..AYFER
TUNÇ
GEÇİLEN BİR MEKÂNÜSTÜNE,
“FİKİR
UÇUŞU”
O/T/E/L
Dört harfli, basit bir sözcük.
Bütün basit sözcükler gibi, okunduğunda, her zihinde başka
çağrışımlar uyandıran, ancak diğer basit sözcüklerin birçoğundan
farklı olarak; zengin, karanlık, kıvamlı atmosferlere tuhaf kapılar
aralayan imgeler silsilesi.
Bir edebiyatçı olarak öncelikle, elbette, edebiyatın
zihnimdeki tortusunun içinde arıyorum Otel’i. İyi bilinen örnekleri
istemeye istemeye atlıyorum. Edip Cansever’i örneğin, Oteller
Kenti’ni – ki, kişisel bir anım vardır, Oteller Kenti’nin “marine
marina aquamarine” dizesine ve Cansever’in insanlığına dair, bu
nedenle olsa gerek hiç kolay olmuyor. Hem nasıl atlayabilirim ki,
ilkgençliğimde şiire yönelik alaycı ve küçümseyici bakışımı ağır bir
deprem gibi şiddetle sarsarak beni şiir denizin içine atan Bezik
Oynayan Kadınlar kitabının içinde geçen “Özür dilerim dünya/Ben bu
otelden çıkamam/İmza: Seniha” dizelerini.
Zaten istesem de benliğimde hissettiğim yazarlardan kaçamam.
Her ne kadar öykü olmasa da, Anayurt Oteli’nden eminim bu
dosyada çok söz edilecektir. Necip Fazıl’dan, Cahit Sıtkı’dan
örneğin ya da Tomris Uyar’dan, Bilge Karasu’dan ve diğer değerli
yazarlardan da, bu bir öykü dosyası olsa da, şairlere, romancılara
değinilmeden geçilmez sanırım.
Çok uzun yıllar önce, psikolojiyle ilgili, 1940’lı yıllarda
basılmış, pek de sağlam bir referans sayılamayacağını daha okurken
farkına vardığım bir kitapta, akıl hastalarının konuşmalarındaki
“fikir uçuşu”nun teşhiste büyük kolaylık sağladığını okumuştum.
Kitabı yazan bilgiç psikiyatrın aksine, fikir uçuşunun akıl
hastalığını tanımada kullanılacak bir teşhis yönteminden çok öte,
bir düşünme ve anlatma biçimi olduğunu hissetmiştim ve fikir uçuşu
gibi bence büyüleyici bir yöntemi, dolayısıyla fikri de böylesine
basitleştirdiği ve ona tepeden baktığı için kitabın değeri gözümde
birden düşmüştü. Fikir uçuşunun yarattığı zenginliği anlamaktan
aciz, hayatın ince ayarını gözden kaçırmış, belki de hiç farkına
varmamış, insan ruhu denen o bilinmez ve büyük kuyuyu bilim adı
altında basitçe kategorize etmeye meraklı, taşkafalı bir psikiyatr
imgesi oluşmuştu kafamda; sonraları okuduğum kitaplarda da
rastladığım 19. yüzyılın akıl hastalarına türlü eziyetler yapan akıl
doktorları da bunu perçinlemişti. Allahtan, sonraları, psikiyatri
ciddi bir bilim olarak, iyi kitaplarla karşıma çıktı da beyaz
önlüklü, kravatlı, sık sık ellerini yıkayan, kendini beğenmiş ve
taşkafa psikiyatr imgesi sarsıldı. Öte yandan fikir uçuşu da günlük
hayatta (bir dönem) çok sık kullandığımız bir tamlama, tanımlama
oldu.
Fikir uçuşu Otel gibi bir sözcüğün çevresinde dolaşmak için
iyi bir yöntem.
Bu yazıyı baştan başa bir fikir uçuşu haline getirmemin
nedenini söylemeliyim: Otel, birçok yazarın olduğu gibi benim de
zihnimdeki imge zenginliği nedeniyle, bir türlü belli bir yapı
içinde yaklaşamadığım bir sözcüktür. Beni oradan oraya sıçratır,
fikirlerimi uçuşturur.
Son yıllarda okuduğum iyi bir roman var: Tim Parks’ın Kader
adlı romanı. Roman anlatıcının bir otelde aldığı kara bir haberle
başlıyor. Aslında romanın temelde otelle sıkı bir ilişkisi yok, ama
bir yere yerleşmek, bir mekâna ait olmakla çok yakından ilişkisi
olduğu için, kara haberin alındığı yerin bir otel olması çok anlamlı.
