|
ADALET AĞAOĞLU
KEMAL TAHİR İÇİN...
Lise, üniversite yıllarımda Kemal
Tahir adı benim için, şiir dışında kaldığı hâlde, Nâzım Hikmet'vâri
yazıp çizerken cezaevine konmuş 'biri' demeye gelmekteydi. Meğer
sandığımdan da uzun Çorum, Çankırı arasında gidip gelerek 1938-1950
yılları arasında tam 15 yıl mahpusluk hayatı olmuş. Cezaevlerinden
kurtuluşu af yasasından ötürü... Bakın bunu hatırlıyorum, çünkü
fakültemin son sınıfındayken öğrenciler arasındaki kamplaşmalar görünür
hâle gelmiş durumdaydı. Bu kavgalara kadar varan tartışmalar sırasında
adları sık geçen yazarlarımız merakımı çeker olmuştu; onların eserlerini
kendiliğimden arayıp bulmaya, okumaya heveslenişim 1952'lerden sonraya
rastlar, çünkü üniversiteyi 1951'de bitirmiş, '52'ye doğru geçirildiğim
bir sınavdan sonra Ankara Radyosu'nun sözlü yayınlarına kabul
edilmişimdir. Sözlü programlarında sık sık edebiyata, radyo oyunlarına,
kültürel konuşmalara eğilmek gerekiyor. Sözlü programlarda kimlerle ne
olup biteceği önünde sonunda sizin seçimlerinize bağlı, o hâlde büyük
dikkat istemekte. Diyelim ki bir köy öğretmeninin ağa kızına vurulup onu
'kızıl bir at' üstünde kaçırmış olması ne demek? 'Kızıl'ı karaya
çevirmelisiniz demektir ki programın yayınından sonra kendinizi iki
sivil polis karşısına çekilmiş bulmayasınız. Bu epey sık gelmiştir
başıma.
Bunları şimdi Kemal Tahir'i de okur
olarak sahiplenmekte hâlâ daha neden geç kalmış bulunduğum açıklık
kazansın diye anlatıyorum. 1955'te yazarımızın takma adları dışında
sanırım adıyla sanıyla yayınlanan ilk kitabı Göl İnsanları'nı okudum.
Hikâyelerinin toplamı bir kitap. Bunlarda hep köyü, köylüyü,
cezaevindeki tutuklulardan dinlediklerinin izleri görünmekte. Fakat
bunlarda öyle bir dil, 'gidebilemem', 'söyleyebilemem' gibilerden öyle
bir 'ağız' kullanılmış ki, -sonradan anlıyorum- yazarın sık kullandığı
Çorum köylerinin şiveli dili bilmem kaçıncı romanını okuduktan sonra
sizin de ağzınıza dolanıp durmakta. Bu arada cezaevlerindeki kadınlara
karşı kötüleyici, acımasız, erkek mahpuslarla ise hemen elense çekilen
bir ahbaplıkla yaklaştığını anlamış bulunuyorum. Bundan olmalı, değerli
yazarımızın bu ilk kitabı benden uzak kaldı. Bundan sonra okuduğum 1956
yayını Esir Şehrin İnsanları romanı. Bunu, üslûbunu, dilini yine
şaşkınlıkla ve yadırgayarak da olsa elimden bırakmadım. Romanın ana
karakteri Kâmil Bey bugün bile aklımda hâli etvârıyla...
Yazarın bu kahramanına Kâmil adını
vermesi boşuna değil. Kendileri Abdülhamit'in çok zengin paşalarından
birinin oğlu olması hasebiyle Galatasaray'da okumuştur. Bundan dolayı
kendini dünyanın en bilgili, en 'kâmil' biri saymaktadır. Bu da benim
'aydın'lara ikircikli yaklaşımıma iyi gelmekte... Kemal Tahir, kendine
özel bir yazarımız. Öyle ki, onu fazlasıyla benimseyip tanrı yazar
sayanlar kadar, adını anmak bile istemeyenler de var. Her iki yan da
onun eserlerini, bunlardaki fikirlerini önyargılarla dolu bir tartışma
içindeler. Tam da bugünlerdeki iktidar-muhalefet siyasetçilerinin
atışmaları gibi...
