[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

.SEDA YÜCEL

 GECE YANIĞI

 Hepsinin dudağının kenarında küçük bir çukur vardı; sıcak bir odaydı sanki…

Küçük bir defter ve bir kalemle apartman kapısını açarken anlam veremediğim bir titreme vardı ellerimde. Oysa onlara konuşun diyecektim. Konuşun ki yazayım. Numara üç. Konuşun ki yazayım. Apartman bilindik: Eski ve gri. Yaşamınızı anlatın. Üç katlı. Altı daire. Ölümlerinizi de anlatın. Dönen merdivenler. Çıktıkça başım dönecek biliyorum. İşte ilk daire. İçimde süslü bir hediye paketini açmanın hevesi. Zile bastım. Rafyalar boğazıma dolanıyor. 

Bir:

Merhaba kızım, diye cevaplıyor beni.

İnanmadı mı? Ama yaşlı insanlar hep inanır, herkese, herşeye. Tepeden tırnağa süzüyor işte... Ayakkabılarım, eteğim ve paltom ve saçlarım ve yüzüm, gözlerime bakıyor.. Tamam gidiyorum.

Buyur kızım içeri.

Rahatlıyorum. Bedenim gevşiyor.

Bulanık yeşil gözleri. Bedeninin çöküklüğüne rağmen hâlâ parıltı barındıran bulanık gözleri. Hayatı nasıl görüyorsun? Nasıl yaşıyorsun? Ayak seslerin bile duyulmuyor artık. Gözlerindeki saklı kıvılcımı görmesem yaşadığına inanamam. Kimsin sen. Doğudan mı geldin? Batı kadar çaresizsin oysa. Batının içinde çaresizsin. Ne işin var burada? Kızların yok mu?  Seni sarıp sarmalayan. Hastalığına iki kaşık çorba sunan. Ellerine bakıyorum, avuçlarında boşa geçen yıllar var. Şimdi sadece eşyaların seninle. Eski koltuklar. Kadifenin üzerinde sen bir kedisin. Yeşil gözlerin kadar kedisin. Yalnızca ölümü bekliyorsun, kapı zilleri sana gelen bir ses değil. Duvardaki otuz yıllık saat zamanı bir çırpıda yok edemiyor. Yarımlarda tek bir donk sesi, onu da yalnızca ben duyuyorum.

Her yer öyle düzenli ki... Halılar sanki yüzyıldır odalarda ve yüzyıllarca kalacak burada. Oğulların da mı yok? Bir zamanlar tavandan sallanan beşiğin gölgesi görünmüyor, büyümüş çocuklarının tavandan tabana sallanan kaderi okunmuyor bu kırış kırış yüzünde. Hiçbir haber yok, sevindiren ya da üzen. Okuyamıyorum, okuduğum yüzlerce kitap gibi okumak istiyorum, bedeninin her hareketini ama tek bir kelime bile bulamıyorum. Buldukların yalnızca faraziye. Bunaltıcı sıcakta kuruyan bir su damlası. Yaşlılara özgü olan bu evin kokusunu içime çekiyorum. Nedir bu, ne karışımı? Tereyağı mı, gül kokusu mu, gül kokusu mu, gül kokusu mu...

Anlat, diyorum, yalansız dolansız, süsü olmayan cümleler kur bana. Anlat ki neden bu kadar yaşamıyorsun bileyim yahut neden bu kadar hayattasın anlayayım. Eski fındık sobası kendinden geçiyor. Odanın içi har. Geyikli duvar halısının bu batı şehrinde ne işi var. Sobanın kenarına kıvrılıyoruz, kedi gibi oluyorum onun gözlerine bakarken:

Ben artık çok yaşlıyım.- Bunu görüyorum. İçimde acı bir kahkaha kopuyor.

Benim adam hiçbir şey hatırlamıyor.- Koltuğun üzerinde uyuyan biri var.

Ona bakıyorum, sen kimin kızısın diye soruyor bana bazen.-Geçmişi geleceğe katıp şimdiyi yitiren -yaşlıdan öte- bir insan, evet.

Oğullarımızı okuttuk, hepsi başka şehirlerde. Sadece biri burada, o da gelip gitmiyor. Halbuki onun için geldim buraya.- Fani olduğunu idrak edemeyen evlatlar. Evlat: aynada kravatını düzeltirken, toplantıda sekretere gülücükler saçarken, karısının yüzüne bakarken bunun hep böyle sürüp gideceğini düşünen bir zamanların insan- ufağı.

