[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

 

 

Giriş Sayfası
Üst
   

HATİCE BİLDİRİCİ 

TENE YAZILAN AYETLER

 Tene Yazılan Ayetler, Yavuz Ekinci'nin bu yıl yayınlanan romanının adı; yazarın ilk romanı. Bundan önce yayınlanmış üç hikâye kitabı bulunuyor: Sırtımdaki Ölüler (2007), Bana İsmail Deyin (2008)  ve Meyaser'in Uçuşu (2009). Yayınlanma tarihlerinden önce dosya olarak sunduğu öyküleriyle Haldun Taner Öykü Ödülü ve Yunus Nadi Öykü Ödülünü de almış. Yazar 1979 Batman doğumlu. Yüksek öğrenimini Siirt'te yapmış. Şu anda da Batman'da sınıf öğretmeni ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı'nda Yüksek Lisans öğrencisi. Bu biyografiyi dikkat çekici buluyorum. Çünkü sıradan. Tanınmış yazar hayatlarına pek benzemiyor. Terk edilmiş yüksek puanlı üniversiteler, zengin bir aile, hapishane hikâyeleri, devrimcilik ya da bunlara benzer bir marjinallik yok. Güney Doğuda yaşamış ve ısrarla yaşamaya devam eden, belki de başka bir seçenek bulamamış binlerce genç öğretmenden birini görüyoruz. Kitapla ilgili değerli bulduğum eleştirmen yazıları, arkasına yerleştirilmiş kaynakçanın içeriği, kitabı sadece okumak değil okuduktan sonra da destek vermek adına, hakkında yazmak gerektiği düşüncesini oluşturdu. Bunu bir edebî sorumluluk gördüm. (Adının anıldığını görmeden, sesine ses alamadan bizlere iyi miraslar bırakarak göçüp gitmiş bütün büyük yazarları da hatırlayarak…)

Yavuz Ekinci bu ilk romanla okuyucuya âdeta kimlik kartını sunuyor; edebiyat dünyasının kapısındaki turnikeye bu kimlik kartını okutuyor. Bu kartta anne adı, baba adı, memleketi, cinsiyeti, dini, kütük bilgilerini sunarken içinde büyüdüğü özel,  sosyal ve siyasi ortamı ilk üç bilgi, kadın erkek meselesine bakışını dördüncü bilgi, dine yaklaşımını ya da dini algılayışını beşinci bilgi, etnik kimliğini algılayışını da son bilgi olarak kabul etmemiz mümkündür diye düşünüyorum. Ayrıca onu hangi yazarlar doğurdu, hangileri büyüttü, hangi vadilerde yürüdü, hangi sulardan içti, şimdi nerede, nereye doğru bakıyor... hepsi romanın içinde bir bir verilmiş. Sanki yazar edebiyat dünyasında büyük bir geziye çıkmış da bize gördüklerini anlatıyor. Nitekim; "Okumayı yazmaktan daha çok seviyorum. Okumak büyük bir ormanda dolaşmak gibidir. İnsan büyük bir ormanda dolaşırken durmadan yeni ağaçlar, çiçekler ve hayvanlarla karşılaşır. Umberto Eco'nun dediği gibi bu Kırmızı Başlıklı Kız'ın ormandaki gezisine benzer. Kırmızı Başlıklı Kız bir çiçekten bir başka çiçeğe gider, ta ki zaman kavramını yitirene kadar. Bir okuyucu olarak bu anlatı ormanlarında gezerken, birini görüp tam işte aradığım bu derken, başka birinin cazibesi ve güzelliği gözüme çarpınca hemen ona koşarım.… Sepetimde burada ismini söyleyemediğim daha birçok eser var." (s.189) diyerek bu gezintinin niteliği hakkında bizi bilgilendiriyor. Yazar bu cümlelerle kutsal metinlerden yani Kur'an-ı Kerim, İncil ve Tevrat'tan; klasik kabul edilen Binbir Gece Masalları, Gılgamış Destanı, Mesnevi,  Hüsn ü Aşk, Hamlet, Suç ve Ceza gibi hem Batının hem Doğunun kadim eserlerinden etkilendiğini belirtmekle kalmayarak Tutunamayanlar, Otuz Beş Yaş,  Gölgesizler gibi modern Türk edebiyatının önde gelen eserlerini arka arkaya sıralayarak kendisi üzerinde edebiyat dünyasından birçok dönem ve türde eserin etkili olduğunu belirtiyor. Kaldı ki kitapta Orhan Pamuk'tan Calvino'ya, gazete yazılarından destanlara kadar birçok okumanın bir yazarın kafasında harmanlanıp sunuluşu söz konusu. Bu metinler arası ilişki romana ayrı bir zenginlik katmış. Ancak bu seçilmiş eserlerin ve kahramanlarının isimlerinin sıkça anılarak göze sokulurcasına asıl metnin önüne geçmeleri, bu metinleri bilen edebî zevk peşinde koşan okuyucu için de bu metinleri tanımayan okuyucu için de rahatsızlık verici bulunabilir. Bu yazarlardan bunca beslenmiş bir sanatçıdan daha derin sorgulamaların daha sessizce yapılması beklenebilir. Eserde hızlı bir olay akışı bulunuyor. Sanki sizin durup düşünmenize müsaade edilmeden yeni bir olaya geçiliyor. Bu olaylar, adı geçen metinlerin romanın kahramanlarından Utanapişti'nin başından geçmesi şeklinde verilmiş.