Yazarımızın Esir Şehrin İnsanları
romanını elden bırakmamamın bir nedeni daha vardı. Kâmil Bey'in
ailesiyle birlikte, zenginliği suyunu çekene kadar, bütün Avrupa'yı
şehir şehir dolaşarak buralarda 'da' yaşamaları... O yaşlardaki benim
büyük, en büyük özlemimdir bu. Başta Paris gelmek üzere Londra, Roma,
Madrid, Cenevre, Prag, hele hele Leningrad'a gidip buraları görmek.
Yerli yabancı klasik romanlarda mekân olarak adı geçen neresi varsa
oralar işte, ahhh!... Tek başına Paris olsa, bu bile yetecek bana.
Sorbonne'da 'felsefe okumak için' Paris'e, 'Shakespeare'i incelemek
üzere 'Londra'ya, ressam pozunda oturup kalkarak çiziktirdiği tabloları
dolayısiyle 'resim sanatında daha 'da' ilerlemek üzere' Roma'ya gidip
buralarda ailesiyle bol bulamaç yaşayıp durmaları yok mu, hayalen bu
alçak, bencil sözüm ona aydın adamın yüzüne tükürüp durmaktayım. Neyse
ki çok değerli yazarımız kalemiyle bu sözde aydının cezasını biçmiş,
sonuçta bir büyük kahraman 'da' olmadan önce düşkün, sefil,
hapishanelerde sürünen biri olarak ölümüne göndermiştir. İşte tam bu
noktada edebiyat, roman karşısında okur merceğinin payı önem kazanmakta.
Hele Kemal Tahir okuru büsbütün böyledir, diyebilirim.
Ben yazarımızın dili, üslûbundan
öteye romanlarının coğrafyalarından da iyi kötü etkilenmiş olsam da
kendilerine asıl dikkat kesilişim Yediçınar Yaylası ile Rahmet Yolları
Kesti romanlarını okuduktan sonra başlamıştır. Özellikle Yediçınar
Yaylası'nda köy enstitülerine eleştirel yaklaşımıyla... Kendisi
cumhuriyet devletinin tepeden inme Batı'lılaşma ideolojisiyle milletin o
zaman kadar yaşayageldiği Osmanlı muhafazakâr değerleri arasında sıkışıp
kalmasındaki tedirginliğine göz diken ilk yazarımızdır denebilir. Yorgun
Savaşçı da Meşrutiyetten sonraki bir bocalama döneminin romanıdır; bugün
yeniden ele alınmaları iyi olur gibime gelmekte.
Değerli eleştirmen Fethi Naci, 100
Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişim kitabı gerçekten de büyük
bir emek, derin bir sezgi ve bilinç ürünüdür. Eleştirmenimiz bu
kitabının Kemal Tahir Romanları bölümünde: "Kemal Tahir sevgisizliğin
yazarıdır" diye başlar söze. "Sait Faik 'Sevmek', bir insanı sevmekle
başlar her şey' demişti. Kemal Tahir 'Sevmemek, insanları sevmemekle
başlar her şey, der gibidir."
