.
NALAN
BARBAROSOĞLU
DENİZE
GÖMÜLEN ADA
Annemin
telefondaki sesi telaşlıydı: Evden çıkmışlar, bu saatte trafik olmaz,
hemen giderler hastaneye... Biz de çıkıyoruz. Baban aşağı indi. Hadi,
kapatıyorum; oyalanma sen de! Beklediğimiz haber, sonunda gelmişti
işte, telaşlanmakta haklıydı annem, kardeşimin sancıları başlamıştı;
ilk torunu dünyaya gelmek üzereydi, “anneanne, anneanne” diye
çevresinde dolaşan bir çocuk hayali sonunda gerçekleşecekti. Annemin
heyecanı beni de sardı, hemen giyinip bir taksi çağırdım. Sahil
yolundan gidelim, dedim şoföre... Yola çıktık. Haziran güneşi henüz
doğmamıştı, suların laciverti yerini ebruli grilere bırakıyor, sabah
yıldızı denizin sessizliğini çoğaltıyordu. Tek tük dağıtım
kamyonetlerinin geçtiği caddede taksi hızla ilerliyordu. Camı açtım,
içeri dolan yosun kokulu taze havayla canlandım, kendime geldim.
Uzaktaki adaların solgun ışıklarına dalmıştım ki, başka bir adanın
silueti dalgalanmaya başladı gözümün önünde...
Bir kızım olacaktı. İçimdeydi... Büyüyordu... Ada demiştim;
adı Ada olsun... Dünyanın güneşine, bulutuna, rüzgârına, yağmuruna
hazırlanıyordu; hissediyordum, toprağın verdiklerine hazırlıyordu
kendini... Dünyada bir yer de onun için açılacaktı; küçücük bir yer.
Kollarımın arasında boyu-posu küçücük, hacmi küçücük, buram buram
bebek kokacaktı; süt kokacaktı; ağladığında küçücük feryatlar
dökülücekti dişsiz ağzından. Sütünü/sütümü emerken doydukca
yorulacak, gözkapakları kapanacaktı uykuyla süt emmek arasında
kararsız. Mırıl mırıl konuşuyordum onunla... Onu bekleyen hayatı
anlatıyordum, her geçen günle hayatımı ve hayatı ne kadar da
kapladığını, ne kadar güzel olduğunu, ne kadar muhteşem, ne kadar
mucizevi... Sonra, o mu doğmak istemedi, ben mi doğurmak istemedim,
bilinmez, kesti göbek bağıyla ilişkisini, hareketsiz, cansız
kalıverdi içimde. Bayılmışım.
Dizlerimi kırıyor, doğruluyor, havalanıyorum; dizlerimi
kırıyor, doğruluyor, havalanıyorum; dizlerimi kırıyor, doğruluyor,
havalanıyorum; her seferinde daha da hızlanarak, daha da yükseğe
çıkarak... Ta ki havalanarak yere paralel gelecek kadar
yükseldiğimde, dizlerimi kırmayı bırakıyorum. Salıncak beni havalara
uçuruyor; bu coşku dolu uçuşla oluşan rüzgâr başımı döndürüyor, içim
içime sığmıyor. Önce kurdelelerim kayıp düşüyor, daha sonra uçları
serbest kalan örgülerim çözülüyor, saçlarım kanatlanıyor...
Salıncakta dünyayla olağan ilişkim kesiliyor, bedenim hafifliyor,
yükseklerdeki rüzgârlara karışıp bir rüzgâr oluyorum ben de
saçlarımla. Önce parkın üstünde esiyorum, çocukların arasında
dolanarak, oyunlarına katılmak istercesine kum havuzundaki kumları
karıştırıyorum, kumdan kaleler bozuluyor ister istemez; çocuklar da.
