mevcut yapılanmanın dindarlara yaptığı baskılar
anlatılır. Kasabanın bilge insanı Yahya Efendi, bir darbe sonrası içeri
alınır ve orada hastalanır. Dışarı çıktıktan kısa süre sonra da ölür.
“Ödül Töreni”nde ise kapitalist anlayış eleştirilir. Bu öyküde vergi
rekortmeni olduğu için iktidarca itibar gören genelevlerin ahlak
dışılığı öne çıkarılır. Burada özellikle dine çarpık bakış bir kez daha
gündeme getirilir.
Biçim ve dil
Dikmen, öykülerinde bilinç akışı, geri dönüşüm, iç monolog,
kamera-göz anlatımı gibi çeşitli biçimleri denemiştir. Ama ağırlıklı
olarak geri dönüşüm tekniğini benimsediğini görürüz. Her şey olmuş
bitmiştir ve biz geri dönüşlerle olan biteni anlatıcıdan dinleriz. Mekân
bazen bir kütüphane olur, bazen bir durak, bazen bir tren kompartımanı…
Buralardan o kişinin içsel serüvenine döner, savrulmuş hayatlardan
kıyıya vuranları dinleriz; ama hep çarpıcı, hep doyumsuz bir üslupla. Bu
anlamda Dikmen’in öyküsünde tematik çeşitlilikten çok, kurgulama
yetkinliği, biçim ve dil ustalığı öne çıkar.
Yazar, kimi öykülerinde de anlatmaktan çok göstermeyi, daha
doğrusu göstererek anlatmayı hedefler. Bu öykülerde de peş peşe
fotoğraflar, hareketli görüntüler, tasvirler sıralar. Tıpkı bir slayt
gösterisi gibi, bir film gibi, görüntüler akar, akar... Kamera,
kahramanın, çevrenin, mekânın üzerinde gider gelir. Bol bol resimler
çizilir, fotoğraflar aktarılır. Bu bölümlerde daha çok yapılan eylem ve
onun arkasındaki mekân resmedilir. Böylece anlatım daha etkili ve vurucu
bir hâle getirilir. Elindeki kalemi tıpkı bir kamera gibi kullanan ve
durmaksızın “gösteren” Dikmen, kamera-göz anlatımının en nitelikli
örneklerini verir.
Dikmen ironiyi de öyküsünün önemli bir motifi olarak
kullanır. Bunu özellikle din’e çarpık bakışı vurgulamak için yapar. Bunu
zaman zaman hidayet romanlarına, “İslâm’da Kadın” türü çoğaltmacı
kitaplara gönderme yaparak gerçekleştirir: “Bu devirde benim gibisi az
bulunur. Her şeyden önce komünist değilim. Abdestinde namazında bir
gencim, kendi halinde. Kimsenin etlisine karışmam sütlüsüne karışmam.
Üstelik geleceğim parlak. Öyle ya bugüne bugün hangi fakülteyi bitirdim
ben. Kolay mı? Benim gibi kaç kişi çıkar böyle bir okulu bitirebilmiş.
Öğrenciliğim boyunca bir kerecik anarşik olaylara karışmışlığım yok. Eve
uygunsuz arkadaş getirdiğim görülmemiş. Şeyhi gelince haber verdi, hemen
gidip elini öptüm. Nasıl sevindi” (“Sonrası”, s. 53). Toplumsal
beklentilerin çarpıklığı böyle inceden inceye eleştirilir. Bir başka
öyküden: “Zaten babası hafızmış. Anlattıydı bir kez. Çok güzel sesi
varmış. O salâ vermeye başladı mı kasabanın kadınları kendilerini
tutamaz ağlarlarmış. Böyle anlattıydı. Dedesi de müftüymüş. Ama aydın,
ileri fikirli bir müftüydü derdi. Şapka çıkınca ilk o giymiş. Boyunbağı
bağlayıp kürsüye vaaza çıkarmış.” “Kıyıya Vuranlar” adlı öyküde çarpıcı
bir ironiye daha rastlarız. Hidayete ermek üzere olan bir kız vardır.
