|
ESRA
KARA
SÖZÜN
ÜSTÜNLÜĞÜ
Yazmamak konusunda ısrar etmiş pek çok isim vardır şüphesiz,
hatta Yahya Kemal bu isimlerden en dikkate değer olanıdır. Onun bu
ısrarı, edebiyat camiasında tembelliğine yorulmuştur çoğunlukla. Yakup
Kadri, onun için “Şahane tenbellik… Evet, Yahya Kemal şahane bir
tenbeldi ve bundan ötürü kafasının içindeki hazineden bize pek az şey
bırakıp gittiği kanaatindeyim.”1 derken;
o ise, Celile Hanım’a “Yazamıyorum Celile, ben galiba konuşmak için
yaratılmışım!” 2 diyordu.
Yahya Kemal, kendi adına “konuşmak için yaratılmışım” diyorken haklıydı.
Gerçekten onun gibi, konuşmak için yaratılmış, söz ustaları yok değildir.
Tevfik Fikret’in de, yazmak konusunda olmasa da, yazdıklarının hatasız
olarak okuyucuya ulaşması konusunda ne kadar titiz olduğu bilinmektedir.
Tek bir dizge hatasına tahammülü yokmuş üstadın. Bu nedenle yayıma
girmeden önce satır satır kontrol edermiş şiirlerini.3
Konuşmanın iletişim kurmada en kolay ve en rahat iletişim
yolu olması, sözün yazıya karşı üstünlüğünü hala devam ettirmektedir.
Kendi kültürümüz adına, sözün ve yazının serüvenini karşılaştıracak
olduğumuzda, sözün daha köklü bir geçmişinin varolduğunu görürüz. İçten
içe devam eden sözlü kültür geleneği, sözlerin beyaz kâğıtlara değil
kulaklara emanet edilmesi, insanımızın bu geleneğe ne kadar önem
verdiğini göstermektedir. Sözlü gelenekten gelmiş olmak ise, ister
istemez bir dinleme geleneğini de beraberinde getirmiştir. Söyleyenin
karşısında bir muhatap(birey) yahut muhataplar(bireyler) mevcutken,
yazının karşısında çoğunlukla birey olarak tek bir okur bulunmaktadır.
Zira okumak, dinlemeye göre daha bireysel bir edimdir. Günümüz okuru,
eline aldığı eseri etrafına toplanan kimselere sesli olarak okumuyor
artık. Ya odasına çekilerek yahut da koltuğuna kurularak okumayı tercih
ediyor. Bu durum, kültürel şartların değişmesine ve teknolojik
gelişmelere bağlanabileceği gibi, “biz”in yerini “ben”in alması da bu
değişmeyi hazırlayan şartlar arasında sayılabilir.
Yazıya göre, sözün etki alanı çok geniş olmasa da, etkileme
gücü yazıdan çok daha fazladır. Çünkü sözün bir ruhu vardır, sözle
anlatılmak istenene konuşanın mimiklerinden bakışına ve duruşuna kadar
pek çok unsur eşlik eder; oysa yazının meta haline dönüşme riski daha
yüksektir. Konuşur gibi yazmak, sözün ruhunu yazıya aktarmak ise
gerçekten ciddi bir meseledir. Zira yazının formatı, konuşulandan çok
farklıdır ve sözün samimiliğine karşılık yazıda bir ağırbaşlılık ve
ciddiyet hâkimdir. Bu dengeyi sağlayamamış çoğu yazar, soğuk bulunarak
okunmamaya mahkûm edilmiştir ne yazık ki. Siyah renkli puntolarla yazıp,
renk renk çağrışımlar yapmak hiç de kolay iş değildir.
Kendi örneğimiz adına, sözün önemini yalnızca köklü bir
geçmişinin varoluşuna bağlamak da yeterli değildir. Bunun bir de inanç
boyutu vardır. Evrenin yaratılış biçimi tek bir söze dayandırılmaktadır.
“Kün” emri, yani “ol” sözcüğü varoluşun gerçekleşmesine yeterli
olmuştur. Kuran-ı Kerim de, yazılı olarak değil, vahiy yoluyla parça
parça indirilmiş, daha sonraları yazıya geçirilmiştir. Bu vahiy
şekillerinden birisi de, doğrudan Allah’ın Mirac’da olduğu gibi
Peygamberle konuşmasıdır. Bunun yanı sıra Cebrail’in kendi şeklinde
yahut insan şeklinde Peygambere gelerek, vahiyde bulunduğu
bilinmektedir. Bunun yanı sıra, söze mistik bir boyut kazandırma,
“söyleyene değil söyletene bak” gibi sözlerde de dile getirildiği gibi,
sözün asıl sahibinin Allah olduğunu bilme İslam inancıyla doğrudan
alakalı hususlardır. Yunus bir şiirinde şöyle der: “Söz karadan akdan
değil/ Yazup okumakdan değil/ Bu yürüyen halkdan değil/ Hâlik avazından
gelir.”4
Sözü az ve öz söyleme, az sözle çok şey anlatma ve söz
ziyanlığı etmeme, kültür ve geleneğimizin önemle üzerinde durduğu bir
başka mevzuudur. Ancak; sözün sözü açtığı da bir gerçektir. Yazının
kesin sınırlarına karşılık söz biraz daha esnektir bu yüzden.
