|
YILDIRIM TÜRK
KASİYER KIZ
----------------------------------------
Bir akşamüstü yolum buralara
düşmeseydi belki soluklaşan yüzün de kaybolup gidecekti. Her tarafı
rengârenk ışıklarla süslenmiş marketten elimde poşetlerle çıkarken o son
bakışın, içimi acıtmasaydı belki bir daha da gelmeyecektim. Öteki
öğrenciler gibi unutulmaya yüz tutacaktın. Ancak o ince hüznün günlerce
yansıdı kitaplara, karatahtaya, yeni öğrencilere; bir türlü aklımdan
çıkmadı. Okuldan yorgun argın çıkıp eve gitmeden önceki uğrak yerim oldu
artık. Hep bir şeyleri bahane ediyordum. Ayaklarım her gün kendiliğinden
getiriyordu beni buraya.
Merhabadan öteydi aşinalığımız.
Edebiyat, sanattı ortak yanımız. Dizeleri paylaşıyorduk. Umudun ışığı
gözlerine düşmüş, geceye hasret yıldız gibi dökülmüştün gökyüzüne. Ürkek
adımlarla yanıma gelmiş, Tanpınar'ın Huzur romanını istemiştin. Bir an
duraksamış, "Huzuru mu arıyorsun yoksa?" demiştim, gülüşmüştük.
Dostluğun ilk adımıydı atılan. Ardından Peyami Safa'lar, Tarık
Buğra'lar, Mustafa Kutlu'lar geldi. Hiç eksilmedi bu isteğin, artarak
devam etti. Kitapların büyülü dünyası yüreğine düşmüştü bir kere. Başka
öğrenciler, bir türlü bitmeyen yeni sorunlar araya girse de dostluğumuz
okul boyunca devam etti.
Zaman bir kelebeğin ömrüydü burada,
yeni öğrencilerin gelmesiyle anlaşılırdı. Son ders ziliyle ayrı yerlere
savrulmuş, karşımıza çıkan yeni yüzlerle unutulmaya bırakılmıştık.
Sen şimdi kasanın başında yüzünden
eksik etmediğin tebessümünle deterjanları, pirinçleri, peçeteleri tek
tek cihazın önünden geçiriyordun. Müşteriler karşında duruyor, ağzından
çıkacak hesabı bekliyordu. "Dit dit!" sesi geldikçe cihazdan, belki
hayat daha anlamlı oluyordu senin için. Dünyayı görmüyor gibiydin, belki
umurunda bile değildi dünya. Eski şen şakraklığının yerini bir durgunluk
almıştı. Adam boyu rafların arasında dolaştım; istiflenmiş yağ
tenekelerini, çuval çuval şekerleri, kar gibi unları, çeşit çeşit süt
ürünlerini gördükçe mahalle bakkallarının amansız savaşını düşündüm.
Hepsini yiyip yutan canavara dönüşmüştü dev marketler. Göz ucuyla takip
ediyordum seni, sen hiç fark etmiyordun beni.
Sıra bana gelince onca yılın
boşluğunu sesimde topladım, "Kolay gelsin Aslı!" dedim. Yüzüme bakmadan
belki gün boyunca yüzlerce kez söylemekten mekanikleşmiş bir sesle
teşekkür ettin. Çatallaşmış sesimden bir şeyler sezer gibi oldun. Sonra
oralı olmadın. Okul forması içindeki yaramazlıkların, mahcup yüzün geldi
aklıma. "Bu gül, o gonca mıydı?" diye düşündüm. Zaman, çam kozalakları
gibi ayrı ayrı yerlere atmıştı sizleri. Tutunabileceğiniz bir toprak
arıyordunuz. Kök salıp yeşerecektiniz. Aradan geçen yıllar saçlarımı
ağartmış, yüzümün kırışıklıklarını çoğaltmış, beni başka biri yapmıştı.