Romanın üç ana kahramanı var: Berzah, içinde bulunduğumuz zamanda; Asvas,  Berzah'tan kısa bir zaman önce (yaklaşık on beş yıl önce, Hizbullah olaylarının yaşandığı dönem), Utanapişti ise binlerce yıldır yaşayan bir kahraman olarak karşımıza çıkıyor. Bu üç kahraman zaman zaman aynı kişi hâline dönüşüyor.

Eserde iki olay akışı bulunuyor. Birincisi: Anlatıcı kahraman Berzah'ın, yazar Asvas'ın Hizbullah örgütü tarafından kaçırılıp öldürülüşünü araştırması, roman ve film olarak kayda geçirmek üzere bir ekiple Diyarbakır'a gidip bu görevi gerçekleştirme süreci. İkincisi: Diğer anlatıcı kahraman Utanapişti'nin ölümsüzlükle cezalandırılarak karısı Lili'yi binlerce yıl süren arayışı. Bu iki anlatıcı kahramanın yolu Diyarbakır'da Güneydoğu olayları ve Asvas'ın yazdığı Tene Yazılan Ayetler romanı etrafında birleşir. Asvas'ın, bu romanı yazma süreci de hikâyenin bir parçası olarak durmaktadır.

Yavuz Ekinci'nin de belirttiği üzere kitabın teması 'ölümsüzlük.' İnsanın hikâyesindeki değişmeyen aşk, zulüm, merhamet ve zafiyetlerin ölümsüzlüğü; Utanapişti'nin kurtulamadığı aslında ceza olarak çekmesi gereken ölümsüzlükle sembolize edilmiştir.

İnsan varsa iyilik de kötülük de var olacaktır, derken yazar, okuyucuyu bu iyilik ve kötülükleri onlarca klasik eser üzerinden sorgulamaya davet ediyor. Bu sorgulamanın da üstünde yaşadığımız toprak ve içinde bulunduğumuz zamanın iyilik ve kötülüğüne ayna olmasını teklif ediyor.

Ekinci, kitabında yer verdiği yazarların ölümsüzlük isteğine de değiniyor. (s.44) Ayrıca ölümsüzlük isteğini de ölümsüz olan değişmez insani nitelikleri de Tene Yazılan Ayetler ismiyle kadere bağlıyor yazar. Bu kaderi son bölümde şu şekilde açıklıyor: "Bütün oyuncular daha doğmadan ruhlar âleminde alınlarına ve bedenlerine görünmez harflerle yazılan bu gerçek senaryoya göre oynadı. Asvas bir söyleşisinde alnımıza ve tenimize yazılan bu gizli yazı için 'Tene Yazılan Ayetler' ifadesini kullanmıştı."(s.257) Bu isim, ölümsüzlüğü ve kaderi anlatmakta etkili olduğu kadar dikkat çekici bir söyleyişi olmasıyla da okuyucuyu kendisine çekebilir.

