.SEDA
YÜCEL
GECE
YANIĞI
Hepsinin
dudağının kenarında küçük bir çukur vardı; sıcak bir odaydı sanki…
Küçük
bir defter ve bir kalemle apartman kapısını açarken anlam
veremediğim bir titreme vardı ellerimde. Oysa onlara konuşun
diyecektim. Konuşun ki yazayım. Numara üç. Konuşun ki yazayım.
Apartman bilindik: Eski ve gri. Yaşamınızı anlatın. Üç katlı. Altı
daire. Ölümlerinizi de anlatın. Dönen merdivenler. Çıktıkça başım
dönecek biliyorum. İşte ilk daire. İçimde süslü bir hediye paketini
açmanın hevesi. Zile bastım. Rafyalar boğazıma dolanıyor.
Bir:
Merhaba kızım, diye cevaplıyor beni.
İnanmadı mı? Ama yaşlı insanlar hep inanır, herkese, herşeye.
Tepeden tırnağa süzüyor işte... Ayakkabılarım, eteğim ve paltom ve
saçlarım ve yüzüm, gözlerime bakıyor.. Tamam gidiyorum.
Buyur
kızım içeri.
Rahatlıyorum. Bedenim gevşiyor.
Bulanık yeşil gözleri. Bedeninin çöküklüğüne rağmen hâlâ parıltı
barındıran bulanık gözleri. Hayatı nasıl görüyorsun? Nasıl
yaşıyorsun? Ayak seslerin bile duyulmuyor artık. Gözlerindeki saklı
kıvılcımı görmesem yaşadığına inanamam. Kimsin sen. Doğudan mı
geldin? Batı kadar çaresizsin oysa. Batının içinde çaresizsin. Ne
işin var burada? Kızların yok mu? Seni sarıp sarmalayan.
Hastalığına iki kaşık çorba sunan. Ellerine bakıyorum, avuçlarında
boşa geçen yıllar var. Şimdi sadece eşyaların seninle. Eski
koltuklar. Kadifenin üzerinde sen bir kedisin. Yeşil gözlerin kadar
kedisin. Yalnızca ölümü bekliyorsun, kapı zilleri sana gelen bir ses
değil. Duvardaki otuz yıllık saat zamanı bir çırpıda yok edemiyor.
Yarımlarda tek bir donk sesi, onu da yalnızca ben duyuyorum.
Her
yer öyle düzenli ki... Halılar sanki yüzyıldır odalarda ve
yüzyıllarca kalacak burada. Oğulların da mı yok? Bir zamanlar
tavandan sallanan beşiğin gölgesi görünmüyor, büyümüş çocuklarının
tavandan tabana sallanan kaderi okunmuyor bu kırış kırış yüzünde.
Hiçbir haber yok, sevindiren ya da üzen. Okuyamıyorum, okuduğum
yüzlerce kitap gibi okumak istiyorum, bedeninin her hareketini ama
tek bir kelime bile bulamıyorum. Buldukların yalnızca faraziye.
Bunaltıcı sıcakta kuruyan bir su damlası. Yaşlılara özgü olan bu
evin kokusunu içime çekiyorum. Nedir bu, ne karışımı? Tereyağı mı,
gül kokusu mu, gül kokusu mu, gül kokusu mu...
Anlat,
diyorum, yalansız dolansız, süsü olmayan cümleler kur bana. Anlat ki
neden bu kadar yaşamıyorsun bileyim yahut neden bu kadar hayattasın
anlayayım. Eski fındık sobası kendinden geçiyor. Odanın içi har.
Geyikli duvar halısının bu batı şehrinde ne işi var. Sobanın
kenarına kıvrılıyoruz, kedi gibi oluyorum onun gözlerine bakarken:
Ben
artık çok yaşlıyım.- Bunu görüyorum. İçimde acı bir kahkaha kopuyor.
Benim
adam hiçbir şey hatırlamıyor.- Koltuğun üzerinde uyuyan biri var.
Ona
bakıyorum, sen kimin kızısın diye soruyor bana bazen.-Geçmişi
geleceğe katıp şimdiyi yitiren -yaşlıdan öte- bir insan, evet.
Oğullarımızı okuttuk, hepsi başka şehirlerde. Sadece biri burada, o
da gelip gitmiyor. Halbuki onun için geldim buraya.- Fani olduğunu
idrak edemeyen evlatlar. Evlat: aynada kravatını düzeltirken,
toplantıda sekretere gülücükler saçarken, karısının yüzüne bakarken
bunun hep böyle sürüp gideceğini düşünen bir zamanların insan-
ufağı.