Çantasında artık namaz hocası kitabı taşımaktadır. Kahramanımız,
hidayete ermesine yardımcı olsun diye ona dinde kadının yerine yönelik
bir kitap verir. Ama kitap ters teper ve kız hepten hidayetten
uzaklaşır: “Din konusundaki bilgilerinin yetersizliğinden yakınırdı hep.
Ben de yardımcı olmak istemiştim, ne bileyim. Dinde kadının yeriyle
ilgili başka bir kitap bulamamıştım. O en bilimsel yöntemle yazılmış
olanıydı. Raşit’e güvenmiştim bu konuda, hani teolojide doktora
yapıyordu adam. Aptallık işte. Ama onun ki de biraz fazlaydı. Kitap bu
doğru da yazar, eğri de. Zaten kitaplar neler yazmaz ki. Gel de anlat.
Saçma saçma hepsi saçma…” (s. 81).
Afife Ablanın İncileri’ndeki “Ödül Töreni” öyküsünde ise
kalkınma olayının ironisini yapar. Sürekli gelişen, çoğalan ve toplumsal
bir hizmet (!) veren genelev zincirini gündeme getirir. Bu genelevde
özellikle dindarların çalışıyor olması öne çıkarılarak, değer
yargılarındaki çözülme eleştirilir. Ömer Lekesiz’in yerinde saptamasıyla;
“Yavuz, Defter ve Ödül Töreni öykülerinde, “ironi”, adeta bu öykülerin
öznesi kılınmıştır. Ramazan Dikmen’in hemen her öyküsünde ironi bir
şekilde yer alır ancak söz konusu üç öyküde doğrudan “öyküde ironi dersi”
verircesine öne çıkartılmıştır.”3
Dikmen’in öykülerinde vurgulanması
gereken bir başka öğe de müziktir. Onun öykülerinde müzik, öyküye
öylesine serpiştirilen bir detay, boşlukları dolduran bir gereç olmaktan
öte, her öyküde ayrı bir fonksiyon yüklenen bir gerekliliktir. Bu
anlamda işlevseldir; öyküyü tamamlar ve ona yeni bir şey katar. Örneğin
“Muhayyer”de müzik böylesi bir işlev görür: “Artık radyoda fasıllar
çalmıyor. Ne muhayyer, ne hicaz, ne uşak,” derken, Dikmen aslında
birazdan anlatacağı yitip giden güzel şeylere giriş yapmaktadır. Böylece
biz öykü boyunca hüzünlü bir ezgi eşliğinde kütüphane memurunun avuçları
arasından akıp giden hayatını görürüz. Müzik onun öykülerinde
kahramanları hep başka dünyalara çağırır, özellikle Türk musikisi:
“Duvarlarda soluk bir akşam kızıllığı. Radyoda gürül gürül bir koro:
candan bir dostla derin sohbetlere dalmaya, ya da yıllardır özlemi
çekilen, uzaklardaki bir ruhdaşa sayfalar dolusu yazmaya çağıran o eski
şarkılar” (“Susan Adamın Hikâyesi”, s. 46). Kısaca, bu savrulmuş
hayatlara bir hüzzam şarkı gibi dokunaklı, onun gibi yaralayıcı notalar
düşer.
Dikmen, öykülerinde titiz bir dil işçiliği sergiler. Dil,
gerek tiplerle gerekse atmosferle tam bir uyum içerisindedir. Yazar,
dil-kültür bağlantısının yetkin örneklerini verirken kısa kısa
cümlelerle duru, yalın, yapmacık olmayan sade bir dilin peşine düşer.
Yaşanılan anların içsel boyutu dokunaklı kelimelerle örülür. Bu sade ama
yoğun dil, bizi hemen yakalar ve kendi atmosferine alıverir. Ve biz bu
akışkanlığın içinde dilin tadına varırız: “Bir öğle sonrası çıkmak.
Ahşap evler arasından geçmek. Arnavut kaldırımı döşeli daracık
sokaklarda yürümek. Doğancılara uğramak. Parkın yokuşunu ağır ağır inmek.