Eserin günümüzde geçen bölümlerindeki konuların ilk sıralarında, hatta belki de ilk sırasında güncelliğini yitirmeyen Kürt meselesi yer almakta. Bu mesele ele alınırken objektif bir bakış açısının yakalandığını söylemek mümkün. Emniyet duygusu zarar görmüş, kime inanacağını şaşırmış insanların kederinin kayıt altına alınması sağlanmış. Bilhassa köyleri yakıldığı için mağdur olan insanlar, Hizbullah olaylarının bölge halkı için ne denli korkutucu nitelik taşıdığı gibi meseleler belli bir taraf belirtilmeden sergilense de elini taşın altına koymaktan korkmayan yazarın haksızlığa karşı gelen tarafta olduğunu göstermesi açısından roman önem kazanıyor.

Eserde geçmişten bu güne gelinirken içinde bulunulan teknolojik gelişmelerle ilgili soru sorulduğunu görüyoruz. "Çünkü bu projeyi bu kayıt çılgınlığı üzerinde yürütüp şekillendirmeyi düşünüyordum." (s.49), "Ne de olsa artık görüntü çağı başlamış, görülmeyen her şey yok sayılıyordu." (s.207) Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi yazar, teknolojinin çarpıklaşan yönleri üzerinde duruyor. Böylece roman dönemin teknoloji algısını kaydetme gibi bir işlevi de gerçekleştirmiş oluyor.

Ekinci, kendine ait olduğunu kabul ettiğimiz roman teorisini kahramanlardan Asvas'a söyletir. Bu arada eserle ilgili yapılacak eleştirileri öngörerek teorik açıklamalarına şunları ilave eder: "Muhtemelen kimi kötü okuyucular ve kimi yarı eleştirmenler romanın açıklarını keşfetmişler gibi işte yazar şu yazarın şu romanından araklamış veya çalmıştır diyecek. Çünkü bu tarz okuyucular ve eleştirmenler bir metni okuyup ondan tat alacaklarına bu metnin kusurlarını nasıl bulurum diye uğraşır. Ne de olsa bunlar kimi kusurların bilinçli yapıldığından haberdar değillerdir. Bir de bunlar hiçbir zaman bu kusurları anlayabilecek kadar estetik sahibi olamazlar ki. Onlara cevabım Godard'ın bir sözü olacak: 'Neyi nereden aldığım önemli değil, neyi nereye götürdüğüm önemlidir.' Tabii onların bu romanı anlayacaklarını da düşünmüyorum." (s.91) diyerek bir kesimin ağzını tıkamaya çalışan yazara, bu aşamada edebi zevkten başka bir beklentisi olmayan okuyucunun kusur bulmak amacı taşımadan şunu sorması muhtemeldir: "Alınan metinler hayranlık uyandırıcı metinler. Ancak neredeyse alıntı şeklindeki bu metinleri okumak bizi nereye götürüyor?" Okuyucu bu soruyu sorma hakkını yazarın yukarıdaki cüretkâr sözlerinden sonra kendinde bulabilir. Örneğin şu cümleler okuyucuya bu soruyu sorma hakkını verecektir: "…ama yine de bu romanı nasıl yazacağım konusunda kararsızdım. Bu kararsızlığımla da üzerinde çalıştığım romanı yazmaya çalışıyordum." (s.193) Bu cümlelerin yanında son derece kuvvetli şiirsel ifadelerin bulunduğunu da belirtmek gerekir: "…Nemli bir havlunun düşüşü gibi yere çöktüm…", "…O gece gökyüzü bir katilin kalbi kadar karanlıktı…" (s.25), "…Azdırılmış bir hırs, taşan bir ırmak kadar tehlikelidir…" (s.96), " …ben kendi hikâyemin bir köşesinde kıvrılmış uyuyordum…" (s.252) Ancak bu cümlelerin, kurgunun temaya dönüşürken oluşturacağı sanatı desteklemek anlamında yeterli olmadığı da hissedilmektedir. Bunca metinden damıtılmış bir eserin, bir iç sorgulama yapması ve yazarı ölümsüzlük düşüncesine sürüklemesinin sebeplerinin  belirgin çizgilerle hissettirilmesi beklenebilirdi.