Gerçekten de Kemal Tahir'in Büyük
Mal, Köyün Kamburu romanlarında bunlar, yani nefret, öç alma duyguları,
insanların birbirlerini gammazlayıp durmaları ve özellikle de 'karı
milleti'ni kirletecek fırsatlar yaratılması Fethi Naci'nin bu görüşüne
karşı durmayı güçleştirir. Kendi adıma ben, bir edebiyatçı olarak Kemal
Tahir'i Devlet Ana ile Kurt Kanunu romanlarında edebî değerlere
yaklaşmış bulsam da yazarımız, genellikle roman kişilerinin yerine
kendisini koymakta, toplumsal ya da tarihsel anlamları simgeleyecek
birer karakter yaratmaktan uzaklaşır. Bu tutumu, açıkçası, romanlarımı
yazarken bana bir uyarı yerine geçmiştir. Şu ise sürekli merakımı
çekmiş, hatta tuhafıma gitmiştir: Kemal Tahir yazarlığı hep ortaya
attığı fikirlerin doğruluğu/yanlışlığı açısından ele alınmış, romanları
birer edebiyat yaratısı, yani dili, anlatısı, kurguları bakımından
neredeyse hemen hiç değerlendirilmemiştir. Kendilerinin de buna pek
itirazları yok gibi. Sayın Kemal Tahir'le ilkin Devlet Ana tartışmaları
sırasında 'ilerici Mülkiyeliler Birliği'nin çağrılısı olarak Ankara'ya
geldiği zaman karşılaştım. Konuşması gibi genç öğrencilerin sorularını
yanıtlarken de epey çekici, basbayağı kışkırtıcıydı. Ertesi günün akşamı
gazeteci arkadaşımız İlhami Soysal'ın evinde buluştuk. Beni oyun
yazarlığımdan tanıyormuş, Evcilik Oyunu dolayısıyla evlilik, kadın erkek
ilişkileri bakımından 'Görgü ve geleneklerimizin temizliğinden' öyle
kıvamında bir şakacılıkla söz açtı ki böylece 'Osmanlı'lığa gönderme
yaptığını sezinledim. Dahası, bu oyunda iki delikanlının bir parkta
birbirleriyle işte öyle haşır neşir olmalarını açıkça yazmaya nasıl
cesaret ettiğime şaşıp kaldıklarını söylediler. Tabii ben, kendilerinin
eserlerinde cinsellik parçalarını nasıl o kadar coşkuyla, hatta iştahla
yazabildikleri karşısında ne kadar şaşkınlığa düştüğümü içimde sakladım.
Cezaevinden çıktıklarından beri
Erenköy'de oturduklarını biliyordum. İstanbul'a bir gidişimde
kendilerini ziyaret ettim; hastaydılar. Eşleri ne kadar hoş, serin,
sevgi dolu bir kadın. İnsan olarak Kemal Tahir ne kadar sevgi dolu…
Rahatsızlıklarına rağmen beni şefkatle karşıladılar. O sıralarda ne
yaptığımı, neler yazdığımı sordular. "Ölmeye Yatmak diye bir roman
yazıyorum; bitmek üzere" diye mırıldandım. Merakla: "Ne üstüne, nasıl
bir şey?" dediler. Nedense, şöyle bir diklenerek: "Türkiye Cumhuriyetini
ameliyat masasına yatırdım; orasını burasını yoklayarak insanlarımızı
nasıl olup da daralmaya, neredeyse psikolojik bir bunalmaya itmesinin
teşhisine sıvanmış bulunuyorum," dedim. O zaman gösterdiği ilgi nasıl
büyük bir ilgiydi, anlatamam! Önündeki küçük masaya vura vura: "Bana bir
kopyesini gönderir misiniz? Gönderin lütfen" dediler. "Yayınlayacak bir
yer arıyorum efendim. Baştan sona yeniden gözden geçirdiğim şekliyle
size kitabını gönderirim," diyebildim. 1969-'70'lerden beri bu kitap
üstünde çalışıyorum. Yıl olmuş 1972. Kemal Tahir'i Nisan 1973'de
kaybettik. Romanımı yayınlayacak bir yayınevi bulmam iki yılımı
almıştır. Yanar yanar buna yanarım. Kemal Tahir dünle günümüzü
birbiriyle kıyasıya vuruşturarak bütünleyip yarına göndermekte o kadar
çalışkan davranmışlardır ki; ne denirse densin İttihat Terakki
zihniyetinden kuşkulanmaya kapı açmanın öncüsü olmuşlardır. Tartışmaya
açıklık her zaman iyidir. Bu anlamda Sayın Tarık Buğra'yı ve ikisini
birbiriyle karşılaştırmayı göze almak gerekir. Bu kadar alengirli bir
çalışmayı şükür ki Murat Belge GENESİS "Büyük Ulusal Anlatı" ve
Türklerin Kökeni kitabıyla ortaya koymuştur. Sanırım Meşrutiyetten bu
yana Batılılaşmamız, 'sözde' din devletinden 'sözde' laikliğe evrilmenin
yarattığı tedirginliklerimizin aslını faslını teşhis etmemiz için bu
kitabın dikkatle okunması gerekmektedir. İletişim'de 2008'de
yayınlanmıştır. Kemal Tahir'le Tarık Buğra romanlarına yanyana 'ulusal
anlatı' merceğinden eğilmek "Türkiye'nin ruhunu arayan" aydınlarımıza
şifalı gelecektir.
|