İngiltere’de, şık güzel bir otelde başlıyor. Aklımda kalan en sağlam
imge, otelin yemek salonuna döşenmiş kalın ve iyi halılar. Bu tarifi
içeren cümleyi okuduğumda zihnimde hüzünlü bir yer tutan otel
imgesinin yerine, günümüzün şaşaalı ve kibirli otellerini hatırladım
ister istemez. Gerçekten de, halıları ne kadar iyi cinstir, hayatın
bütün ayak seslerini yutar. Nasıl da hep temiz kalır, hiç anlamam,
belki de temiz değildir, günümüzün otellerinin yarattığı ve
içerdekini etkisi altına alan kibirli bakış onların kirini pasını
görmemi mi engeller, emin değilim.
Hüzünden kibre geçtim. Sözcük ilk anda ne kadar hüzünlüydü
oysa, bilincimde yer alan ilk otel öyleydi çünkü. Dilmen Oteli.
Adapazarı’nın ortasından geçen havuzlu bulvara açılan kısa, dar bir
sokakta bulunan, ağırbaşlı bir yapı. Şehrin en vakur oteli diye
bilinirdi, öyle miydi, ondan da emin değilim gerçekte, belki de bir
his yakıştırmıştım o otele, şimdi bu hissi vakur, hüzünlü filan
diyerek sıfatlara çeviriyorum. Taşranın eski evlerinde, kamu
binalarında, okumuş ve seçkin kişilerinin yüzlerinde ve duruşlarında
hemen okunan, yıllar sonra hatırladığımda fazla hüzünlü ve hatta
nedense mutsuz göründüğünü düşündüğüm, anlatılması zor bir
soyluluktan payını almış bir oteldi. Sosyal sınıf kavramından henüz
haberli bile değilken, Dilmen Oteli, bilmediğim bu kavramın
varlığını bana sosyal ya da siyasi açıdan değil, psikolojik açıdan
hissettirirdi. Bazen yolumu uzatır, önünden geçerdim. Otele girip
çıkanlara bakar, çocuk olduğum için bana çok yaşlı gelen, iyi
giyimli erkekler görür, bu adamların hayatın ciddi ve önemli
işlerini yapan, meşgul adamlar ve otellerin de erkeklere mahsus
mekânlar olduklarını düşünürdüm.
Dilmen Oteli’nin gizemli bir loşluğa açılan kapısının bana
ilk gösterdiği şey, kısıtlı mekânlarda, –kendi evim, yakınlarımın
evleri, okulum, postane, pastane, çarşı vs.– hayatın zenginliğinden
uzakta yaşamakta olduğum, birtakım kapıların ardında bu türden
gizemli dünyalar olabileceğiydi ve bir gün bu zenginliği aramaktan
kendimi alıkoyamayacağımı hissediyordum. O zenginliği edebiyatta
buldum.
Bu tarifi zor duyguya özgürlüğü görme duygusu diyebilirim. O
loşluğa açılan kapının ardında özgürlüğü görürdüm. Bence doğru bir
ilk algıdır bu, otelin bende yarattığı ilk duygu özgürlüktür. İyi de
neden özgürlük olsun ki otel? Çünkü öyledir, ait olmadığınız bir
şehirdesinizdir ve elbet ait olduğunuz yere gideceksinizdir ve bu,
bir tür arafta, kısa süre için ait olduğunuz yerin kuralları yoktur,
öte yandan yolcu olma hali de bir yanıyla özgür olma halidir. Ancak
otel söz konusu olduğunda özgürlükle atbaşı giden duygu da,
yabancılaşmadır, size ait olmayan, sizin de ait olmadığınız bir
mekândan gelip geçecek biri olma duygusu. Yabancılaşma ile özgürlük
arasında bence güzel bir uyum var.
Öte yandan o ilk imgeyi, özgürlüğü besleyen sosyal dünyayı
nasıl unutabiliriz? O yıllarda bir aile kadınının, -aile kadını diye
de bir tanım vardı- otelde tek başına kalması düşünülemezdi. Oteller
özellikle kadınlar ve biraz da genç erkekler için tehlikeli
mekânlardı. Özgürlüğün kimi zaman toplumun ahlak dışı bulduğu
tehlikeli sularına otellerde açılmak mümkündü çünkü.
Taşra için otelin tehlikeli bir yer olmasının bir nedeni de,
şehre gelen yabancıların bulunduğu yer olmasıydı. Küçük şehirler
kolektif bir hayattan hoşlanırdı, yabancıya gösterilen ve dozu kimi
zaman fazla kaçan misafirperverlik, sanki yabancıya yönelik bu
kuşkuyu örtmenin de bir yoluydu. Ancak Tanpınar’ın vurguladığının
aksine, günümüzde yekpare olmayan, hızla parçalanan zaman, hayatın
ağır akan ritmini sekteye uğratırken, dünyaları da parçalıyor,
değiştiriyor; artık küçük şehirlerde yabancı olumlu veya olumsuz bir
ilgi odağı değil, her şeye rağmen bir parça bütünlük kaygısı içinde
yaşanmasına özen gösterilen hayatın dışında kalan kişiler onlar,
yabancılar.