Mevlana’nın Mesnevi’sinde de durum böyledir, fakat Mevlana başladığı
yere dönmesini bilir. “Ey okuyucu! Hatırla bakalım biz buraya nereden
gelmiştik?” demez. Binbir Gece Masalları, şah gibi okuyucuyu da sözün
büyüsüne kaptırıp, üst anlatıyı unutturmaya yöneliktir. Ancak, dikkatli
bir okur, canını şahtan kurtarmak isteyen Şehrazad’ın anlattığı
masalları okuduğunu hatırlamak için başa dönmek gereği duymaz.
Yunus’un sözün önemini anlatan manzumesi, bilindiği gibi
şiir-i meşhurdandır. Bu şiirinde sözün gücünü şöyle dile getirir Yunus:
“Keleci bilen kişinin/Yüzünü ağ ede bir söz/Sözü pişirip diyenin/İşini
sağ ede bir söz/Söz ola kese savaşı/Söz ola kestire başı/Söz ola ağulu
aşı/Bal ile yağ ede bir söz”5 Söz,
savaşı kesecek kadar etkiliyken, başı kestirecek kadar da tehlikelidir
diğer yandan. Yine de sözün nereye gideceği, az çok bellidir. Yanlış
anlaşılması durumunda söyleyenin anında müdahale etme imkânı vardır.
Fakat yazı yazarın kaleminden çıktığı anda, kendi serüvenini yaşamaya
adaydır. Hele de açık uçlu bir metinse herkes anlamak istediğini
anlayacaktır ondan. Bir de bakarsınız ki işgüzar bir okur,
çıkarılmayacak bir anlamı çıkarıvermiştir metinden. Yazarın “ben bunu
kastetmedim” deme şansı yok, kastetmemişse de kastetmek istemiştir. Yazı
yazmak, yazmadığından hesaba çekilmeyi göze almaktır bir bakıma.
Yazmanın eylem olarak cesaret gerektiren bir edim oluşu da buradan
kaynaklanır.
Söz gibi yazının da, kişiye cazip gelen çeşitli yönleri
vardır.”Yazı ‘ben’den daha uzun ömürlüdür ve insandaki en kuvvetli
iştiyak, sonsuzluk iştiyakıdır. Bunun için dünya yüzünde geçici olduğunu
bilene en kestirme kalıcılık yolu gibi görünmektedir yazı.”6 “Söz
uçar yazı kalır” sözü bir noktaya kadar haklılık payı taşımakla birlikte
oldukça yerinde bir sözdür. Unutmak yahut unutmamak açısından düşünecek
olduğumuzda, bir sohbet sırasında (dinleyerek) edinilen bilgilerin,
okunarak elde edilen bilgilere oranla zihinde daha fazla yer ettiğini
görürüz.
Giderek popülerleşen günümüz kültürüne bakacak olursak,
yazının baskın bir gücü olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. İnsanlar artık
duyduklarına değil okuduklarına inanma eğilimindeler. Yeterince okumayan
bir toplumun bu yöndeki bir eğilimini anlamak da hayli güç görünüyor.
Sözlü ve yazılı kültürde, dipnotların artık önemli bir saygınlığı var.
Sözün sahibi olmak yetmiyor, sahibi olduğunuz sözün inandırıcılığı
kaynak göstermekten geçiyor.
Sözlü bir gelenekten beslenen yazarlarımız, dinleyici mi
yoksa okur mu ikilemi arasında bocalıyorlar. Sözün muhatabına ulaşmasına
oranla, yazının okuruna ulaşmasındaki belirsizlik yazarı tedirgin ediyor.
Ve bilindiği üzere, okura ulaşmayan bir yazının, varlık olma sürecindeki
en önemli aşaması da, bu nedenle gerçekleşmemiş oluyor.
Dinleyici, söz söyleyene müdahale edebilmek ve anlamadığı
noktanın şerhini talep etmek bakımından okura göre daha avantajlı
olduğundandır ki, yazar yanlış anlaşma ihtimalini daha yoğun yaşar.
“Yazar neden yazmaz?” sorusu da böylece, bir parça da olsa aydınlatılmış
oluyor.
1 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat
Hatıraları, İletişim Yay., İst.1990, s.119
2 Beşir Ayvazoğlu, Bozgunda Fetih Rüyası, Kabalcı Yayınevi,
İst.2001, s.247
3 Dursun Ali Tökel, “Elin Dili’nden Gönlün Dili’ne: Hat
Sanatı Şiir Estetiğine Ne Katıyor”, Kaşgar Edebiyat-Kültür Dergisi,
38–39. sayı (Mayıs-Haziran, Temmuz-Ağustos 2004), s.159
4 Prof. Dr. Abdurrrahman Güzel- Mustafa Tatçı, Yunus Emre (Hayatı-Eserleri
ve Şiirlerinden Seçmeler), Semih Ofset Matbaacılık ve Yay., Ank.1991,
s.110
5 Prof. Dr. Abdurrrahman Güzel- Mustafa Tatçı, a.g.e., s.109
6 Nazan Bekiroğlu, Mor Mürekkep, Timaş Yay., İst.2003,
s.14–15
|