Saçlarımın hışmıyla küçük bir kum fırtınası oluşuyor havuzda;
gözlerini korumaya çalışan, yerinden şaşkınlıkla kalkan, kovasını
küreğini toplamayı bırakan çocuklar, gözlerini oğuşturarak kum
havuzundan uzaklaşmak için körlemesine koşmaya başlıyorlar çığlık
çığlığa; coşkuyla esişim bir panik şimdi: kayaktakiler yuvarlanarak
birbirinin üstüne düşüyor, boşalmış tahtaravelliler kendi kendine
inip kalkıyor, mekanik bir canavara benziyorlar o an... Renkli
barfiks demirleri yerlerinden sökülüyor, salıncakların zincirleri
birbirine dolanıyor yankılı gıcırtılarla; çocuklar kaçışıyor,
gözlerine kum kaçanlar, düşüp dizlerini, dirseklerini, avuçlarını
kanatanlar feryat-figân ağlamaya başlıyor; banklarda ferah-refah bir
hoşnutlukla oturan annelerin yüzü mermere dönüşüyor, dantelleri,
örgüleri ellerinden düşüp çimenlere karışıyor, dehşetten birer
heykel hepsi de; ne çocuklar annelerine ulaşabiliyor, ne anneler
çocuklarına... Çocukların çocukluğundan bir boran olup geçiyorum.
Karnımdaki sızıyla kendime geldim. Kızım nerde, dedim
başucumdaki serum şişesini değiştiren hemşireye; hah, aman iyi, bak
geldin kendine, maşallah maşallah, dedi. Terslendim; kızım nerde,
dedim yeniden. Sanki bilmiyordum. Amaaannn, ne kızlar-oğlanlar
doğurursun, dedi hemşire, hızını alamadı, bunun kısmeti bu kadarmış,
gençsin, dedi. Evet, gençtim... Kocan burdaydı, dışarı çıktı, gelir
şimdi, dedi. Kocam yok benim, bekârım, dedim. Bak gördün mü, böylesi
daha iyi olmuş, yoksa bebecik babasız doğacakmış, dedi. Ne sakıncası
var, dedim. Sana zor olurdu, şekerim, dedi... Kolay mı bu devirde
babasız çocuk büyütmek... Tabii çok zenginsen, o başka... Hiç de
benzemiyorsun ya, dedi bilmiş bilmiş. Değildim de, zengin olmamak,
çocuk doğurmama engel olmamalıydı. Bir kazaydı, dedim güleç
hemşireye; düştüm... Nasıl düşmüştüm öyle, hiç anlamamıştım...
Yerimden kalkamamıştım, gözlerimi açamıyordum... Sonra bir ılıklık
hissettiğimi hatırlıyorum; bacaklarımın arasında tuhaf bir ılıklık,
içim çekiliyordu sanki; boylu boyunca yatıyordum koridorda, yine de
yatmak istiyordum. Koltukta otururken birden halsizleşmiştim, içim
bulanmıştı, midem değil, içim bulanmıştı, yaşadığım hiçbir bulantıya
benzemiyordu. Garipsemiştim; belki kusarım diye tuvalete gitmek
istemiştim... Daha banyoya ulaşmadan yığılıvermiştim işte
koridora... O an anladım mı acaba, kızımı sonsuza kadar
kaybettiğimi. Ada’yı. Küçük alacalı tokalar almıştım saçlarına,
ebruli kurdeleler... Küçük, alaca bir ada özlemiydi kızım.
Doğuramamıştım. Artık bir özlem değildi, yoksunluktu. Yoksul
yaşayacaktım bundan böyle. Ne kadar zengin olsam, yoksul kalacaktım.
Küçük alaca adanın yoksunluğu, bir yoksulluk olacaktı hep. Bunu
biliyordum. Hemşireden hoşlanmıştım, ona bunu anlatmak istedim...
Bir yorgunluk çöktü üstüme; sustum.
Sonra sonra, yıllarla birlikte yorgunluğum geçti...