Beyim evin yolunu buluyor neyse ki- Yolunu bulan bizler, bir gün yollar bizi terk edecek.

Ben de hastayım aslında, şeker, tansiyon...- Masanın üzerindeki ilaçlara bakıyorum, poşet poşet. Bizim gece kremlerimiz var. Ne tuhaf!

Bi zamanlar bi mahallenin halasıydım ben...- Bu cümle sarsıyor beni. Nasıl bir yürek bu! Oğluna, kızına anne değil, kocasına eş değil, torununa babaanne değil, bir mahalleye, eşe dosta hala olmak. Hala; yani doğunun kadını olmak. Hala olmak; iyisi, kötüsü, herşeyi sevilen bir kadın olmak , içten, sıcacık, yeri geldiğinde kötüyü kullanan buna rağmen hep iyisi görülen kadın olmak demek. Doğunun kadınısın sen. Tılsımın bundan; eski zamanlardan kalma.  Ama  yalnızsın, evdeki adamla birlikte yalnızsın, kafanda eski görüntülerden başka birşey yok, bir gelecek yok. Öylece duruyorsun, belki de bundandır yüzündeki duruluk. Bu basit minderin üzerinde öleceksin. Çığırtkanca değil, sükut içinde.  Yaşar gibi öleceksin. Başındaki bembeyaz örtünün içinde kaybolacaksın, temmuzda bir su damlası olacaksın ve seni hatırlayan yalnızca ben olacağım. Birden aklıma geliyor:

Başka gelen giden, kapını açan yok mu? Aslında bu soruyu sorarken korkuyorum ama cevap beni rahatlatıyor: var. O zaman gözlerindeki yaşama isteğini az da olsa görüyorum. Üst katta oturan bi kızcağız var daha çocuk yaşta. O gelir arasıra, eskileri anlattırır bana uzun uzun, birlikte yemek yaparız, delidoludur ama severim, niye yalnızdır bilmem, başta yadırgamıştım ama şimdi torunum gibi oldu, kızıyorum ona lâkin bişey de diyemiyorum. Bi de üçüncü katta bi kadın o da yalnız herhal, gündüz erken saatte görüyorum evine giderken, nerden gelir bilmem, içeri gel derim ama gelmez, pek utangaçtır, niye bilmem ona da kanım ısınıktır.

Peki yaşamak diyorum, sence nedir ki? Şaşkınlıktan bulanık yeşil gözlerini açıyor. Böyle bir soruyu ilk kez duyduğunu biliyorum. Ne ki?, diyor. Gülümsüyorum, bu cevap bana yetiyor aslında ama yine de ekliyor: Eski mahallemi özledim, keşke yine o zamanları  yaşasam. Kalabalıktık. Evler evlere giderdi. Yemekler yerdik, bir söyler beş gülerdik, benim senin yoktu, semaverler yanardı, taze dereotlarının kokusu burnumdadır hâlâ. Ölüm diyorum, saçmaladığımın farkında olarak, benim adam benden sonraya kalmasın diyor, kim bakar ona…

Donk sesini duyunca zamanı fark ediyorum. Bu evin içinde zamanın bir önemi kalmıyor. İncitmeden çıkmalıyım. Kapıdan çıkarken kucaklıyor beni. Hoşça kal diyorum, öpüyorum ellerinden, içim burkuluyor bırakıp giderken, cümle âlemin halası, yalnızlığın bir gün bitecek elbet, yalnızca biraz daha sabır, diyorum.

 

İki:

Merhaba, diyor.

Bu kez yalan söylemiyorum. İlgisizce içeri alıyor beni. Kısacık, siyah saçları var. Asi bir duruş. Eke. Umursamıyor gibi ama yine de merak ediyor beni. Elektrikli sobanın yanına oturtuyor. Kahve? Evet. Mutfaktaki tıkırtılar eşliğinde odayı inceliyorum. Karışıklık yormuyor beni. Film afişleri, kitaplar, dergiler, çözülmüş bulmacalar, boş sigara paketleri, duvarda siyah beyaz bir fotoğraf, at üstünde bir adam, dolu kül tablası… Sıradan bir karışıklık; yalnız yaşayanlara mahsus. Peki bunca koltuk niye? Yalnızlıklarını mı oturtuyorsun küçük kız? Ne kadar zavallısın. Kapı açılıyor. Bakışları iğneleyici. Kaç şeker? Şekersiz. Sigarasını yakıyor; büyümek için mi? Anlat demiyorum, anlatacak elbet. Çünkü ben bir yabancıyım ve hiçbir yalnız bir yabancıya anlatma fırsatını kaçırmaz. Oyunsuz anlatabilir misin? Esas olanı. Gücün yeter mi? Hafızan? Cesaretin?:

Çok gencim öyle değil mi; hatta çocuk.