Beyim
evin yolunu buluyor neyse ki- Yolunu bulan bizler, bir gün yollar
bizi terk edecek.
Ben de
hastayım aslında, şeker, tansiyon...- Masanın üzerindeki ilaçlara
bakıyorum, poşet poşet. Bizim gece kremlerimiz var. Ne tuhaf!
Bi
zamanlar bi mahallenin halasıydım ben...- Bu cümle sarsıyor beni.
Nasıl bir yürek bu! Oğluna, kızına anne değil, kocasına eş değil,
torununa babaanne değil, bir mahalleye, eşe dosta hala olmak. Hala;
yani doğunun kadını olmak. Hala olmak; iyisi, kötüsü, herşeyi
sevilen bir kadın olmak , içten, sıcacık, yeri geldiğinde kötüyü
kullanan buna rağmen hep iyisi görülen kadın olmak demek. Doğunun
kadınısın sen. Tılsımın bundan; eski zamanlardan kalma. Ama
yalnızsın, evdeki adamla birlikte yalnızsın, kafanda eski
görüntülerden başka birşey yok, bir gelecek yok. Öylece duruyorsun,
belki de bundandır yüzündeki duruluk. Bu basit minderin üzerinde
öleceksin. Çığırtkanca değil, sükut içinde. Yaşar gibi öleceksin.
Başındaki bembeyaz örtünün içinde kaybolacaksın, temmuzda bir su
damlası olacaksın ve seni hatırlayan yalnızca ben olacağım. Birden
aklıma geliyor:
Başka
gelen giden, kapını açan yok mu? Aslında bu soruyu sorarken
korkuyorum ama cevap beni rahatlatıyor: var. O zaman gözlerindeki
yaşama isteğini az da olsa görüyorum. Üst katta oturan bi kızcağız
var daha çocuk yaşta. O gelir arasıra, eskileri anlattırır bana uzun
uzun, birlikte yemek yaparız, delidoludur ama severim, niye
yalnızdır bilmem, başta yadırgamıştım ama şimdi torunum gibi oldu,
kızıyorum ona lâkin bişey de diyemiyorum. Bi de üçüncü katta bi
kadın o da yalnız herhal, gündüz erken saatte görüyorum evine
giderken, nerden gelir bilmem, içeri gel derim ama gelmez, pek
utangaçtır, niye bilmem ona da kanım ısınıktır.
Peki
yaşamak diyorum, sence nedir ki? Şaşkınlıktan bulanık yeşil
gözlerini açıyor. Böyle bir soruyu ilk kez duyduğunu biliyorum. Ne
ki?, diyor. Gülümsüyorum, bu cevap bana yetiyor aslında ama yine de
ekliyor: Eski mahallemi özledim, keşke yine o zamanları yaşasam.
Kalabalıktık. Evler evlere giderdi. Yemekler yerdik, bir söyler beş
gülerdik, benim senin yoktu, semaverler yanardı, taze dereotlarının
kokusu burnumdadır hâlâ. Ölüm diyorum, saçmaladığımın farkında
olarak, benim adam benden sonraya kalmasın diyor, kim bakar ona…
Donk
sesini duyunca zamanı fark ediyorum. Bu evin içinde zamanın bir
önemi kalmıyor. İncitmeden çıkmalıyım. Kapıdan çıkarken kucaklıyor
beni. Hoşça kal diyorum, öpüyorum ellerinden, içim burkuluyor
bırakıp giderken, cümle âlemin halası, yalnızlığın bir gün bitecek
elbet, yalnızca biraz daha sabır, diyorum.
İki:
Merhaba, diyor.
Bu kez
yalan söylemiyorum. İlgisizce içeri alıyor beni. Kısacık, siyah
saçları var. Asi bir duruş. Eke. Umursamıyor gibi ama yine de merak
ediyor beni. Elektrikli sobanın yanına oturtuyor. Kahve? Evet.
Mutfaktaki tıkırtılar eşliğinde odayı inceliyorum. Karışıklık
yormuyor beni. Film afişleri, kitaplar, dergiler, çözülmüş
bulmacalar, boş sigara paketleri, duvarda siyah beyaz bir fotoğraf,
at üstünde bir adam, dolu kül tablası… Sıradan bir karışıklık;
yalnız yaşayanlara mahsus. Peki bunca koltuk niye? Yalnızlıklarını
mı oturtuyorsun küçük kız? Ne kadar zavallısın. Kapı açılıyor.