Suskunluğum kaldı. Bu arada, şehrin en ucunda kalan bir bucağa çıktı
tayinim; evimi de değiştirmiş oldum. Şehrin açık denize bakan
kıyısındaki o evde, balkonda oturmuş, gazete sayfalarında
oyalanıyordum. Tembelliğe çağıran bir Pazar sabahıydı; aylardan
Nisan. İçerde okunacak sınav kâğıtları kafamın içinde çoğaldıkça
çoğalıyordu ki, elinde bir ekmek, bakkaldan gelir gibi bahçe
kapısından giriverdi. “Merhaba” dediğinde yerimden bile kalkamadım.
Sırt çantasını çıkarıp sandalyenin üstüne bırakırken “Kahvaltı ettin
mi?” diye sordu, hayır, etmemiştim. Eğilip elindeki ekmekle sarıldı
boynuma, güneşi içmiş kumral saçlarını boynuma gömdü; deniz
kokuyordu; başım döndü. Şimdi sana öyle bir sofra donatacağım ki,
sakın yerinden kımıldama dediğinde üstüme ağır bir yorgunluk
çöktü...
Sarı-beyaz, koyu bir sis basmıştı sanki bahar sabahını.
Belediye buldozörlerinin ezerek şehir haritasından sildiği parklarda
çocuk sesleri yankılanıyor, ağaçlar devriliyor, patlamış toplar,
delinmiş plastik kovalar, rengi kaçmış kürekler, tırmıklar, küçücük
tokyolar kepçelerle savruluyordu renksiz bir kamyon kasasına;
salıncak zincirleri düğümleniyor, tahtaravelliler sökülüyor,
kayaklar devriliyordu gözlerimin önünde. Sisin içinde çocuk sesleri
kaçışıp uzaklaşarak dağılıyordu incecik çığlıklarla. Şehirlerin çok
uzağında küçük bir alacalı ada sulara gömülüyordu.
Bir bardak su uzattı; içemedim. “Hadi iç; gitmeyeceğim bir
daha” dedi. İnanmadım. Kızarmış ekmek kokusu balkona kadar geldi.
İnandım. İçeri girip elimi yüzümü yıkadım. Çay demlenmişti;
sıcacıktı. İçim ısındı. Kahvaltıda, yolladığı mektuplarından
bildiğim adayı anlattı, kaçıp kaçıp gittiği, yerleşmek istediği
adayı; gece rüzgârlarının uğultusunu, sabahları daracık sokaklara
açılan bahçe kapılarının arkasındaki çiçekli evlere çöken sessizliği,
tepeleri sarıp sarmalayan fıstık çamlarını, köknarları, iskelenin
arkasındaki meydanda kurulan pazarları, eflatun gün batımlarını, bu
saatlerde en çok onu bekleyen kadına duyduğu özlemi (ki, o kadın ben
oluyordum) anlatırken demlikteki çay bitti. Ve kocaman bir taş gibi
yuvarlanıp aramıza yerleşti suskunluk. Küçük bir hareket, usuldan
bir ses yeterdi oysa aksak da olsa bir cümle kurmaya. Olmadı.
Masadan kalktı, çantasını açtı, kalın bir defter çıkardı, her
sayfasına adadan bir görüntü çizmişti; sayfaları parmaklarımın
arasında hızla çevirince karakalem bir film izlemiş gibi oldum.