Edebiyatın insana kazandırdığı en büyük nitelik olduğuna
inandığım hayatı özgürce okuyabilme, kurabilme ve çözebilme
yetisinden çok uzak olan ve insan denen varlığın özgür iradesine
inanmayanlar için oteller daima tehlikeli mekânlar olmuştur. Tehlike
ise hayatın esaslı bir parçasıdır, hayatı sözcüklerle yeniden
yapılandırmak isteyenler için bu tür tehlikelerin cazibesi büyüktür.
Otel sadece hüzünlü olduğu, insan çeşitliliğine imkan verdiği,
muhtemelin sınırlarını genişlettiği için değil, bazen düpedüz
tehlikeli olabildiği için de caziptir.
Hangi otelden söz ediyoruz ama? Otuz yıl önce hayatımızda
gizemli bir yer tutan, edebiyatımızın en dokunaklı cümlelerine
kaynaklık etmiş, hayat karşısında yenilmemişse bile bu kavgadan az
veya çok zararla çıkacağı belli insanların mahzun geceler geçirdiği
otellerden mi? Hastaların tedaviye, yoksulların yardım bulmaya,
babaların askerdeki oğullarını görmeye gittikleri şehirlerdeki o
mütevazı küçük oteller, ne hayatımızın ne de şehirlerimizin içinde
varlıklarını hissettiriyor artık. Dilmen Oteli’nin aralık kapısından
içeri baktığım günlerden bugüne geldiğimde, otel, başına bir H harfi
gelmediği sürece yine aynı otel benim için. Ama artık o türden
oteller nerdeyse yok. Dolayısıyla edebiyat hüzünlü, şiirli imgeler
yükleyerek özellikli kıldığımız otelleri de yeniden tanımak,
tanımlamak durumunda.
Çalışma odamın penceresinden İstanbul’un yeni ve iddialı
otellerinden biri görünüyor. Bu otelin yapılışını gün be gün izledim.
Vinçlerle kaldırılan blok duvarların yerlerine konuluşunu,
pencerelerinin takılışını gördüm. Günde kaç tane duvar yerine
konulabiliyor merakıyla, sütunların arasında çekilmiş diş gibi duran
duvar boşluklarını, yerine konmuş duvarları saydım. Bir gün otelin
inşaatı tamamlandı, otel penceremin ortasına oturdu, artık ne zaman
şehre baksam oteli görüyorum. Daha önce yerinde ne olduğunu
hatırlayamıyorum. Bu otelin alt katındaki kafede ara sıra kahve
içtiğim oluyor. Bakıyorum, bakıyorum, düşünüyorum; nerde Dilmen
Oteli’nin o mahzun ve ağırbaşlı gizemi, nerde bu Hotel’in iddialı,
steril ve stilize kibri. Burası bana vahşi görünüyor. Çağımın aynası.
Çağım vahşi.
Bu otelin odalarında Nabokov’un edebiyatı tanımlarken
kullandığı tamı tamına hatırlayamadığım o cümledeki (“edebiyat iki
kürek kemiğimiz arasında hissettiğimiz bir ürpermedir”) ürpermeyi
bulmanın kolay olup olmadığını düşünüyorum. Odakta insan varsa, iki
kürek kemiğinin arası ürpermeli. Evet, insan var, ama ürpermiyor.
Ürpermesi için otele bakmak yetmiyor artık. Otel kibriyle,
iddiasıyla, çok para harcanmış estetiğinin altına ustaca gizlenmiş
vahşiliğiyle insanı gölgeliyor, bünyesindeki insanı kendi yapısına
uygun bir biçimde stilize ediyor.
Edebiyat o otelin umurunda değil. Ama o otel edebiyatın
umurunda olmalı.
Milan Kundera yeni yayımlanan Perde adlı deneme kitabında
roman hakkındaki görüşlerini sıralarken, şöyle diyor: “İnsan hayatı
bir bozgundur. Adına hayat denen bu önlemez bozgun karşısında bize
düşen, yalnızca onu anlamaya çalışmaktır. İşte roman sanatının
varoluş nedeni de budur.”
Roman sözcüğünün yerine edebiyat sözcüğünü koyuyorum, bu yeni
oteli, tüm çağrışımlarıyla anlamaya çalışıyorum.-