Ailem yok.

Haftada üç gün çalışıyorum.

O kadar çok arkadaşım var ki; bu koltuklar onlar için.

Yine de bi yalnızlık hali. Evde tek başıma olduğum zamanlardan öte onlarla birlikteyken, evet, daha çok hissediyorum bunu. Bu bir dilemma. Yalnızlığımı unutmak için onlarla birlikte olmak istiyorum ama bu beni dipsiz bir tek başınalığa sürüklüyor. Koltuklara bakıyor, gülümsüyor. Bak şu koltukta daima susan biri oturur. Onunla birlikte susarım. Burada aklı karmakarışık biri… İçindekileri bi çırpıda ortaya dökmek isteyen biri; onunla saçılırım. Tam şurada fazlasıyla aklını kullanmaya çalışan biri, kurnaz, her şeyi bildiğini sanıyor. Onunla oyunlar oynarım. Burada yaşamı istediği gibi gören biri, hayata karşı bazen ilgili bazen ilgisiz; ne zaman ne yapacağını kestiremeyiz. Deliler gelir buraya, deliliklerinin farkında olanlar ve olmayanlar. Bu ev onlar için bir mabet. Hepsi burada kendisi gibi olur. Yargılama yoktur burada. Sadece içtenlik. Bu samimiyet  ağır gelir bazen bana. Onlar gittikten sonra üzüntüleri, mutlulukları, sevinçleri, korkuları, hevesleri, zavallılıkları, çaresizlikleri burada kalır, bu koltukların üzerinde. O zaman kendimi bir kahraman gibi hissederim. Birşeyler olmalı derim. Bir mucize:

Bir kadın olmalıyım ben; bir oğul doğuran. Bir elim gökyüzünde bir elim karnımda, beklemeliyim. Dünya dönmeli ama daha sakin dönmeli. Bunca savaş, bunca açlık, tek kişilik ve çok kişilik yalnızlıklar, eğreti ilişkiler, çıkmazlar, kavgalar, yalanlar, oyunlar, sefalet, çıkmazlar, küfürler, korkular, kimliksizlikler bunca onulmaz şeyi iyileştiren bir merhem; bir oğul doğurmalıyım. Masum, yine yalnız ama bundan onurlanan bir kadın, tertemiz, çaresiz ama bir o kadar güçlü bir kadın olmalıyım. Bazen diyorum ki ben;

Meryem

olmalıyım.

Alt kattaki yaşlı kadının zavallılığını bitiren, aslında yalnızca bir aracı olan; Meryem olmalıyım. Oğullarını titreten, onlara sonlarını gösterebilecek, anlatabilecek bir oğul doğuran!

Üst kattaki kadının, o kendini parça parça eden, dünyanın yalnızca çirkin yüzünü tanımış olan, ölmeyi isteyen ama bundan her seferinde korkaklıkla ayrılan kadının, masa kadar değeri olmayan, kendine olan tiksintisi tüm dünyayı sarmalayan kadının çaresi olan bir Meryem olmalıyım. İkisinin arasında kalan çaresizlik değil, ikisine de umut olmalıyım.

Ama hiçbiri olmuyor. Ben göğe bakıyorum, elim karnımda, karnım bomboş. İşe yaramazlığın verdiği sancıyla kıvranıyorum. 

Oysa çoğu zaman bu dünyayı, bütün insanları, iyiyi, kötüyü seviyorum, yaşamayı seviyorum, çılgınca seviyorum; ona bir oğul verecek kadar çılgınca! Bir kadının yüzünü yüzüme giymek istiyorum; hem doğuda hem batıda olmak istiyorum. 