Sayfalarda
vapur yanaşıyor;
iskelede gitmeyi bekleyen, dönenleri karşılayan sabırsız
kalabalık;
iskelenin çatısında güvercinler, martılar, kumrular;
kalabalık dağılmış, elinde ufak bir çantayla kadın turnikeden
geçiyor, arkasında demir almış vapur, üç tekerlekli bisiklete binmiş
bir çocuk, kadına bakıyor;
kadın erkeğin koluna girmiş, küçük çanta erkeğin elinde, hava
bulutlu olmalı, meydanın gölgeleri çekilmiş, belki de yağmurlu bir
yaz ikindisi;
kadının da, erkeğin de yüzü ifadesiz, yürüyorlar;
çıkmaz bir sokakta bahçe kapısını açıyor erkek, yüksek
duvarın üstünde kedi yavruları, sardunya saksılarının arasından
bakıyor;
ahşap bir merdiven kıvrılıyor yukarı doğru, basamakların
ortasından lâle desenli bir kilim döşenmiş yukardan aşağıya;
holde iki kapı arasında kocaman bir ayna, aynada büyük
kanatlı kuşlar uçuyor çepeçevre;
beyaz işle nakışlanmış perdeler asılı yatak odasında, ceviz
komidinin üstünde bir bardak su, üstü dantel bir örtüyle örtülü,
yatağın üstünde bir sabahlık duruyor, yerde yine kilim serili;
diğer odanın pencerelerinde perde yok, fıstıkçamının uzun
iğneleriyle yetiniyor dış dünyaya kapanmak için, pencere önünda
yuvarlak bir sehpa ve bir koltuk, gömme dolabın kapaklarına
gelişigüzel raptiyelenmiş eskizler, bir duvar boydan boya kitaplık,
kitaplığın önünde büyük bir çizim masası var, tozlanmış paftaların
durduğu sepetler masanın solunda kalabalık bir yığın, ahşap döşemede
sigara yanıkları;
mutfakta geniş bir tezgâh, üstündeki geniş kâsede elmalar
var, mutfak dolapları çepeçevre sarmış duvarları, adam ocağın
başında, sırtı kapıya dönük, gölgeler belirgin;
kadın bahçede çardağın altındaki masada oturuyor, bir kitap
var elinde, sayfanın dışında bir yere bakıyor, ayaklarının yanı
başında uzun kulaklı, kocaman bir köpek, asma dallarında olgunlaşmış
üzümler;
başka bir bahçede başka bir kadın çamaşır asıyor, yerlerde
ezilmiş dutların arasında birkaç saka;
küçük bir kız çocuğu akasya dalına kurulmuş salıncakta
sallanıyor, aynı bahçe olmalı;
kadınla adamı bir kez daha görüyoruz: çardak altında yemek
yiyorlar, ikisinin de gözleri kendi tabaklarında, köpek dikilmiş,
kadına bakıyor, kuyruğu dimdik;
salıncaktaki küçük kızı köpeğin yanında görüyoruz, kadın
mutfak kapısından içeri girmek üzere, adam kadına bakıyor;
sokaktan at arabasını çekerek sebzeci geçiyor, sebzecinin
omzunda ayağı boncuklu bir karga var, bahçe kapılarından birinin
önüne elinde sepetiyle genç bir kadın çıkmış, ayaklarının dibinde
kediler;
atın bulunduğu noktadan aşağı doğru kıvrılan sokakta dutların,
incirlerin arasından uzakta deniz görünüyor;
küçük bir balıkçı iskelesi, küçüklü büyüklü balıkçı tekneleri
dizili, kiminde ağlar açılıyor, kiminde temizlik var ve sahil boyu
uzanan barakalar;
sahilde ıskartaya çıkarılmış bir sandal, taşların üstünde
ters çevrili, martılar doluşmuş üstüne...
Martılar...
Kapatıyorum defteri. Siyah-beyaz bir düş gibi görülen filmin
kareleri defterde kalıyor. İstersem, defterde kalmayabilirmiş,
birlikte gidebilirmişiz adaya; istersem burada yanımda
kalabilirmiş... Öyle diyor. Annesi, felç geçiren babasının yanına,
Hollanda’ya dönmüş... Gelmezmiş artık. Ne diyebilirdim ki... Elimde
defter öyle kalakalmıştım.
Belki de, sadece bir şey yapmış olmak için kahvaltı masasını
toplamaya başladı. Bana ne oldu o an bilmiyorum, yerimden kalktım.