Yaka kartından adını okuduğumu sanmış, beni tanıyamamıştın. Gözlerimi
üzerinden ayırmadığımı fark edince sen de gayriihtiyarî baktın, gözlerin
bir an kayboldu derinlerde, sonra hemen toparladın kendini. Yıllar
öncesinden gelen sesimi hatırlamıştın. Mahcup bir sesle: "Hocam!" dedin,
özür üstüne özür diledin.
Her gelişimde ayaküstü konuşuyorduk.
O gün arkadaşlarından açılmıştı konu. Zaman zaman karşılaştığımı, bazen
onların aradıklarını söyledim. "Selma!" deyince dikkat kesildin.
Yıllardır görüşmediğin sıra arkadaşının özel bir üniversitede burslu
okuduktan sonra avukat olduğunu, ağır ceza hâkimiyle evlenip İstanbul'a
taşındığını söyledim. Lisedeyken hiç ayrılmayacaksınız sanırdım. Yuvadan
uçan kuşlar gibi birer birer dağıldınız. Umut doluydunuz. Cıvıltınız
okul duvarlarından taşardı. Bir an önce okulu bitirip doktor, öğretmen,
mühendis olmak istiyordunuz. Sen müzik öğretmeni olup türkü gibi bir
hayatının olmasını isterdin. Hiç bitmeyen yaramazlıklarınızdan, boş
derslerde sınıfı ayağa kaldırıp asık suratıyla müdürü sınıfa
getirmenizden bahsettim. O günleri düşündün, daldın. Boynun büküldü.
Okul bitince şartlar değişiyor, eşitlikler ortadan kalkıyordu birden.
Olgunlukla "Nasip!" dedin. Onun adına sevindin. Yine de içinde belirsiz
bir burukluk, yüzünde bir dalgınlık vardı.
Sohbet uzayınca patronun çatık
kaşları düşüyordu aramıza. Senin için kaygılandığımı hissedince
patronunun düşündüğüm gibi biri olmadığından, onun iyiliklerinden,
babacan birisi olduğundan bahsettin uzun uzun. Pazar günleri birkaç
saatliğine idare ettiğini, kasanın dibindeki domatesleri, fazla
olgunlaşmış çilekleri, tane tane kalmış üzümleri götürmene izin
verdiğini anlattın. Ayda bir kasiyer değiştirmesine rağmen "Sen
kanaatkârsın kızım, onlar gibi haftada bir gün izin, yerli yersiz zam
istemiyorsun!" diyerek seni diğerlerinden ayrı tuttuğunu ekledin gurur
duyarak. Kaygılarımı azalttığını sandın, kaygılarım daha da arttıkça.
Her görüşümde ben de eriyordum; ama
her gün yine de geliyordum. O sabah kepenkler yeni açılmıştı. Güneş
henüz düşmemişti içeri. Markete giriverdiğimde yerleri paspaslıyordun.
Beni görmedin, kâğıt havluların arkasındaydım. Aşiyanından düşmüş,
kanadı kırık yavru kuş gibiydin. Eğreti duruyordu paspas elinde. Beni
görünce donup kalmandan, paspası saklamaya çalışmandan korktum. Alın
teriyle çalışmak ayıp değildi; ama bir kız için yaptığın iş zordu.
Kasaya bakmanın, paspas çekmenin
dışında koca koca bisküvi kutularını, kasa kasa meyve sularını, torba
torba deterjanları da kamyondan marketin deposuna indiriyordun. Çoğu
delikanlının dayanamayacağı işi, kendinden beklenmeyecek bir kuvvetle
yapıyordun. Alnında ter boncuk boncuk birikiyor, elbiselerin toz içinde
kalıyor, saçların darmadağınık oluyordu. Genç kızdın oysa. Hayallerin
olmalıydı. O yükün altında ezilen bendim sanki. Okulda zorla
yaptırılmaya çalışılan işe karşı çıktığın gibi bir ara patrona
dikleneceğini, bunu yapamayacağını söyleyeceksin sandım. Ama hiçbir şey
demedin, şaşırdım. Hayat törpülüyordu sizleri.