Bir anda kendimden utanıyorum. Anlatan bir insan işte diyorum; yaşadığı zamana rağmen yalansız, riyasız. Hiçbir şey söyleyemiyorum. O küçücük kız büyüyor, öyle büyüyor ki, dünyanın bana dar geldiğini hissediyorum. Bakışlarım yanan sigaraya sabitleniyor. Kafamı ve sigaramı küllüğe bastırıp kalkıyorum. Kucaklıyor beni; bütün o saydığı şeyleri kucaklarcasına… 

 

Üç:

Başlamıştım bir kere, nerede bitecekti bilmiyorum. Üçüncü kat. Korkusuzum. Kovulmayı göze alıyorum, sövgüyü de.

Merhaba!

Yüzü yorgun, yaşlı kadından çok daha yorgun. Çirkin mi güzel mi karar veremiyorum. Küçük kız kadar güçlü müsün? Ev soğuk mu sıcak mı hissetmiyorum. Sabırsızlanıyorum artık. Hiçbir şey görmüyorum. Hemen başlamalı. Yalnızlığını anlat, diyorum, hadi!

Çıplağım.

Dünyaya karşı savunacak bir şeyim kalmadı. Kendimi savunmamı mı bekliyorsun? Suçlu değilim ki, kimseyi öldürmedim. Failimi hatırlamıyorum bile. Yüzüme bak ne görüyorsun? Karmaşa mı? Nesin sen? Ne sanıyorsun kendini? Ben anlatırken kendini nasıl hissedeceksin? Daha mı fazla temiz? Bana gelen küfürler sana da gelmiyor mu? Hayatı biliyor musun sen? O asi kız kadar en azından. Gece sokaklarda saklanılması  mümkün olmayan hayatı. Sokakların yaşlılığını, sokakların yaşını. İnsanların içini. Sabahların ayazını. İnsanların utanmazlığını, benim utancımı. Yaşlı kadının neden yüzüne bakamıyorum? O küçük kızın sıcak ve korkulu bakışlarına neden karşılık vermiyorum? Bedenim neden çürük? Ben neden ölemiyorum; yaşlanmama rağmen? Yaşama sebeplerimi mi merak ediyorsun? Ha ha ha! Gülüyor musun? Hiçbir şey komik değil. Elimde bir balta yok, peri değilim, sihirli değneğim yok. Dünyanın büyüsü bitti. Hiç olmadı ya da. Kurbağa yok, beyaz atları görmedim hiç. Anne sıcaklığı bana gelmedi. Babamın kızım deyişini duymadım. Moralini mi bozuyorum? Yüzün değişiyor yapma. Sen sordun ben cevaplıyorum. Ben kim miyim? Ben batıyım. Ben her gece parçalanan batıyım. Ben dağılan bir çığlığım; kimsenin duymadığı. Sokakta hoyrat bir taşım. Benim;

ben bir fahişeyim.

Şimdi git buradan ve gereksiz merakını bi kez daha insanlara musallat etme. Neyi bilebilirsin, neyi anlayabilirsin! Anlatsam ne çıkar, ne çıkar beni anlasan? Ne değişir? Git buradan. Git. Git. Git.

Çat! Kapı kapanıyor! Yüzümde parçalanan bir cam sanki. Midem bulanıyor. Not defterimi parçalıyorum oracıkta. Ne yapmıştım ben. Derdim neydi? Ben de bu zamanın sahteliğinden başka neydim ki? Çıkıp sokaklarda başıboş dolaşsam daha az zararlı olmaz mıydım? Neyi görmek istedim. Yüzleri, dudakları, dudakların kenarındaki siyah çukurda saklanan kelimeleri, kelimelerin içindeki yalnızlığı, yakıcı yalnızlığı… Haddimi bilmeliydim.

Apartmanın kapısını kapatırken pencerelerine bakamıyorum.

Üç kadın gördüm ben. Üç ses duydum. Üç yalnızlık gördüm. Kulaklarım uğulduyor. Yürürken kafamı eğiyorum, gözlerim asfaltta. Oysa az önce, sadece birkaç saat evvel buralardan geçerken kafamdan neler geçiyordu:

Evler vardı. İçinde, hayal edemediğim dünyalar, zamanlar vardı. Duvarlarını görmediğim odalar vardı. Odalarda kendini yitiren, yitirip tekrar doğan, doğup büyüyen, odalardan evlerden, dünyalardan taşan, kabına sığamayan insanlar vardı. İnsanların içinde kadınlar vardı. Kadınların içinde insanlar. Bilmek istediğim, hepsini görmek, içlerine girip, karmaşalarını aklıma yazmak istediğim kadınlar.. Kadınlar vardı.-

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.
Son değiştirilme tarihi: 03/04/08 09:21.