Bakışları iğneleyici. Kaç şeker? Şekersiz. Sigarasını yakıyor;
büyümek için mi? Anlat demiyorum, anlatacak elbet. Çünkü ben bir
yabancıyım ve hiçbir yalnız bir yabancıya anlatma fırsatını
kaçırmaz. Oyunsuz anlatabilir misin? Esas olanı. Gücün yeter mi?
Hafızan? Cesaretin?:
Çok
gencim öyle değil mi; hatta çocuk.
Ailem
yok.
Haftada üç gün çalışıyorum.
O
kadar çok arkadaşım var ki; bu koltuklar onlar için.
Yine
de bi yalnızlık hali. Evde tek başıma olduğum zamanlardan öte
onlarla birlikteyken, evet, daha çok hissediyorum bunu. Bu bir
dilemma. Yalnızlığımı unutmak için onlarla birlikte olmak istiyorum
ama bu beni dipsiz bir tek başınalığa sürüklüyor. Koltuklara bakıyor,
gülümsüyor. Bak şu koltukta daima susan biri oturur. Onunla birlikte
susarım. Burada aklı karmakarışık biri… İçindekileri bi çırpıda
ortaya dökmek isteyen biri; onunla saçılırım. Tam şurada fazlasıyla
aklını kullanmaya çalışan biri, kurnaz, her şeyi bildiğini sanıyor.
Onunla oyunlar oynarım. Burada yaşamı istediği gibi gören biri,
hayata karşı bazen ilgili bazen ilgisiz; ne zaman ne yapacağını
kestiremeyiz. Deliler gelir buraya, deliliklerinin farkında olanlar
ve olmayanlar. Bu ev onlar için bir mabet. Hepsi burada kendisi gibi
olur. Yargılama yoktur burada. Sadece içtenlik. Bu samimiyet ağır
gelir bazen bana. Onlar gittikten sonra üzüntüleri, mutlulukları,
sevinçleri, korkuları, hevesleri, zavallılıkları, çaresizlikleri
burada kalır, bu koltukların üzerinde. O zaman kendimi bir kahraman
gibi hissederim. Birşeyler olmalı derim. Bir mucize:
Bir
kadın olmalıyım ben; bir oğul doğuran. Bir elim gökyüzünde bir elim
karnımda, beklemeliyim. Dünya dönmeli ama daha sakin dönmeli. Bunca
savaş, bunca açlık, tek kişilik ve çok kişilik yalnızlıklar, eğreti
ilişkiler, çıkmazlar, kavgalar, yalanlar, oyunlar, sefalet,
çıkmazlar, küfürler, korkular, kimliksizlikler bunca onulmaz şeyi
iyileştiren bir merhem; bir oğul doğurmalıyım. Masum, yine yalnız
ama bundan onurlanan bir kadın, tertemiz, çaresiz ama bir o kadar
güçlü bir kadın olmalıyım. Bazen diyorum ki ben;
Meryem
olmalıyım.
Alt
kattaki yaşlı kadının zavallılığını bitiren, aslında yalnızca bir
aracı olan; Meryem olmalıyım. Oğullarını titreten, onlara sonlarını
gösterebilecek, anlatabilecek bir oğul doğuran!
Üst
kattaki kadının, o kendini parça parça eden, dünyanın yalnızca
çirkin yüzünü tanımış olan, ölmeyi isteyen ama bundan her seferinde
korkaklıkla ayrılan kadının, masa kadar değeri olmayan, kendine olan
tiksintisi tüm dünyayı sarmalayan kadının çaresi olan bir Meryem
olmalıyım. İkisinin arasında kalan çaresizlik değil, ikisine de umut
olmalıyım.
Ama
hiçbiri olmuyor. Ben göğe bakıyorum, elim karnımda, karnım bomboş.
İşe yaramazlığın verdiği sancıyla kıvranıyorum.
Oysa
çoğu zaman bu dünyayı, bütün insanları, iyiyi, kötüyü seviyorum,
yaşamayı seviyorum, çılgınca seviyorum; ona bir oğul verecek kadar
çılgınca! Bir kadının yüzünü yüzüme giymek istiyorum; hem doğuda hem
batıda olmak istiyorum.