Bu yetmezmiş gibi bir de markete
gelen onlarca kibar müşterinin yanında bakışlarıyla sözleriyle seni
rahatsız edenlerle uğraşıyordun. Orta yaşın üstündeki erkeklerin
yiyecekmiş gibi bakmasından rahatsız oluyordun. Kimselere
söyleyemiyordun. Patrona söylesen bir dert, eve söylesen başka bir
dertti. Arkadaşların: "Boş ver, aldırma; zamanla alışırsın!" diyorlardı.
Kim bilir daha neleri içine atıyordun bu yaşta? Küçücük yüreğin nasıl
kaldırıyordu bunları?
Her yıl ideallerini yitirmiş,
umutlarını soldurmuş mezun olan arkadaşlarınla karşılaşıyorum. Garson,
hostes, muavin olarak çalışıyorlar çoğunlukla. Birbirlerinize ne çok
benziyorsunuz. Hayalleriniz kırılıyor hayatla yüzleşince. Yendiğinizi
sanıyorsunuz yenildikçe. Şanslı olanlarınız o kadar azdı ki…
İstemediğiniz işte çalışıp isteklerinizi elde etmek o kadar zordu ki…
Neden güzelliklerde sizin de hakkınızın olduğunu anlamıyordunuz? Biraz
da suçlu biz değil miydik? Her sönen yıldız biraz da bizim eserimiz
değil miydi? Azgın dünyanın dişleri öğütüyordu sizi. Bizse
kahroluyorduk.
Her şeye rağmen hayat devam
ediyordu. Sabahın ilk saatlerinden itibaren akşama kadar yorulmak bilmez
bir enerjiyle çalışıyordun. Çoğu zaman marketten geç çıkıyordun.
Karanlığı yara yara gidiyordun. Eli ayağı eskisi gibi tutmayan annen
baban kaygıyla bekliyorlardı seni. Çok katlı apartmanların bittiği
yerden sonra geliyordun mahallene. Bir yıldız daha doğuyordu seninle
birlikte. Yıllara dayanamamış, kiremitleri kırılmış, yan yatmış evler
karşılıyordu seni. Bir ışığı daha yanıyordu seninle bu derme çatma
evlerin. Dumanını tüttürmek zordu bu evlerin; her el, çocuk yaşta nasır
tutmaya başlardı. Gündüze inat gece tez geçerdi, sabah erkenden
boşalırdı mahalle; dağılırlardı konfeksiyona, temizliğe, inşaata. Mal
birikir, kasalar dolar, binaların katları artardı, sahipleri biraz daha
palazlanırdı. Geride üstü başı dökülen kadınlar, duvar diplerinde oturan
ihtiyarlar, toz toprak içinde oynayan kavruk yüzlü çocuklar kalırdı.
İçinden bir şeyler kopardı.
Dünya böyle dönerdi. Nereden
bilecektim o gün seni son defa gördüğümü, acının içime işlediğini. Gece
yarısına doğru gelmiştim. Marketi kapatmak üzereydiniz. Sadece tek
kasiyer çalışıyordu, siz hesap veriyordunuz. Patronun bastırmaya
çalıştığı sesi birden yükseldi. Bir kamçı gibi indi yüzüne, hayallerine.
Hesapta açık çıkmıştı; suçlanıyordun, ağlıyordun. Laftan anlamaz,
umursamaz patron taş kesilmişti; dinlemiyor, kapıyı gösteriyor,
bağırdıkça bağırıyordu. Senden başka yüzlerce kişi talipti bu işe.
Kapıyı çarpıp arkana bakmadan terk edemiyordun. Muhtaçtın, boyun
eğiyordun. Herkes seyirci kalıyordu buna. Gözyaşını içine akıtarak eve
doğru yürümeye başladın.
O gece gökyüzünde bir yıldız daha
kaydı sessizce, mahallenizde bir ışık daha söndü seninle.-
|