Yazarın bilinen hikâyeleri anlatırken Utanapişti'yi başkahraman haline getirdiğini belirtmiştik. Şems'in macerasında da Utanapişti Şems'in şahsına bürünür. Biz de bir kez daha Şems'in Mevlâna ile macerasını okuruz. İşte derinleşmek bu noktada devreye girebilirdi. Bildiğimiz bu hikâyeyi yeniden uzun uzun okumak yerine Şems'e yapılacak bir gönderme ile yazarın ve eserin var oluşunda Şems'e düşen payı görmek ve bu paydan okuyucu olarak nemalanmak isterdik.

Eserde rahatsızlık uyandırabilecek diğer bir ayrıntı ise Utanapişti'nin tek tanrılılıkla paganlık arasında, içinde yaşadığı metne bağlı olarak gidiş gelişlerinin kendisi tarafından bir sebebe bağlanmaması ya da bir yorumla açıklığa kavuşturulmamasıdır. Hem bütün tanrılara dua etmesini arkasından da Yasin suresini yine bir dua niteliğinde okumasını nasıl algılamalıyız? Bir tutarlılık aramaktan vazgeçtik ama bu durumda tanrılar ve tek Tanrı arasında nasıl bir ilişki kurmamız bekleniyor. Belki de yazar, bize "Bu meseleye kafanızı çok da yormayın hatta olduğu gibi kabul edin." diyor. Çünkü bu mesele romanın ekseninden uzak görünüyor. Ancak kanaatimizce ölümsüz bir iyilik, kötülük ve aşktan bahsederken tanrı mevzusu eksenin tellerinden biri olabilmelidir.

Berzah'ın karşı cinsle yaşadığı temellendirilmemiş duygusal ve tensel yakınlıklarının, romanın sanatsal duruşuna ve temanın oluşumuna nasıl bir katkı sağladığını sorduğumuzda cevap bulmakta zorlanılabiliriz. Ancak genel olarak bu pasajlar romana ne katmış diye bir soru sorduğumuzda ise belki "biraz heyecan" cevabını verebiliriz. Tabi bu cevaptan sonra 'Romanın böyle bir heyecana mı ihtiyacı vardı?' sorusu akla geliyor. Dolayısıyla kaynakçadaki metinlere aşina olması beklenen okuyucunun bu heyecanı yüzeysel bulup yadırgayacağı düşünülebilir.

Tene Yazılan Ayetler bize göre aksayan yönlere sahip. Ancak değindiği konuları, teması, kurgusu, kurgunun bir parçası olan kaynakçası ile dikkate değer bir eser. İlk roman olması da göz önünde bulundurulduğunda son günlerin önemli romanlarından biri olduğunu söylemek mümkün.

Göze takılan, dizgi hatası olduğunu düşündüğüm birkaç cümleyi de işaret etmek isterim: "…gel gör ki daha babası hayata olduğu için tahtı bu haliyle ona bırakması…"(s.96) ; "Daha cümlesini daha bitirmeden kahkahayla gülmeye başladı." (s.169); "Canan'ın bulup getirdiği kamara kayıtlarında da sabırsızlıkla hep onu aradım." (s.198)

 

 

[Giriş Sayfası] [Üst] [İletişim] [Satış Yerleri] [Künye] [Tüketici Hakları] [Satış Sözleşmesi] [Gizlilik ve Güvenlik Politikası] [Üst Sayfa 1]

Web sitesi ile ilgili soru veya sorunlar hece@hece.com.tr adresine gönderilebilir.
Telif Hakkı © 1997 Hece Basım Yayın Ltd. Şti. Tüm Hakları Saklıdır.

 

 


Son değiştirilme tarihi: 08/12/11 18:45.