Bir
anda kendimden utanıyorum. Anlatan bir insan işte diyorum; yaşadığı
zamana rağmen yalansız, riyasız. Hiçbir şey söyleyemiyorum. O
küçücük kız büyüyor, öyle büyüyor ki, dünyanın bana dar geldiğini
hissediyorum. Bakışlarım yanan sigaraya sabitleniyor. Kafamı ve
sigaramı küllüğe bastırıp kalkıyorum. Kucaklıyor beni; bütün o
saydığı şeyleri kucaklarcasına…
Üç:
Başlamıştım bir kere, nerede bitecekti bilmiyorum. Üçüncü kat.
Korkusuzum. Kovulmayı göze alıyorum, sövgüyü de.
Merhaba!
Yüzü
yorgun, yaşlı kadından çok daha yorgun. Çirkin mi güzel mi karar
veremiyorum. Küçük kız kadar güçlü müsün? Ev soğuk mu sıcak mı
hissetmiyorum. Sabırsızlanıyorum artık. Hiçbir şey görmüyorum. Hemen
başlamalı. Yalnızlığını anlat, diyorum, hadi!
Çıplağım.
Dünyaya karşı savunacak bir şeyim kalmadı. Kendimi savunmamı mı
bekliyorsun? Suçlu değilim ki, kimseyi öldürmedim. Failimi
hatırlamıyorum bile. Yüzüme bak ne görüyorsun? Karmaşa mı? Nesin sen?
Ne sanıyorsun kendini? Ben anlatırken kendini nasıl hissedeceksin?
Daha mı fazla temiz? Bana gelen küfürler sana da gelmiyor mu? Hayatı
biliyor musun sen? O asi kız kadar en azından. Gece sokaklarda
saklanılması mümkün olmayan hayatı. Sokakların yaşlılığını,
sokakların yaşını. İnsanların içini. Sabahların ayazını. İnsanların
utanmazlığını, benim utancımı. Yaşlı kadının neden yüzüne
bakamıyorum? O küçük kızın sıcak ve korkulu bakışlarına neden
karşılık vermiyorum? Bedenim neden çürük? Ben neden ölemiyorum;
yaşlanmama rağmen? Yaşama sebeplerimi mi merak ediyorsun? Ha ha ha!
Gülüyor musun? Hiçbir şey komik değil. Elimde bir balta yok, peri
değilim, sihirli değneğim yok. Dünyanın büyüsü bitti. Hiç olmadı ya
da. Kurbağa yok, beyaz atları görmedim hiç. Anne sıcaklığı bana
gelmedi. Babamın kızım deyişini duymadım. Moralini mi bozuyorum?
Yüzün değişiyor yapma. Sen sordun ben cevaplıyorum. Ben kim miyim?
Ben batıyım. Ben her gece parçalanan batıyım. Ben dağılan bir
çığlığım; kimsenin duymadığı. Sokakta hoyrat bir taşım. Benim;
ben
bir fahişeyim.
Şimdi
git buradan ve gereksiz merakını bi kez daha insanlara musallat
etme. Neyi bilebilirsin, neyi anlayabilirsin! Anlatsam ne çıkar, ne
çıkar beni anlasan? Ne değişir? Git buradan. Git. Git. Git.
Çat!
Kapı kapanıyor! Yüzümde parçalanan bir cam sanki. Midem bulanıyor.
Not defterimi parçalıyorum oracıkta. Ne yapmıştım ben. Derdim neydi?
Ben de bu zamanın sahteliğinden başka neydim ki? Çıkıp sokaklarda
başıboş dolaşsam daha az zararlı olmaz mıydım? Neyi görmek istedim.
Yüzleri, dudakları, dudakların kenarındaki siyah çukurda saklanan
kelimeleri, kelimelerin içindeki yalnızlığı, yakıcı yalnızlığı…
Haddimi bilmeliydim.
Apartmanın kapısını kapatırken pencerelerine bakamıyorum.
Üç
kadın gördüm ben. Üç ses duydum. Üç yalnızlık gördüm. Kulaklarım
uğulduyor. Yürürken kafamı eğiyorum, gözlerim asfaltta. Oysa az
önce, sadece birkaç saat evvel buralardan geçerken kafamdan neler
geçiyordu:
Evler
vardı. İçinde, hayal edemediğim dünyalar, zamanlar vardı.
Duvarlarını görmediğim odalar vardı. Odalarda kendini yitiren,
yitirip tekrar doğan, doğup büyüyen, odalardan evlerden, dünyalardan
taşan, kabına sığamayan insanlar vardı. İnsanların içinde kadınlar
vardı. Kadınların içinde insanlar. Bilmek istediğim, hepsini görmek,
içlerine girip, karmaşalarını aklıma yazmak istediğim kadınlar..
Kadınlar vardı.-