Benim de ona gösterebileceğim resim olmasa bile birkaç kare
fotoğrafım vardı. Bulabilirsem, hemen gösterecektim. O fotoğrafları
ada defterinin sonuna ekleyebilecek miydi?.. Merak ediyordum. Bir
yandan de kendime, neden yapıyorum ki bunu diye sormaktan
alamıyordum kendimi. Hem de hiç aramadan buldum bir ay arayla
çekilmiş o dört fotoğrafı... Örtüsünü yaydığı masanın üstüne
bıraktım fotoğrafları ve elimde hâlâ tuttuğum defteri... Sen de
bunlara bak, dedim; üç yıl önce karnımda ölmüş bebeğimin gelişimini
gösteren, ultrasonla çekilmiş fotoğraflardı. Bakınca hemen
anlaşılmıyor ama bir kızdı, dedim. Senin olsun; belki bunları da
çizersin, ada defterin tamamlanır! Yüzüme baktı... Önce anlamadı
sanırım; sonra Neden söylemedin?.. Nasıl oldu?.. Niye haber vermedin?
diye birbirine benzeyen sorular sıraladı.
Bebeğim ölünce, sen de öldün benim için, diyemedim. Konuşacak
gücüm de yoktu aslında. Hem sonra neyin haberini verecektim?.. O
kadar meşguldu ki, annesiyle... Babası, annesini genç bir kızla
aldatmış, kadın da bunalıma girmiş, oğulcuğuna sığınmıştı. Tabii, bu
arada beni de hiç gözü tutmamış, yakıştıramamıştı oğluna. Bir
coğrafya öğretmeniyle oğlunun unvanlara açık kariyeri, yükselen
yıldızları arasında bir bağ kuramamıştı kadıncağız. Ana-oğul
birbirlerine sığındılar, birbirlerini avuttular. Her şey ne kadar
tanıdık-bildik-sıradandı... Hamile olduğumu o gergin günlerde fark
edip geri çekilmiştim. Kendimi de, bebeğimi de korumak istemiştim;
sanırım çocuklarının yakasını bırakmayan aileler, anne babasının
eteğinden düşemeyen çocuklar olsun istemedim -hiç olmazsa- özel
hayatımda. Bu nasıl anlatılırdı ki... Anlatsam, ne değişirdi?.. Ama
o mu karnımda büyüyüp doğmak istemedi, ben mi doğurmak istemedim,
hiç bilemedim; kesti göbek bağıyla ilişkisini, hareketsiz, cansız
kalıverdi içimde. Söyledim ya, bir gece, kanını kanıma katarak
boşalıverdi bacaklarımın arasından... Sonrasında ben de dünyayla
ilişkimi kestim diyebilirim. Karnımda o küçücük haliyle bile o kadar
doldurmuştu ki hayatımı, ölünce dünya boşaldı sandım; bir ıssızlık
çöktü içime, hiç görmediğim bozkır görüntüleriyle yaşamaya başladım.
Derslerde öğrencilerime haritaların ıssız ovalarını, çöllerini,
insan eli değmeyen doruklarındaki yabani bitkileri, yabani kuşları
daha çok anlattım. Bunları ona söylemedim; söyleyemedim. Her şeye
yeniden başlayabilirmişiz o küçük, alacalı adada, öyle dedi. Cevap
vermedim...
Sonunda süklüm püklüm gitti, allak bullak olduğu belliydi,
daha akşam bile olmamıştı. Defter de, ultrason fotoğrafları da
öylece masanın üstünde kaldı. Evyenin içindeki kahvaltı
bulaşıklarına uzun süre dokunamadığımı anımsıyorum... Şimdi bana hiç
yaşanmamış gibi gelen o Pazar gününde sınav kâğıtlarına dalarak onu
unuttuğumu da.
Ama, nasıl derler, teyze olmak da, yarı anne olmaktır.-