İki yanda çamlar ve palmiyeler görmek. İskeleye açılan yolun başında
birden bire önünde geniş ufuklar bulmak, ve ferah ferah bir deniz ve
dalgalı tepecikler ve zaman ötesine çağıran mabetler. Büyük çınarlar
altından geçmek. Kubbeli çarşılar boyunca yürümek. İskelenin cıvıl cıvıl
kalabalığına karışmak. Balıkçılar, seyyar satıcılar, değnekçiler. Uçuşan
sürü sürü güvercinler. Mihrimah Sultan ve Yeni Cami minarelerinde
başlayan ikindi ezanları. İskelede salınan bir vapura binivermek.
Pencere kenarında oturmak. Şehrin akşamı bekleyen siluetine dalmak.
Bakmak. Hep bakmak” (“Muhayyer”, s. 12). Dikmen, kelimelerin zengin
çağrışım ve anlam alanlarını yakalamaya çalışırken edebiyat-dil
denklemini de kurmayı başarır.
Öykülerde giriş cümleleri oldukça işlevseldir. Bilindiği
gibi klâsik hikâyede çarpıcı sonlar ve bitiş cümleleri çok önemlidir.
Dikmen, bunu tersine çevirir ve bütün çarpıcılığı giriş cümlelerine
yükler. Öyküye öyle çarpıcı bir yerinden girer ki okur öyküden kopamaz.
“Pat” diye girer öyküye, hem de en sarsıcı yerinden. Örneğin “Sonrası”
adlı öyküye “Camları hep o silerdi” diye girer. Bu öyküyü artık burada
bırakmak mümkün mü? Bu anlamda Dikmen öyküde cümle kapısını sonuna kadar
açar ve okuru buyur eder.
Öykülerin Kaynakları
Ramazan Dikmen’in öykülerinde özne çoğunlukla kendisidir.
Kimi, neyi, nasıl anlatırsa anlatsın öyküye, kişiliğini, anlayışını,
mizaç ve duygularını yansıtır. “Muhayyer” ve “Afife Ablanın İncileri”
öykülerinin kadın kahramanları, karşı cins Ramazan Dikmen’dir. Bu
yanıyla da onun öyküleri biyografik yanları ağır basan öykülerdir. İlk
öyküleri, okumak için (Siyasal) Ankara’ya gelmiş duyarlı bir
delikanlının izlenimlerini, acılarını, arayışlarını anlatır. Bir kısım
öyküleri de kısa süreli müfettişliğindeki izlenimlerini yansıtır.
“Gölgeler ve Kervanlar” ise onun kanserin pençesinde yaşadığı ruh halini
yansıtır.
Etkilendiği, beğendiği yazarları ise şöyle sıralamak
mümkündür: İç konuşmalı yoğun anlatımlarda Michel Butor ve Vüs’at O.
Bener, geçmişe ilişkin nostaljik göndermelerde Tanpınar, içsel
yüzleşmelerde Pavese, dil yaklaşımlarında Bilge Karasu, genel bir
atmosfer olarak da Nezihe Meriç, Selim İleri, Sevinç Çokum…
Dikmen sanat serüvenini ne yazık ki tamamlayamadı. İlk
kitabı yayınlandığında ölüm döşeğindeydi. Onun “Muhayyer”, “Gölgeler ve
Kervanlar”, “Sessiz Güvercinler”, “Sen Değil Ayak Seslerin”, “Afife
Ablanın İncileri” öykülerini yeniden okuduğumuzda nasıl parlak ve
ışıltılı bir “dünya”yı kaybettiğimizin bir kez daha farkına varırız.
Yazıklanmamak elde değil. Ama öykülerindeki o temel vurguyla: “her şey
bir kader iledir…”-
1 Ramazan Dikmen, Kıyıya Vuranlar, İz Yayınları, 1.
basım 1986.
2 Afife Ablanın İncileri, Hece Yayınları, 1. basım 1998.
3 Ömer Lekesiz, Muhayyer Makamında Öyküler, Zaman, Kitap
Zamanı, 01/05/2006. |